Transatlantik: 31 Mart Yerel Seçimler değerlendirmesi, S-400 & F-35 krizi

Transatlantik’te bu hafta, Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarını, bunların ekonomiye ve dış politikaya muhtemel etkilerini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik ile karşınızdayız. Bir süredir Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’u aynı anda yayına alamıyorduk; ama bu hafta bunu bozduk diyelim. Evet, Gönül ve Ömer birlikteler. Arkadaşlar, merhaba.

Gönül Tol, Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Evet, 31 Mart’ı konuşacağız ağırlıkla; ama en sonunda da, mâlum, bu S-400 ve F-35’ler meselesini de. Ömer, seninle başlayayım. Sen Asia Times’a bir yazı yazdın sıcağı sıcağına dün. Biz de hemen çevirip Medyascope’a da koyduk. Orada söylediğin –ki daha önceki yayınlarda da, 31 Mart üzerine söylediklerinle aynı şeyi söylüyordun– bunun Türkiye’deki demokrasinin bir testi olacağını söylüyordun ve bu testten büyük ölçüde başarılı çıkmış gibi görüyorsun, değil mi?

Ömer Taşpınar: Öyle. Yani Türkiye’de uzun bir süredir ciddi bir kesimin gözünde, “Tayyip Erdoğan seçim kaybetmez, gerekirse hile yapılır seçimlerden galip çıkar” yönünde bir algılama, bir düşünce vardı. Dolayısıyla İstanbul gibi 10 milyon küsur seçmenin olduğu, Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin olduğu bir şehirde sadece 25 bin farkla bir seçimi kazanmak, her şeyden önce sandıkta Erdoğan’ın kaybedebildiğini, sandıkta İstanbul belediyesi gibi önemli bir siyasî konumun değişebileceği yönünde güven tazeledi. Bu, Türkiye’deki genç neslin, Tayyip Erdoğan dışında hiçbir şey görmemiş genç neslin sandığa ve çok zayıflamış demokratik ortama rağmen seçimlere gitme ve bundan 4-5 yıl sonra seçimler olduğunda Erdoğan’ın seçim kaybedebileceği yönünde bir düşünceye katkıda bulundu. Bu açıdan çok önemliydi İstanbul’u kaybetmesi. Yani psikoloji dışında, somut olarak Türkiye’de bir şeylerin sandıkta değişebileceğini görmek, dediğin gibi bu seçim ortamındaki, medyadaki, düşünce özgürlüğündeki bütün sorunlara rağmen bunu görebilmek –Ankara dışında İstanbul’un kaybedilmesi– bu açıdan dünya basınında da ciddi yankılandı ve Türkiye’de demokrasinin henüz bitmediğini gösterdi.

Ömer, istersen bir soluklan, Gönül ile devam edeyim aynı konuda. Gönül, senin için bu seçimin şu âna kadar ortaya çıkan sonuçları –İstanbul’daki tartışma dışında netleşmiş olduğunu kabul etmemiz lâzım, ama İstanbul’da da çok tartışılacak bence çok fazla bir şey yok, ama neyse– sende de Ömer’deki gibi demokrasi vurgusunu aklına getirmiştir, ama yine de sözü sana bırakayım. Sen öncelikle orada Batılılar sorduğunda neyi anlatıyorsun?

Gönül Tol: Ben şunu söylüyorum: Türkiye’yi hem içeriden izleyen hem bizim gibi dışarıdan izleyen gözlemcilerin aslında Türk seçmenine ve siyasetine dair birkaç yargısının yıkıldığını söyleyebilirim. Birincisi, Ömer’in söylediği şey, yani bir süredir özellikle Washington’da Türkiye’yi yakından izleyen insanların, aynı zamanda diğer başkentlerde yakından izleyen diğer insanların vardığı bir yargı vardı. Pek çoğuna göre 2017 referandumu sonucunun meşruiyetine gölge düşüren meseleler olduğu, artık Türkiye’de sandığa güvenilemeyeceği ve bundan sonra Erdoğan’ın seçimle gitmeyeceğine dair bir algı vardı. Bence o dönüm noktası 2017 değil 2015 seçimleri idi. Yani bir liderin seçim sonuçlarını kabul etmemesi ve dolayısıyla sandığın artık o demokratik süreçteki fonksiyonunu yitirmesi perspektifinden bakılıyordu Türkiye’ye. O yargı yıkılmış oldu; fakat bence seçim sonuçlarının yıktığı birkaç yargı daha var. İkincisi de şu: Hem yurtiçinde hem yurtdışında, Türk siyasetinin kimliklere sıkıştığı yönünde bir algı vardı; artık seçmen bloklarının katı bloklar haline geldiği, aradaki geçişkenliğin çok fazla olmadığı, dolayısıyla büyük bir kriz olmadığı sürece aslında Türkiye’de siyasetin çok kutuplaştığı ve siyasî tablonun üç aşağı beş yukarı aynı olacağı algısı vardı. Aslında bu algı siyaseti değişmiş oldu. Çünkü pek çok yerde, aslında daha evvel AK Parti’ye oy vermiş seçmenin mesela CHP’ye oy verdiğini gördük. Rize gibi bir yerde –Erdoğan’ın memleketinde, Rize Fındıklı’da mesela, ki aslında orada şu notu düşmek lâzım: Orası muhalif kimliği ile bilinen bir yer, fakat daha evvel AK Parti’nin elinde idi– CHP’ye geçmiş olması. Yine benzer şekilde Kırşehir gibi bir yerde, oranın da muhalif bir kimliği olmakla birlikte, CHP’nin adayının kazanmış olması… Bunlar şunu gösteriyor: Aslında AK Parti seçmeni CHP doğru bir adayla ortaya çıktığında çok rasyonel davranabiliyor — yani genel olarak Türkiye seçmeni. Tabii bu genel yargılara varmak kolay değil. Çünkü hâlâ yüzde 44-45 oy almış bir partiden bahsediyoruz; ama şunu söylemeye çalışıyorum: Kimlik siyasetinden çıkmış, rasyonel oy verme davranışında bulunabilen bir seçmen profili davranışı çıktı kısmen ve bu genel yargıları yok etti. Bir üçüncü şeyi söyleyip bitireyim — Devlet Bahçeli’ye dair: Bahçeli 2015’ten bu yana Erdoğan ile ciddi bir ittifak içinde; pek çok gözlemci aslında Bahçeli’nin Erdoğan’la vardığı ittifakın ardındaki stratejiyi anlamadı ya da stratejik düşünme şeklinin olduğunu varsaymadı. Fakat bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki, aslında Bahçeli elini son derece iyi oynamış 2015’ten bu yana. Çünkü iktidarın sorumluluğunu yüklenmeden iktidar ortağı oldu. Bugün gelinen noktada AK Parti’ye küsenlerin de oylarını değiştirdi. İYİ Parti ile hemen hemen aynı oy oranına sahip olmasına rağmen –bildiğim kadarıyla İYİ Parti belediye alamadı– MHP’nin elinde 10 ya da 11 belediye var. Dolayısıyla Bahçeli’nin stratejik siyaseti çok anlaşılmadı; bugün anlaşılıyor bu seçim sonuçlarıyla.

Ömer, Gönül’ün bıraktığı yerden, Gönül “Neden?” sorusuna giriş yaptı diyeyim. Neden böyle oldu? Sonuçların kendisini söyledik, ama neden böyle oldu sence? Bu noktaya nasıl geldik sence?

Ömer Taşpınar: Çok kısa bir değerlendirme ile şunu söyleyebilirim: Temelde ekonomi nedeniyle bu gerçekleşiyor. Sonuçta Erdoğan 2002’den itibaren iktidarda ise, “Neden iktidara geldi?” sorusuna verilecek cevap, 2001 finansal kriziydi. 2001 kriziyle Türkiye’de bankacılık, finans sektörü dibe vurdu ve 90’larda Türkiye’yi yöneten bütün partiler iflas etti adeta. Bugün Türkiye 2001’deki gibi finansal bir kriz yaşamıyor olsa da, AK Parti iktidara geldiğinden bu yana en ciddi ekonomik durgunluğu enflasyonla beraber yaşıyor. Yani stagflasyon dediğimiz, ekonomide hem durgunluk hem de enflasyonu yaşıyor. Bu özellikle alt orta sınıfın satın alma gücünün ve tüketici güven endeksinin çok düştüğü bir ortamı yansıtıyor. Böyle bir ortamda alternatif arayışları başlıyor. CHP belki şu anda büyük bir fırsat yakaladı. Parlamento ve başkanlık seçimlerinde henüz dolar daha 7’ye vurmamıştı. Ekonomik durgunluk ve enflasyon bu derecede hissedilmiyordu. Dolayısıyla Erdoğan o seçimleri birinci turda kazandı. Bugün geldiğimiz noktada, AK Parti Türkiye’de bu kadar zemin kaybediyorsa –büyük illerde, eğitimli kesimde, orta sınıfta– ve İstanbul’u Ankara’yı kaybediyorsa, bunun en önemli nedeni kanımca ekonomi. Şunu söyleyebiliriz: Ekonomi ile geldi AK Parti, ekonomi ile de gidebilir. Eğer önümüzdeki 4 buçuk yıl boyunca Erdoğan ekonomide ciddi bir canlılık göstermezse ve düzelme yaşanmazsa 2023 seçimlerinde de kaybedebilir. Bu açıdan bu seçim önemli.

Türkiye’de her zaman ekonomik gidişatla bağlantılı AK Parti’nin başarısı. 2009 yerel seçimlerinde yüzde 38’e düşmüştü oyu. Bugün de bir ekonomik kriz yaşanıyor. Bugün de o gün olduğundan fazla bir enflasyonla ve işsizlik oranının arttığı bir ortamda gene oyları bir bakıma özellikle İstanbul’da gördüğümüz gibi düşüyor.

Burada Gönül, ekonomiyi konuşmaya devam edelim. İlk gece, 31 Mart’ta Erdoğan’ın İstanbul’da yaptığı açıklamada söylediği, “Serbest piyasa kurallarına bağlıyız ve yapısal reformlar yapacağız” sözü… hani bu eskiden darbe yaptıklarında radyoda ilk “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız” gibi açıklamalar yaparlarmış; şimdi bu bir kriz ânında söylenen versiyonu…, tam Ömer’in söylediği… Çünkü yaşanan ekonomik krizin çözümü için Türkiye’nin ve Türkiye’yi yönetenlerin çok ciddi bir şekilde dış piyasalara, Batı’ya ihtiyacı var. Bu seçim sonuçlara bakıldığı zaman, dünyanın, özellikle Batılı ülkelerin ekonomik anlamda Türkiye’ye bakışı nasıl etkilenir bu seçim sonuçlarından? Yani “Erdoğan’ın eli ekonomik pazarlıklarda daha az güçlü olacak” dersem doğru söylemiş olur muyum?

Gönül Tol: Kesinlikle öyle bir beklenti var. Sadece bu seçimlerde değil, bir süredir söylenen, mesela Almanya ile olan krizde baskı unsuru olarak kullanmak için ekonomi kartını göstermesi, Amerika’nın bunu kullanması, zaten böyle bir anlayış vardı. Ekonomi hep Batı’da zaten Erdoğan’ın yumuşak karnı olarak zaten kabul ediliyordu. Bundan sonraki süreçte Ankara ve İstanbul’un kaybedildiği bir ortamda ve ekonomik kriz ortamında tabii ki ekonomi en öncelikli ve Erdoğan’ın en zayıf noktası olacak. Bu da aslında hem söylemi hem dış politikadaki gidişatı değiştirmeyi gerektirecek. Çünkü her seçimden evvel Avrupa ve Amerika ile kavga ediyoruz vs.. Amerika’yı bir tarafa koyabiliriz; fakat Avrupa Birliği çok önemli bir ticari partner Türkiye için. Böyle bir durumda tabii ekonomik olarak yatırımcılara güven veren adımlar atması gerekiyor Erdoğan’ın. Balkon konuşmasında ümit veren şeyler söyledi; tabii bunların ne kadarını gerçekleştirecek bilmiyorum. Birkaç şey okudum; bunlar Batı’da çıkan analizler, Batılı yetkililere dayandırılan haberler okudum. Beklenti şu yönde: Dışarıya güven vermek için atacağı adımların önemlilerinden bir tanesinin kabinede bir değişikliğe gitmek, ekonomi alanında atacağı pozitif adımların bir tanesinin de Berat Albayrak’ı değiştirmek olduğu yönünde beklentiler ifade ediliyor. Tabii bilemiyoruz bunu yapar mı Erdoğan? Bunu yapması piyasalar açısından mantıklı görünebilir; fakat diğer taraftan iç siyasette bu çok büyük bir zafiyet göstergesi olacaktır. O yüzden bu adımı atmayabilir, ama yapısal reformlar konusunda ne kadar ciddi, tabii o takip ediliyor. Önümüzde uzun bir süre seçim yok. Dolayısıyla o “acı reçete”yi yedirebilir seçim olmadığı için.

Ömer, yine ekonomiden yürüyelim. Bir IMF ile anlaşma meselesi var. Efsane haline geldi. Erdoğan IMF ile anlaşma yapmayacağını söyledi. Pek çok kişi de Erdoğan’ın pragmatist bir lider anlayışı ile pekâlâ anlaşma yapabileceğini, hatta yapmak zorunda olduğunu vurguladılar. Diyelim ki IMF ile anlaşma ya da benzer birtakım büyük kurumlar ve devletler ile ekonomik anlaşma yapma zemini şu seçimlerden sonra güçlendi mi, yoksa bayağı bir aşındı mı? Ne dersin?

Ömer Taşpınar: IMF ile anlaşmak demek, bir bakıma ABD ile ilişkileri gündeme getirmek demek. Çünkü IMF ile anlaşmaya giderken Rusya’dan S-400’leri almak ve ABD’deki Kongre ile ciddi bir yaptırımlar krizine doğru gitmek bir tezat. IMF’de her ne kadar ekonomik konular ön planda olsa da, nihayetinde siyasî dinamikler çok ciddi rol oynuyor. Türkiye 2001 krizinde 40 milyar dolarlık bir stabilizasyon paketi imzalamıştı ve 40 milyar dolar almıştı. Arjantin aynı dönemde kriz yaşadığında IMF’den hiçbir şey alamadı. Türkiye bu dönemde neden IMF ile anlaşabildi? Çünkü Türkiye’nin ABD ile ilişkileri iyiydi ve jeo-stratejik her zaman için Arjantin’den fazlaydı. Türkiye’nin şu anda jeostratejik önemi devam ediyor ABD açısından. Fakat Rusya ile yakınlaşmış olması çok ciddi bir sorun. Bir bakıma, Türkiye eğer IMF kapısına gelirse, burada ABD’in eli çok güçlenmiş olacaktır. Türkiye’den siyasî boyutu da olan belirli taleplerde de bulunacaktır. Bunlar her ne kadar kameralar önünde konuşulmasa da, kapalı kapılar arkasında Trump tarafından dile getirilecektir. Pompeo tarafından dile getirilecektir.

Peki IMF dışında Türkiye’nin ekonomik krizini çözmede dışarıdan hangi opsiyonları var?

Ömer Taşpınar: IMF’ye gerçekten dibe vurmuş ülkeler başvuruyor. Türkiye kanımca o yöne doğru gidiyor olsa da, henüz dibe vurmadı. IMF’ye kamu bütçesi açığı büyümüş ülkeler başvuruyor — Arjantin gibi. Türkiye’nin sorunu, kamu bütçesindeki açıklar değil, özel sektör borcu. Türkiye’de şu anda ciddi bir bankacılık kesiminde bir stress testi yapılması gerekiyor. Devlet bankalarının, özellikle fazlasıyla riskte olan bazı şirketleri nemalandırdığı, fonladığı ortada, Merkez Bankası’nın siyasî bir şekilde yönetildiği ortada. Erdoğan IMF’ye gitmek yerine şununla başlayabilir: “Ben bir ekonomistim” demekten vazgeçebilir. “Ben faizlerin yükselmesinin enflasyon yaratacağını düşünüyorum” demekten vazgeçebilir. Piyasaları etkilemekten vazgeçebilir. MB’nin üzerinde baskı kurmaktan vazgeçebilir. Bütün bunlar zaten piyasalara istediği mesajı verecektir. Yani Berat Albayrak’ın gitmesinden çok, aslında piyasaların beklediği, Erdoğan’ın bu işi profesyonellere bırakması. Albayrak tabii ki bir profesyonel değil. İdeal bir dünyada Albayrak’ın yerine şu anda Tayyip Erdoğan mesela Ali Babacan’ı getirmek isteyebilirdi, geri gel diyebilirdi. Hem bir taşla iki kuş vurmuş olurdu. Belki Ali Babacan’ın siyasî parti kurmasını, yeni parti spekülasyonlarını da yok edebilirdi. Ona bir şekilde “Gel, tekrar AK Partiyi canlandıralım” diyebilirdi. Bu tip şeyler yaparsa bununla siyasî-ekonomik açıdan tabii ki piyasalara istedikleri mesajı verir. Tahmin etmiyorum bunu yapabileceğini; çünkü Erdoğan hâlâ bence popülizm konusunda geri adım atacak konumda değil tam olarak. Yani milliyetçi-popülizm, ABD ile ve Batı ile sorunlar, beka sorununu ABD’ye bağlama gibi konularda o kadar dibe indi ki, öyle bir çukur açtı ki Erdoğan, o çukurdan çıkması kolay olmayacak. Fakat eğer Türkiye’de gidişat bir yıl daha bu şekilde devam ederse, hem dolar çok artacak, hem kamu bütçesi sorunları hem de MB rezervleri tükenecek; işte o zaman IMF kapısına dayanabilir.

Gönül Tol: Aslında Ruşen, şunu söylemek istiyorum: Yabancı yatırımcıya pozitif mesaj vermek için atacağı ilk adımlardan bir tanesi de aslında İstanbul’da ne olacağı. Şu an netleşmiş değil. Ekrem İmamoğlu henüz mazbatasını almadı. Bütün gözler aslında şu anda İstanbul’da. Seçimlerin kırdığı birkaç yargı vardı. “Seçimler hâlâ önemli” dedik. Sen bu saatten sonra İstanbul’da bir şey olmaz gibi düşünebilirsin, ama henüz bilmiyoruz. Asıl ilk test o. İstanbul’da nasıl bir karar verilecek ve hakikaten sandık sonucu kabul edilecek mi? Bu bir; bir de ikincisi, birkaç gündür twitter’da gördüğüm bir şey var: İmamoğlu mazbatasını alsa dahi Erdoğan’ın elinde bazı enstrümanlar var. Finansal olarak İstanbul ve Ankara’yı boğabilir. Bunları kullanarak şehirleri yönetilemez hale getirebilir söylemi var. Bunu kesinlikle yapma potansiyeli var Erdoğan’ın. Çünkü zaten seçimlerden evvel alınan bir sürü karar var. Geçmiş yasalar var. Pek çok gücü kendi elinde topladı. Bunu yapabilir; ama bunu yapması kendi bindiği dalı kesmesi anlamına gelecek, çünkü büyükşehirler ülkenin milli gelirinin yüzde 60’ını üreten yerler. Ekonomik bir darboğazdan geçilirken bu şehirleri bu şekilde boğması kendi bindiği dalı kesmesi anlamına da gelecektir. Ama tabii her zaman böyle bir ihtimal var. Balkon konuşmasında da “Bakalım yönetebilecekler mi?” dedi. Pek çok insan bunu bir tehdit olarak algılıyor, ama bu kendisine zarar verecek bir adım olur.

Ömer, dış politikayla bağlantıyı çok somut bir olay üzerinden konuşalım: Bugün Çavuşoğlu Washington’da Pompeo ile 2 saat süreceği söylenen bir görüşme yapacak ve gündem tabii ki Ruslardan alınacak olan füze savunma sistemleri ve bunun karşılığında da ABD’nin F-35 anlaşmasını ciddi bir şekilde gözden geçirmekte olduğu meselesi olacak. 31 Mart’ın ardından böyle bir buluşma gerçekleşiyor. Böyle bir ortamda Ankara bu pazarlıklarda ne durumda olacak?

Ömer Taşpınar: Şimdi, normal şartlarda bir belediye seçiminin bu kadar ciddi bir psikolojik etkisi olmayabilirdi; fakat yerel seçimler bir beka meselesi, ulusal güvenlik krizi, varoluş meselesi olarak ülkeye yansıtılırsa ve dünya basınında da bu konuşulursa, eğer ekonomide yaşanan sorunlar Batı ile yaşanan sorunlara bağlanırsa ve Batı’nın Türkiye’yi çökertmek istediği yönünde bir komplocu mantıkla bu seçimlere gidilirse ve bu seçimlerden iktidar ciddi bir bozgunla çıkarsa, her ne kadar birinci parti olarak kalmış olsa da İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi ciddi bir bozgun, bu iktidarın ABD ile AB ile eli zayıflar. Erdoğan’ın Batı ile bu kadar ciddi sorunlar yaşarken Batı’nın kendisine tahammül etmesinin temel nedenlerinden bir tanesi, çok güçlü olmasıydı. Onun dışında bir ismin ortaya çıkmayacak olmasıydı. Türkiye’nin bir bakıma alternatifsiz olduğu yönünde bir algılama idi. Bu algılar yavaş yavaş değişiyor. Bunun tabii ki siyasî konularda müzakereler yapılırken bir psikolojik etkisi olacaktır. Şu anda mesela eğer Türkiye’de ekonomik kriz nedeniyle zorlanan bir hükümet varsa ve bu hükümet eğer IMF ile anlaşma yönünde bir duruma doğru gidiyorsa, burada ABD’nin eli güçlenecektir. ABD hâlâ Türkiye’nin S-400’lerden vazgeçeceğine ciddi olarak inanıyor bence. Bu her ne kadar Türkiye açısından gerçekçi olmasa da, “İmzaladık, konuşacak bir şey yok, zaten yolluyorlar” dese de Türkiye, ABD şu anda daha da ciddi olarak bastırabilir. “Gelin bunu bir daha düşünün” diyebilir. AB konusunda da aynı. Türkiye AB’ye daha muhtaç bir döneme girebilir finansal açıdan. Bütün bunlar bu seçimlerin yarattığı etki. Böyle olmak zorunda değildi. Eğer Türkiye yaşadığı krizi Batı’ya bağlarsa, Batı’ya bu kadar komplocu şekilde yaklaşırsa, ve sonuçta kaybederse, İstanbul’da bir hezimete uğrarsa –ki bana göre bu bir hezimettir–, Batı’nın eli güçlenir. O nedenle ben şu anda ABD’nin elinin güçlendiğini düşünüyorum. Her ne kadar Türkiye S-400’lerden vazgeçmeyecek olsa da. Mesela “Patriot’ları da alalım, S-400’leri bir süre kullanmama taahhüdü verelim” gibi ara formüllere girme durumu yaşanabilir. İki saat görüşecek olmalarıyla bana göre Pompeo ciddi bir pazarlık yapmak isteyecektir. Pazarlığın yapılması gereken kişi Çavuşoğlu değil Erdoğan. Trump da bana göre önümüzdeki günlerde daha ciddi bir şekilde bastırabilir ABD’nin kendi çıkarları açısından. Zira şu anda NATO tarihî bir krizle karşı karşıya. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip ülke çok ciddi bir kriz yaratıyor. Türkiye-ABD ilişkilerinde eğer askerî yaptırımlara doğru gidecek bir dinamik yaşanıyorsa, bu tabii ki NATO’nun 70. Yılı’na gölge düşürecektir. Bu nedenle Çavuşoğlu-Pompeo görüşmesini ciddiye almak gerekiyor.

Gönül, bu karmaşayı çözebilme noktasında Ankara iyice zayıflamış durumda, değil mi?

Gönül Tol: Zayıfladığı çok doğru. Bizim hep ABD’li yetkililerle yaptığımız kapalı toplantılarda sorduğumuz bir soru vardı: “Diğer Türkiye’ye neden yatırım yapmıyorsunuz? Yüzde 50’si oy vermiş olabilir, ama bunun diğer tarafta sivil toplumu var, muhalefet partileri var. Türkiye Erdoğan’dan ibaret değildir” söylemi vardı hep, Türkiyeli analistler arasında.  Onların bize söylediği şey şu idi: “Neden ibaret peki? Biz Erdoğan’dan başka bir isim görmüyoruz. Türkiye’nin yakın geleceğinde de başka bir isim görmüyoruz. Muhalefet çok dağınık, biz bir potansiyel göremiyoruz” söylemi vardı. Fakat şimdi bence o muhalefetteki potansiyel çok net. Kılıçdaroğlu için çok büyük bir başarı idi seçimler. Doğru adaylarla doğru ittifaklara oynadı, doğru mesajlar verdi. Artık Batı da muhalefeti daha güvenilir bir aktör olarak görüyor ve Erdoğan’ın yenilmezliği algısı artık sallandı. Türkiye’nin elini müzakerelerde bütünüyle zayıflatan bir şey bu. Hükümet tarafından şöyle açıklamalar geliyor: “Neden bahsediyorsunuz? Biz hâlâ birinci partiyiz” söylemi var. Kriz yeni başladı, biz bilmiyoruz; bir yıl iki yıl sonra ne noktaya geleceğiz? Bunlar sadece yerel seçim değildi. Aslında Erdoğan için yerel seçim değildi. Erdoğan günde 8 tane miting yapıyordu. Erdoğan kendisini pazarladı seçmene ve seçmen büyükşehirlerde “Hayır” dedi. Batı da bunu şöyle algılıyor: Bu Erdoğan’ın seçimi idi, Erdoğan kendisini koydu ve “Hayır” dedi seçmen. Bu Türkiye’nin elini çok zayıflatan bir şey. Zayıflamış şekilde masaya gelirken bir de ekonomik krizle başa çıkmak zorunda. Bir de geçmişte attığı dış politika adımları var — S-400 gibi. Şimdi S-400’den geri adım atmak senin dediğin gibi kolay bir şey değil ve sadece finansal bir sorun da değil. Rusya’yı öfkelendirme lüksü de yok şu anda. Suriye’de bütünüyle Rusya’nın yörüngesine girmiş durumda ve Rusya olmadan hareket edemez durumda. Sadece Suriye’de değil; adım üzerine adım attı Rusya’yla ilişkileri derinleştirmek için. Bence dış politikada bir ülkeye bu kadar bağımlı olmak çok problemli bir şey. Enerji bakımından bağımlısınız, siyaseten güneyde bağımlısınız, ticaret açısından bağımlısınız. Güvenlik açısından şimdi bağımlı hale getiriyorsunuz. Bu kadar Rusya’ya bağımlı iken, “Yok artık ben artık S-400’leri alamayacağım” demek çok güç. O yüzden bence Türkiye çok zor bir döneme giriyor. İç siyaset açısından da dış siyaset açısından da.

Ömer Taşpınar: “Türkiye’nin bu kadar parası var mı?” dedin. Ben de şunu söyleyeyim: Gönül haklı, S-400’lerden vazgeçmeyecek Türkiye; ama bu patriot’ları alacak kadar parası var mı diye sorduğumuzda, kamu borcuna bakmak lâzım. Türkiye’nin şu anda savunma bütçesine bakmak lâzım. Türkiye savunmaya çok ciddi paralar harcıyor. ABD ile savunma kriziyle projelerin yaptırıma uğrama durumu söz konusu ki, buradan çıkmak için Türkiye’nin bir yatırım olarak görmesi ve ABD’den kredi istemesi… “Tamam alacağız, ama biz bunu 4-5 yılda…” demesi ve Amerika toleransla yaklaşacaktır. Gerçekten çok ciddi bir kriz bu 2-400’ler krizi NATO içinde. O nedenle, “Finansal nedenlerle patriot’ları alamıyoruz, paramız yok” diyecek durumda değil.

Gönül Tol: Amerika aslında patriot’larda indirim yaptı, fakat önerdiği şey Mart sonuna kadardı. O anlaşma masada değil şimdi; ama her an masaya getirebilirler. Çünkü ABD için de patriot meselesi bütünüyle finansal ilişki değil. Çok daha derin bir şey. Türkiye ile ilişkileri koparmamak istiyorlar. Savunma alanındaki ilişkiler zedelensin istemiyorlar, mesele sadece patriot’ların fiyatı değil yani.

Evet, burada noktayı koyalım. Haftaya da herhalde yine 31 Mart’ı konuşuyor olacağız muhtemelen. Umarım İmamoğlu meselesi o zamana kadar çözülmüş olur. Çünkü bayağı uzattıkça uzatıyor ülkeyi yönetenler. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. Haftaya yeni bir “Transatlantik” ile karşınızda olacağız. Bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar