“Erdoğan iyi çevresi kötü” mü sahiden?

23 Haziran seçim hezimetinin ardından AKP içi ve çevresinde başlayan sorgulama, tartışma, eleştiri furyasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek hedef alınmadığı, “yakın çevresi”nin suçlandığı gözleniyor. Bu ne kadar gerçekçi bir yaklaşım?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. 23 Haziran seçimleri uzun bir süre Türkiye’nin siyaset gündemini işgal edeceğe benziyor. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan AKP’nin kuruluşundan bu yana yaşadığı en büyük mağlubiyeti İstanbul’da aldı. 31 Mart’ta da bir mağlubiyet vardı, ama 23 Haziran mağlubiyeti artık mağlubiyetin de ötesinde bir hezimet. Ve bunun şoku ile beraber AKP çevrelerinde küçük çaplı birtakım sorgulamalar, tartışmalar, “Ne oldu bize?”, “Neden oldu?” şeklinde değerlendirmeler uç vermeye başladı — birbirinden farklı, dağınık. Ama bunların hemen hemen hepsinin birleştiği bir nokta var: Kimse Erdoğan’ı eleştirmiyor, hele suçlama hiç yok. Erdoğan karıştırılmadan bir tartışma yapılmak isteniyor. Ve burada sonuçta ortaya çıkan, o çok bildiğimiz, “Erdoğan iyi ama çevresi kötü” şeklinde bir yaklaşımın AKP içerisinde ve AKP’nin çevresinde giderek öne çıktığını görüyoruz. Bu aslında bir çaresizlik yaklaşımı, çaresizliğin ürünü bir yaklaşım. Bunun böyle olduğu kanısında değilim. Bunu biraz tarihsel bir perspektif içerisinde ele almak istiyorum. Tarihsel derken, aslında Erdoğan’ın siyasî hayatına bakarak, onun adım adım nasıl geliştiğine bakarak almak istiyorum. Bunun büyük bir kısmına gazeteci olarak tanıklık ettim — Refah Partisi’nde il başkanı olduğu yıllardan beri. Ve o zamandan beri gördüğüm Erdoğan, bu hareket içerisinde ve genel olarak Türkiye siyasetinde ekip çalışmasına en çok önem veren, birbirinden farklı isimleri bir araya getirmeye önem veren bir siyasetçi oldu. Ve gerçekten siyasetteki başarılarında ekip çalışmasına çok şey borçludur. Bir liderliği, otoritesi hep vardı; ama yanında olabildiğince, ulaşabildiği çevrelerden, ikna edebildiği ölçüde yararlanabileceği kişileri toplardı. İl başkanı iken daha çok Refah Partisi içerisinden kişilerle bunu yapmaya çalıştı. Ama daha sonra, belediye başkanı olduktan sonra ve AKP ile beraber başbakan ve nihayet cumhurbaşkanı olduktan sonra, kendi çevresinin dışından kişileri de kendisine danışman gibi yakın çevresine katmayı bildi. Kimi zaman danışman olarak oldular, kimi zaman milletvekili ve grup başkanvekili ya da bakan ya da üst düzey bürokrat şeklinde oldular. Ama Erdoğan hep bir şekilde ekiplerle çalışmayı bildi.

AKP’nin ilk kuruluşunda, özellikle Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener gibi –ama başkaları da var– bir ekiple, bir ortak akılla yürütülüyordu. O ortak akla ek olarak, parti yönetimine ek olarak Erdoğan’ın hep kendi danışmanları, hep güvendiği isimler olmuştur. Kimi zaman bu kişilerle parti yönetimi arasında sorunlar da yaşanmıştır. Özellikle Erdoğan’ın yasaklı olduğu, Abdullah Gül’ün başbakan olduğu dönemde tezkere tartışmalarında oldu — Irak’ın işgali zamanlarında. Çok iyi hatırlıyorum, Erdoğan’ın danışmanları ile Abdullah Gül hükümeti arasında ciddi sorunlar çıkmıştı vs.. Bütün bu süreç içerisinde, bütün bu il başkanlığından, özellikle belediye başkanlığına ve AKP genel başkanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı sürecinde Erdoğan’ın hep bir çevresi olmuştur. Ve bu yakınındaki kişilerin bazıları, kimi zaman bakanlardan, başbakan yardımcılarından çok daha önemli kişiler olmuştur. Bir dönem Yalçın Akdoğan mesela böyleydi, Mücahit Arslan böyleydi, Nabi Avcı bir dönem bakan olmadan önce danışman olarak çok daha fonksiyoneldi. Bugün baktığımda o isimlerden hemen hemen hiç kimsenin kalmadığını, yani bütün bu süreç içerisinde Erdoğan’ın yakınında yer almış isimlerin büyük bir kısmının artık yakınında olmadığını görüyorum. Bazıları hâlâ AKP içerisinde milletvekili, Meclis’te komisyon başkanlığı falan gibi birtakım görevler üstleniyor olabilirler. Ama bir tek dikkatimi çeken AKP sözcüsü Ömer Çelik var. Onun dışında hemen hemen herkes bir şekilde Erdoğan’ın yakın çevresinden gitti. Dolayısıyla çevresini Erdoğan belirliyor. Değişik dönemlerde değişik nedenlerle bazı kişileri alıyor ve bazı kişileri de uzaklaştırıyor. Yani Erdoğan’a rağmen oluşan bir çevre yok. Eğer çevre kötüyse burada birinci derecede sorumlu olan o çevreyi oluşturan Erdoğan’ın kendisi. Bir diğer husus da, bu kişiler onun çizdiği alan içerisinde hareket edebilen kişiler. Ona rağmen birileri hatalar yapmış olabilir, Erdoğan’a rağmen birtakım çıkışlar yapmış olabilir; ama düzenli bir şekilde, istikrarlı bir şekilde bir çizgiyi Erdoğan’a rağmen sürdürebilecek kimse olduğunu sanmıyorum. Dün de olmadı, bugün de olmayacaktır. Bu anlamda Süleyman Soylu örneğini verebiliriz. Süleyman Soylu son dönemde siyasî iktidarda Erdoğan’dan sonra en çok konuşan figür olarak ortaya çıktı. Kimileri onun tam da Erdoğan’ın rızası olmadan bu çıkışları yaptığını ileri sürüyor ki bunun böyle olabileceğini asla düşünmüyorum. Kendisi de zaten bir televizyon programında yanılmıyorsam böyle demiş, bağlanarak, “Ben parti çizgisinde hareket ediyorum” diye de dile getirmiş. Erdoğan gibi, hele artık bütün iktidarı bu kadar tekelinde toplayan birisinin kendisinin arzulamadığı birtakım söylemleri, birtakım çıkışları, birtakım lafları bir bakanın ya da herhangi bir parti yetkilisinin söylemesine izin vereceğini düşünmek gerçekten abesle iştigal olur. Dolayısıyla Erdoğan’ın çevresi var ve gerçekten de çevresi kötü. Ama çevresinin kötü olması Erdoğan’ın iyi olduğu anlamına gelmiyor. Çevresi kötü ise, çevresi yanlış yapıyorsa, Erdoğan da artık siyasette kötü bir noktada. Artık o parlak dönemlerini geride bırakmış ve yanlış yönetiyor, yanlış yapıyor. Onun yanlışlarından hareketle de çevresinde yanlış insanlar var. Ve o yanlış insanlar yanlış yapıyorlar.

Şu 23 Haziran seçimini düşünelim: Peş peşe hatalar. İlk hata aslında 31 Mart öncesinde beka söylemli o negatif politikaydı. Ondan sonra bu değiştirildi. Tamamen Binali Yıldırım’ın öne çıktığı, Erdoğan’ın geride kaldığı, pozitif bir kampanya yapıldı, yapılmak istendi. Bir kere o kampanyayı sonra böyle dönüştürmek ne kadar akıl kârıydı bence tartışılır. Yani bir önceki politikanın yanlış olması, bir sonraki politikanın daha doğru olmasına yetmiyor. Zamanlama önemli. Çünkü siz bir dönem uzun bir kampanya sürecinde beka temelli, karşınızdaki herkesi kriminalize eden, terörist ilan eden bir politika izledikten sonra, daha kısa bir döneme hiçbir şey olmamış gibi, dün bunlar olmamış gibi, tam zıttı bir politikayı uygulamanız bence bir kere çok akıl kârı bir şey değil. Türkiye’de seçmen, AKP tabanı da, ya da hedeflenen Kürt seçmen de bunu inandırıcı bulmayacaktır. Nitekim bulmadı. Ardından tekrar Erdoğan ipleri eline aldı ve birtakım belden aşağı vuruşlarla Ekrem İmamoğlu’nun önü kesilmek istendi. Pontus’a kadar geldi iş. Ondan sonra Ordu Valisi ile olan sorun alabildiğine büyütüldü. Söylemediği laflar söylenmiş gibi yapılmak istendi. Özellikle internet üzerinden birtakım üçüncü şahıslar aracılığıyla İmamoğlu’nun şahsına yönelik kara propaganda yapılmak istendi. Ve en sonunda da Öcalan mektubu çıktı geldi. Şöyle düşünelim: Öcalan mektubu fikri kimindir? Herhangi birisinin olabilir. Yanındaki yöresindeki birisi bunu önermiş olabilir. Ama bu fikrin hayata geçirilmesi, pratiğe geçirilmesi, fikrin sahibi Erdoğan olmasa bile böyle birisini, diyelim ki bir danışmanı önerdi, bir bakan ya da bir başka bürokrat, güvenlik bürokratı önerdi. Erdoğan’ın bunu benimseyip hayata geçirilmesine izin vermesi şart. Ona rağmen bunun yapılması mümkün değil. Dolayısıyla bu vahim hata da fikir kimden çıkarsa çıksın esas olarak Erdoğan’ın hatasıdır. Yani burada şu âna kadar yapılan ve bundan sonra yapılacaklar da partide bir kolektif akıl da kalmadığı için, yani Erdoğan’ın iktidarını paylaştığı başka kişiler de olmadığı için sonuçta dönüp dolaşıp Erdoğan’dadır. Aslında “O iyi, çevresi kötü” önermesi AKP içerisinde yaşanan, başlayan ve bence 23 Haziran’dan sonra şiddetlenecek olan çözülmenin bir basamağı. Eskiden “Çevresi kötü” de denemiyordu, buna cesaret edilemiyordu, ya da kol kırılır yen içinde mantığıyla bunlar söylenmiyordu. Şimdi belli bir aşamadan sonra, bunu diyenler belli bir aşamadan sonra, “E ama bu çevreyi de değiştirmiyor ya da çevreyi değiştiriyorum diye makyaj düzenlemeleri yapıyor” vs. diyerek Erdoğan’dan da bence uzaklaşacaklardır. 

Şimdi kabine değişikliği bugün soruldu Erdoğan’a. Olabileceğini söyledi, “Biz karar veririz” dedi. Olabileceğini söyledi. Kimi değiştirecektir? Nasıl sürecektir? Mesela diyelim ki Metin Feyzioğlu’nu adalet bakanı mı yapacak? Bu kimi nasıl tatmin etsin? En büyük beklenti, AKP tabanında en büyük beklenti, 23 Haziran öncesinde en büyük beklenti Berat Albayrak’ın ekonominin başından alınmasaydı. Çünkü 1) ekonomik kötü gidiyordu; 2) Berat Albayrak bu kötü gidişi durdurabilecek bir profil çizmiyordu; 3) bütün bunlardan hareketle oraya gelmesinin esas nedeninin damat olması duygusu AKP tabanında da çok ciddi bir şekilde kabul görüyordu. Ve taban içerisinde tanıdığım, görüştüğüm insanlardan biliyorum, “En azından bari Tayyip Bey” ya da “Reis” –nasıl diyorlarsa–, “En azından damadı değiştirsin” diyenler çok oldu. Böyle bir beklenti de vardı. Olmadı, ısrar etti. Onun orada olması bir kayırmacılık olarak görüldü. Zaten gündelik hayatta belediyelerde, parti teşkilatında, şurada burada bu kayırmacılığa çıplak gözle tanık olan bir taban söz konusu. Her şey herkesin gözü önünde oluyor. İlginç bir şey. Eskiden bu işler, kayırmacılık, usulsüzlük, yolsuzluk gibi hususlar daha örtülü bir şekilde, gizlenerek yapılırdı. Şimdi çok sıradanlaşmış durumda. Sanki normali buymuş gibi yapılıyor. Ve bu, tabanda çok ciddi bir şekilde rahatsızlık yaratıyor. Ve genellikle şöyle yaklaşımlar oluyordu: “Reis bunu bilse müdahale eder, bunlara izin vermez, ona rağmen yapılıyor” yaklaşımı vardı. Ama daha olayın merkezinde bir kayırmacılık olduğu duygusu partide çok ciddi bir kırılmayı beraberinde getirdi. Bakalım yeni kabine revizyonunda ne olacak? Olacak mı ve ne olacak? Bu ama artık yapılacak olsa bile belli bir yerden sonra kimseyi tatmin etmeyecektir. Çünkü seçim gitti, bitti ve çok büyük bir hezimet yaşandı. 

Bir anti-komünist fıkra anlatmak istiyorum. Bir komünist olarak anti-komünist fıkra sevmek de benim bir hastalığım olsa gerek, ama çok sevdiğim bir fıkradır. Zamanında yıllarca Sovyetler Birliği’ni tek başına yönetmiş Stalin ölüyor. Ve ardından Sovyetler Birliği Merkez Komitesi toplantısı oluyor. Ve uzun bir süre kimsenin ağzını bıçak bile açmıyor, dakikalar boyunca. Ve en sonunda birisi şöyle söylüyor: “Bunu ona kim söyleyecek?” 

Burada da birebir aynısı olmasa bile her şeyi elinde toplayan bir lider var. Ve işler kötü gidiyor, çok kötü gidiyor. Çok ciddi bir yenilgi yaşanmış. Ve herkes burada, şu aşamada en azından Erdoğan’ı bulaştırmadan, onu rahatsız etmeden bu sorunlarla nasıl mücadele edebileceğinin yollarını arıyor. Bu yolu bulmalarının imkânı yok. Erdoğan’ın seçimin hemen ardından ve bugün grup toplantısında söylediklerine baktığımızda aslında hep aynı şeyi söylüyor. “Mesaj alındı, bunun üzerine yatamayız, bunları değerlendireceğiz, gerekeni yapacağız” diyor. Ama bu lafları öteden beri ediyor. 31 Mart’tan sonra da etti. Hiçbir şey yapamadılar. Çünkü belli bir yerden sonra artık bu iş, tabanın mesaj vermesi, “Beni dinleyin, benim beklentilerimi karşılayın” mesajının ötesine geçmiş durumda bence. Artık kopuş başladı. Artık çok ciddi bir çözülme başladı. Yani bu insanların gönlü alınarak, onları tatmin edecek birtakım uygulamalarla birkaç kelle alınarak, çevreden, kötü çevreden kelle alınarak halledilebilecek bir olay olmaktan bence çıktı. Ne denmişti 31 Mart’ın ardından? Tek tek tüm seçmen listeleri alındı. Tek tek saptandı, kimler sandığa gitmemiş saptandı. Türkiye’nin dört bir tarafından belediye başkanları vs. İstanbul’a çağrıldı. “Kapı kapı dolaşılacak, insanlara anlatılacak, onlar ikna edilecek” dendi. Ve böylece seçimin kazanılacağı iddia edildi. Hatta buna AKP karşıtlarından da ciddi sayıda insan inandı. Yaptılar mı? Yaptılar ya da yapmaya çalıştılar. Ama yapmaya çalışmaları başarmalarını mümkün kılmadı. Çünkü orada o tren çoktan kaçmış durumda. Burada Erdoğan’ın kendi hataları ile yüzleşmemesi halinde, yanındaki yöresindeki insanları değiştirerek ederek ya da diyelim ki dışladığı birtakım isimleri, yani bir şey bildiğimden söylemiyorum ama diyelim ki tekrar Ahmet Davutoğlu’nu, diyelim ki tekrar Ali Babacan’ı ya da bir başkasını yanına katarak, tekrar onları vitrine koyarak, belki birazcık bir şeyleri biraz daha erteleyebilir. Ama burada çok önemli bir şey kaçtı. Artık bu hareketin ruhu, esas verdiği şey, özü büyük ölçüde artık ortadan kayboldu. Dolayısıyla bu olay Erdoğan’ın çevresini düzenlemesiyle, değiştirmesiyle düzelebilecek bir olay değil. Kendisine bir çıkış stratejisi geliştirmesi gerekiyor. Çünkü artık AKP ve Erdoğan Türkiye’yi tek başına yönetebilecek bir parti ve siyasetçi değiller. İktidarını paylaşması gerekiyor. İktidarını paylaşacağı kişiler de artık bir Bahçeli değil — ki Bahçeli’yle neyi ne kadar paylaştığı ayrı bir tartışma konusu. Ya da küstürmüş olduğu eski yol arkadaşları değil. Çok daha geniş bir koalisyonun arayışı içerisine girmemesi halinde siyasî olarak AKP’nin çok hızlı bir şekilde çöküşünün yaşanacağı kanısındayım. Bitiriyorum, bitirmeden önce kahve fincanımla bitireyim görmeyenlere. Bugün bir arkadaşımın hediyesi. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar