Mahpus anne ve uzmanlar anlatıyor: Cezaevinde büyüyen çocuk olmak

Türkiye’deki cezaevlerinde 800 çocuk, çeşitli suçlardan hüküm giymiş ya da tutuklu yargılanmakta olan anneleriyle birlikte yaşıyor. Bu çocukları koruyacak, sağlıklı büyümelerini sağlayacak ne bir ortam ne de mevzuat var. Medyascope’tan Sahra Atila, çocuğuyla birlikte sekiz ay hapishanede kalan Ayşe ile konuştu. Ayşe’nin anlattıkları, sistemin çocuğun yanında olmadığının kanıtı.  

Not: Anne ve çocukların isimleri değiştirilmiştir. Olayların yaşandığı cezaevinin ismi anne ve çocuğu korumak için verilmemiştir. Fotoğraflar, Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı’nın hazırladığı Umutları Ertelenen Çocuklar kitabından alınmıştır.

Mahpus bebeğin ve annenin sekiz aylık cezaevi deneyimi

Ayşe, çocuğunu cezaevinde büyüten yüzlerce kadından sadece bir tanesi. Aylarca cezaevi koşullarında çocuğu Efe’yle birlikte kalan mahpus anne, elverişsiz koşullardan kurtuldu. Fakat Türkiye’de Efe gibi 800 çocuk kilitli kapılar ardında çocukluğunu yaşamak zorunda bırakılıyor. Annelerden, eğer dışarıda çocuklarına bakacak bir yakınları yoksa, çocuklarını demir parmaklıkların arkasında büyütmeleri bekleniyor. Efe’ye dışarıda bakacak bir babası da yoktu çünkü o da cezaevindeydi. Efe’nin bir tek çaresi vardı; cezaevinde annesiyle büyümek.

Ayşe 30 yaşında. Cezaevine girdiğinde 27 yaşındaydı ve oğlu Efe sekiz aylıktı. Ayşe, ilk iki gün bebeğine bebek bezi verilmediğini anlattı.

“Cezaevinde 7/24 ışık açıktı. Kapatacak bir düğme de yoktu. Sekiz aylık bir bebeği ışıkta uyutmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. İki gün boyunca bebek bezi istememe rağmen vermediler. Ailem bez getirdiğinde de bana iletmediler. Kuruma bir dilekçe yazdım ve bebek bezi istedim. Sürekli ‘getireceğiz’ yanıtı aldım fakat getirmediler. İki gün sonra genel arama yapıldığında çocuğun altını değiştiriyordum. Kendimce bir yöntem bulmuştum; bebeğimin altına çöp poşetiyle kendi zıbınını bağlıyordum. O şekilde çözüm bulduğumu gören memur şaşırdı ve ‘Ne yapıyorsun?’ dedi. Ben de ‘Bez vermediğiniz için bu şekilde çocuğumun altını değiştiriyorum” dedim. Üzüldüğü için hemen araya girdi ve bana bez getirdi.”

“Bebeğim 10 aylıkken ranzadan düştü”

Günler geçtikçe Ayşe cezaevinde bebeğiyle birlikte bir hayat kurmaya başladı. Koğuştaki diğer kadınların Ayşe ve oğluna yardım etmeleri onun şansı olmuştu. Herkes Efe ile oynuyordu, o uyuyunca sessiz olmaya çalışıyorlardı. Havasızlıktan tüm camları açan kadınlar bazen fedakârlık edip Efe’nin hasta olmaması için kapatıyorlardı. Ranzanın üstünde kendilerine küçük bir yaşam alanı kurmuşlardı. Ayşe, cezaevi rutinini şöyle anlattı:

“Sabah 8’deki sayım ile güne başlıyorduk. Sayım öncesinde de kapılara kilitlerle vurdukları için bebeğim irkilerek uyanıyordu. Çocuk için ayrı yatak veya beşik yoktu. Onu da talep ettik ama bize öyle bir zorunlulukları olmadıklarını söylediler. Bu nedenden dolayı çocuğumla birlikte ranzanın üstünde yatıyorduk. Çocuğu da sayıma götürmek zorundasın, götürmesen yavaş yavaş hareketlendiği için ranzanın üstünden düşer diye korkuyordum. Nitekim hem benim çocuğumun hem de arkadaşımın çocuğunun başına bu tahlisiz olay geldi. Çocuklarımız ranzadan düştü! Bir kere de sayıma yetişmek için hızlı hızlı ranza merdiveninden bebeğimle birlikte iniyordum o sırada kucağımda bebekle birlikte düştüm. Çünkü sayıma bir dakika bile geç kalırsanız bağırıyorlar ve kızıyorlar. Buna maruz kalmamak için hızlı hareket etmeye çalışıyorduk.”

“Çocuğum şaplı yemekleri yemek zorunda kaldı”

Anneleri cezaevi koşullarında en çok zorlayan konulardan bir tanesi de çocukların beslenmesi. Cezaevlerinde eskiden çocuklara yönelik menüler çıkmıyordu. Bu durum hâlâ düzelmedi. Ek gıda alması gereken dönemde bunu çocuğuna veremediğinin eksikliğini hissettiğini söyleyen Ayşe, Efe’nin beslenme yetersizliğinden dolayı B12 vitamini ve demir eksikliği olduğunu söyledi.

“Çocuklar altıncı aylarından itibaren ek gıdaya geçerler. Biz de cezaevine girdiğimiz zaman ek gıdaya yeni geçmiştik. İçeride ek gıdaya yönelik hiçbir şey yoktu, sadece meyve vardı. Sebze yemeği yedirmek istiyoruz ama yok. Sadece bebekli annelere süt ve bebe bisküvisi veriyorlardı fakat benim çocuğum bebe bisküvisi yemiyordu. Tahmin edersiniz, yemeklerin içerisine şap koyuyorlar. Çorba yedirmek istiyordum çocuğuma ama içerisinde ilaç var. Mecbur içiriyorduk.”

“Burası kreş değil, cezaevi!”

Efe’nin sabaha karşı gaz ağrısıyla ağlayarak uyandığı söyleyen Ayşe, bebeğini doktora göstermek istedi. Fakat doktorun kendisine verdiği tepki Ayşe’yi bir hayli şaşırtmıştı: “Çocuğun ek gıdalarına dikkat etmelisin!”

“Bebeğimi doktor görsün istedim ve bir ay sonra sevk çıktı. Bebeği hastaneye götürdüğümde doktor ‘Çocuğunda yüzde 90 reflü var’ dedi ve ilaç verdi. Doktor benim yüzüme bile bakmadan ‘Çocuğun ek gıdasına dikkat et’ dedi. Ben ve yanımdaki gardiyan şaşırdık ve kendisine cezaevinden geldiğimizi hatırlattık. İçerideki memurlardan bir şey talep ettiğimizde ‘Burası kreş değil, cezaevi’ diyorlardı. Onların tepkilerine alışmıştık ama çocuk doktorunun bu tavrını beklemiyordum, üzüldüm.”

“Çocuğum uzun süre koltuğa oturamadı”

Efe, tüm ilkleri cezaevinde yaşadı.

İlk doğum günü, ilk kelimeler ve ilk bayram…

Çıktıktan sonra dışarıdaki hayata uyum sağlayamayan Efe ise koğuşu evi gibi görüyordu ve oradan ayrılmak istemiyordu.

“Tahliye olduğumuzda ağladı, koğuşu evi gibi görüyordu, ayrılmak istemiyordu. Eve geldiğimiz zaman çocuğum koltuğa oturamıyordu ona yabancı bir şey gibi geldi. Odada iki üç gün boyunca gece uyanıp perdeye ve dolaba bakıp ağlıyordu. Normalde yaşaması, büyümesi gereken ortam ona yabancı geldi. Ne kadar acı bir şey bu. Çocuğumu çıktıktan sonra parka götürdüm ve ilk ilgisini çeken şey ne oldu biliyor musunuz? Ağaçlar ve yeşillikler… O kadar oyuncak vardı ama onun ilgisini ağaçlar çekti.”

Çok eski bir cezaevinde kaldığını söyleyen Ayşe, kaç kez fare tıkırtılarıyla uyandığını ve çocuğunun kafasında gezen böcekleri kaç kez öldürmek zorunda kaldığını hatırlamadığını söyledi. İlk adımlarını atması gereken zamanda Efe bunu da yaşayamadı.

“Çocuğum emekleyemedi zaten halı yok, her yer mermer. Bir kere elimden indi ve o zaman da çocuğumun her yeri çamaşır suyu oldu. Bu bir çocuk için ne kadar tehlikeli. O çamaşır suyu ağzına da bulaşabilirdi. Ben o ortamda nasıl çocuğumu emekletebilirim, nasıl hareket edebilir? Zaten oradan çıktığımız gibi, çocuğum 15 gün sonra yürümeye başladı.”

“Çocuğumun bezi açılıp aranıyordu”

Cezaevinde birçok olay çocukların gözlerinin önünde gerçekleşiyor ve bu durum çocuklarda travmalara neden olabiliyor. Sayım ve annelerin üstünün aranması da bunlardan biri. Nitekim arama sadece anne ile sınırlı kalmıyor, çocuğa kadar uzanıyor. Yakınlarını cezaevlerinde ziyarete giden küçük çocukların, hatta bebeklerin de üstleri aranıyor.

“Görüşlere girip çıktığımızda çocuk da aranıyor. Kıyafetlerine, ceplerine bakılıyor. Herkesin içerisinde çocuğun bezini açıp altına bakıyorlar. Bir odaya sokup orada bakma yok. Çocuk X-ray cihazından geçerken sanki bir ayakkabı, bir eşya gibi çocuğun bezini açıyorlar. Kadına, çocuğa şiddete hayır diyoruz ama benim en fazla kafamı kurcalayan şeylerden biri bu. Bu konular bu dönemde çok konuşulurken bu arama bana tezat geliyor. Herkesin içerisinde bebeğin bezi açılıp bakılamaz, bu çocuk bunu idrak edemez. O zaman büyüdüğünde ‘Bu demek ki normal bir şey, herkes bunu bana yapabilir’ der. Bunu biz hâlâ yaşıyoruz. Efe babasını görmeye gittiğinde de aynı durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bunu yaşayan binlerce çocuk var. Ben çocukların bu durumları yaşadıklarını düşündükçe çok kötü oluyorum.”

“Efe’nin en çok sevdiği oyun erzak dolabını doldurup boşaltmak”

Ayşe’nin kaldığı cezaevinde oyuncak yoktu. Oyuncak için dilekçe yazılması gerekiyor. O zaman bile oyuncakların geleceğinin garantisi yok. Ayşe, oğluna zar zor iki peluş oyuncak ve top temin edebilmiş:

“Efe’yle mandallarla oynuyorduk. Dolabımız yoktu, tüm kıyafetlerimiz sepetlerin içerisindeydi. Onları doldurup boşaltmayı çok seviyordu. Kuruyemişlerden ona çıngırak yapıyordum. En sevdiği oyun erzak dolabını boşaltmaktı. En çok orayı boşaltıp doldurmayı seviyordu. Yazın da leğenin içerisine su dolduruyorduk, onun içinde oyun oynuyordu.”

Efe ailenin ilk çocuğu. Ayşe ve eşi onu özenle büyütmek istiyordu. Dışarıdaki koşulları oğluna sağlayamayan anne, çocuğunun gelecekte yaşayacağı travmalardan korkuyor. Ayşe’nin içeride çocuğu için yaratmaya çalıştığı ‘yaşanabilir’ ortamı da cezaevi yönetimi engelliyordu:

“Efe benim ilk çocuğum ona özenli bakmak istiyordum. Dışarıdayken banyo yaptıracağımda dereceyle suyu ölçerdim. İçeride ise sadece bir tane banyo var ve çok küçük. İki elimi açtığımda sığamıyordum. Fayanslar zaten kırık. Haftada iki gün, iki buçuk saat su vardı. Leğen aldık çocukları yıkamak için, sonra o leğeni de ‘koğuşta belli sayıda leğen olması gerekiyor’ diyerek topladılar. Sonrasında tek çare kucağıma alıp yıkamaya çalışıyordum.”

“İçeride olduğum suçtan dolayı bana diğer annelere göre daha kötü davranıyorlardı”

Aralık 2017’de tahliye olan Ayşe, içeride ayrımcılık olduğunu da söyledi. Çalıştığı bir eğitim kurumundan dolayı sekiz ay cezaevinde kalan anne, gördüğünü iddia ettiği kötü muameleyi şöyle anlattı:

“Cezaevinde kreş vardı. Fakat üç yaş üstü çocuklar o kreşe alınıyordu. Benim çocuğumun alınmaması normal çünkü çocuğum daha yedi buçuk aylıktı. Fakat benimle aynı nedenden girmiş ve dört yaşında kızı olan arkadaşımın da çocuğu da kreşe alınmadı. Bunun nedenini hiçbir zaman sormadık ama bence girdiğimiz nedenden dolayı bize böyle davranıyorlardı. Öte yandan gardiyanlar içeride çok bağırıyordu, Efe çok etkileniyordu. Birkaç kere uyardım ama gözümün içine baka bağırmaya devam ediyorlardı. Zaten zor uyutuyordum çocuğu ama umurlarında olmadı. Çocuk sürekli karmaşa içerisinde büyümeye çalışıyordu.”

“Anne gömleğimi giydir, babama gidelim”

Ayşe cezaevinde Efe’ye aile bireylerinin fotoğraflarını gösteriyor, onları sürekli tanıtıyordu. Efe’nin babasının korkusu ise oğlunun kendinden uzaklaşması ve kendisini unutmasıydı. Efe babasını fotoğraflardan tanıyordu:

“Babasını sekiz ay boyunca görmedi. Fotoğrafını ranzaya asmıştım. Tahliye olduğumuzun ertesi günü eşimi görmeye gittik, babası görüşe gelmek için sıra bekliyordu ‘Bu kim?’ diye sordum, parmağıyla gösterdi ve ‘Babam’ dedi. Babası da çok sevindi. Eşim mektupta da yazmıştı. ‘Fotoğrafımı karşısına koy, unutmasın’ diye.”

Efe yeni yeni babasının nerede olduğunu sorgulamaya başladı; “Babam neden evde değil, neden bizimle kalmıyor?” Ayşe’nin ise tek bir cevabı vardı: “Çalışmaya gitti.

“Oğlum yavaş yavaş büyüyor ve artık bazı şeyleri sorgulamaya başlıyor. Babasını sorduğunda ‘Çalışmaya gitti’ diyorum. Başka çocukları babalarıyla gördüğü zaman kendi babası aklına geliyor. Ben onu her görüşe gittiğimiz zaman yeni şeyler giydiriyorum. Bir kere bana ‘Başka gömleğim varsa giydir babama gidelim’ dedi.”

“Anne ben bebekken sen neredeydin?”

Efe’nin annesine karşı olan hassasiyeti günden güne artıyor. Biri annesine sarıldığında gidecek zannedip ağlamaya başlıyor, annesinin canı acıdığında gidip ona sarılıyor.

“Ben bu konulardan bahsettiğim zaman beni konuşturmak istemiyor. Arkadaşlarımla muhabbet ediyoruz, beni susturmaya çalışıyor. Bu tamamen psikolojik bir refleks. Yeni yeni o dönemleri sorgulamaya başladı. Bir gün bana, ‘Ben bebekken sen benim yanımda mıydın?’ dedi. Ben de çok şaşırdım. İlk kez böyle uzun bir cümle kurup sorguladığını duydum. Herhalde zamanla ortaya çıkmaya başlıyor.”

Efe şu anda üç yaşında, annesiyle bir buçuk senedir dışarıda, babası ise cezaevinde. Annesinin tek korkusu ileride cezaevinde kaldığı dönemin kendisinde bir travmaya dönüşmesi. Akranlarına göre daha çekingen ve hırçın olan Efe, ilk çıktığı zamanlara göre daha iyi durumda. Efe gibi 800 çocuk cezaevinde bu koşullarda çocukluklarını yaşıyor…

Cezaevinde büyüyen çocuklarla ilgili uzman görüşleri

Cezaevinde büyüyen çocuklarla ilgili doktor öğretim üyesi ve Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü görevlisi Fulya Giray Sözen, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Avukat Seda Akço ve Sosyal Hizmet Uzmanı Tufan Fırat Göksel ile konuştuk.

Fulya Giray Sözen : “Erkek çocuklar gardiyanları taklit ediyor”

Fulya Giray Sözen, 2007 yılından beri suça sürüklenen çocuklar, annesi babası cezaevinde olan çocuklar ve cezaevinde büyüyen çocuklarla ilgili çalışmalar yapıyor. Devletin bu konuda herhangi bir önlemi olup olmadığını sorduğumuz Sözen, son dönemlerde Adalet Bakanlığı’nın bu konuda bazı çalışmalar yürüttüğünü, fakat bunların yetersiz olduğunu söyledi. Beslenmenin yanında fiziksel koşulların da elverişsiz olduğunu, hatta çocuğun/bebeğin ayrı bir yatağı olmadığı için anneyle birlikte aynı yatakta yatmak zorunda kaldığını söyleyen Sözen, bu durumun bazen ezilmelere yol açtığını vurguladı:

“Çok tedirgin, kaygılı bir anne düşünün. Sürekli ‘aman ses çıkarmasın, azar işitmeyelim’, ‘idare bize bir şey demesin’, ‘koğuştaki başka kadınlar rahatsız olmasın’ kaygısıyla çocuğuna yaklaşan bir anne… Genelde de bu öyle zaten. Anneleri çocuklara sürekli sessiz kalması yönünde telkinde bulunuyor. Bu, çocuğun gelişimini de sekteye uğratan bir durum.”

Çocukların en kıymetli dönemini 0-6 yaş arası. O dönemlerini cezaevinde büyüyen çocuklarda en çok görülen durum davranış bozukluğu. Koğuşta 20-25 kadınla büyüyen çocukların kadın ritüellerini bir anda öğrendiklerini söyleyen Sözen, koşulların beden dillerine yansıdığı belirtti:

“Çocukların –özellikle erkek çocukların- beden dilleri değişimiyle sıklıkla karşılaşıyorduk. Beden dilleri, erkek gardiyanları taklit eder hâle gelmişti. Çocuğun elinde bir tane diş fırçası var, onu cop gibi kullanarak elini arkasında tutuyor ya da gardiyanların özgüvenini taklit edercesine daha özgüvenli ve görkemli bir yürüyüşe bürünüyorlar.”

Çocuklara annelerinden ayrılma süreçlerinde ayrı bir psikolojik destek verilmiyor

Çocuklar altı yaşına geldikten sonra eğer dışarıda bir yakını yoksa anneden alınıp, sosyal hizmet kurumlarına veriliyor. Altı yaşına kadar kapalı kapılar arkasında kalan çocuklar, dışarıdaki dünyayı tanımamalarının yanı sıra, anneden ayrılma süreçleri de travma yaratıyor:

“Burada ne yazık ki sistemli bir psikolojik destek yok. Buna yetecek personel de yok. Bine yakın kadının kaldığı bir kurumda, üç veya dört psikoloğun olduğu bir sistemde ne yazık ki yaşı gelip ayrılacak çocuğa da özel bir muamele, özel bir psikolojik danışmanlık yapılmıyor. İstisnalar illa ki vardır. Duyarlı, bu durumun özgün koşullarının farkında olan bir psikolog vardır o kurumda, elbette ilgilenebilir. Standart anlamda ne yazık ki böyle sistematik yaklaşım yok. Bu olmadığı gibi, tahliyesi gelen mahpusa psikolojik danışmanlık da ne yazık ki verilmiyor.”

Sezgin Tanrıkulu: “Çocukların cezaevinde büyümesi insan hakları ihlalidir”

Türkiye’de kadın mahpus sayısı artıyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2000 yılında 1815 olan kadın mahpus sayısı, 2017’de 9 bin 985’e, 2018 yılında ise 10 bin 208’e yükseldi. Türkiye’de darbe dönemlerinde bile bu kadar kadın mahpusun bulunmadığını belirten CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kadınlarla birlikte 800 civarında bebek ve çocuğunda cezaevinde olduğunu hatırlattı. Cezaevlerinin dolduğunu söyleyen Tanrıkulu, bu durumun vicdani ve insani bir yanı bulunmadığını vurguladı:  

“Hükümlüler tarafından ceza infaz yasasında aslında bir düzenleme var. Özellikle hamile kadınlar için infaza ara verileceğine dair bir madde yer alıyor. Ama tutuklular bakımından ise başka bir tedbir uygulanması mümkün; ev hapsi, adli kontrol dediğimiz imza karşılığı evinde olması mümkün. 0-6 çocuklu annelerin de önemli bir kısmı tutuklu, hükümlü değil. Ama maalesef mahkemeler tutuklanmaya bir cezalandırma amacıyla bakıyorlar, başka bir tedbir uygulamıyorlar.”

Tanrıkulu’na göre hükümet bu mağduriyeti giderebilir ancak yapmıyor çünkü annelerin önemli bir kısmı FETÖ’ye üye olmaktan cezaevinde ve onlara düşman gözüyle bakılıyor:

“Tutuklu kadınların önemli bir kısmı terör örgütü üyeliğinden yargılanıyor. Çoğu öğretmen, hakim, kamuda veya özel sektörde, hizmet sektöründe çalışan kadınlar… Dolayısıyla yasadaki o takdir haklarını çok kısıtlı bir biçimde kullanıyorlar. Çocukları annelerinden koparmak mümkün değil çünkü bakacak başka kimseleri yok. Hükümet insani yaklaşırsa ve insani bir eğilim ortaya koyarsa yargıçlar da güçten çekinirler ve bu eğilime saygı gösterirler.”

Seda Akço: “Yetişkin koğuşları çocukların yaşam sürdürmesi için uygun değil”

Avukat Seda Akço da cezaevindeki her çocuğa ayrı bir vaka olarak bakılması gerektiğini, her çocuğun durumunun farklı olduğunu savunuyor:

“Tek tip bir uygulamadan bahsetmek mümkün değil ama şunu söylememiz mümkün: Yetişkin koğuşları çocukların yaşamasına uygun yerler değil. Birden fazla yöntemi bir arada düşünmek lazım, tek bir yöntemle çözülemez. Öyle bir suç işlenmiştir ki erteleme, bekleme mümkün olmayabilir ya da teorik olarak devamlı hamile kalır, bebeği olursa infaz edilemeyecek olabilir. ‘Edilsin, doğrusu bu’ diye demiyorum. Aslında hapis cezalarının düzenleniş biçiminin işlevsel olmadığı kanaatindeyim.”

Akço sadece çocuklar için değil yetişkinler için de fiziksel koşulların düzeltilmesi gerektiğini savunuyor. Mardin, Urfa gibi yerlerde koğuşların aşırı sıcak olduğunu söyleyen Akço, o koğuşlarda yaşayan mahpusların ikinci bir cezalandırılmayla karşı karşıya olduğunu belirtti:

“Çocuğu olanlar için etraflarında başka yetişkinlerle birlikte olmayacak tasarımlar yapılabilir. Bir dönem aslında aileleri ile görüşebilmeleri ve aile hayatlarını kurabilmeleri için eğitim evinde ebeveynlerle çocuklar arasındaki bağı güçlendirmek için böyle üniteler kurulmuştu. Tabii ki tutuklama ve hapis cezasına hükmetme aşamasında da yapılacaklar var. Kimlerin çocukları ile birlikte ceza infaz kurumlarında olduklarını, hangi suçlardan orada olduklarına bakarak da bir düzenleme yapmak gerekir. Hüküm verilirken de dikkate alınması gerekir. Hüküm verilmesi aşamasında yapılabilecekler var, infaz aşamasında da birden fazla model bir arada işletilmeli.”

Tufan Fırat Göksel: “Anne, baba ve çocuk üçgenini bozup, anne, çocuk kurum üçgeni haline getiriyorsunuz”

Çocukların aileyle bağ kurdukları yaş aralığı 0-6 yaş aralığı olup bunun en değerli zamanları da 0-36 ay aralığıdır. Çocuğun anne ile kurduğu bağ kadar babayla ilişkisi de bir o kadar önemli. Fakat cezaevinde büyüyen çocukların bir baba figürü yok. Sosyal Hizmet Uzmanı Tufan Fırat Göksel’e göre Türkiye’deki cezaevlerinde de bu koşullar henüz tam olarak sağlanabilmiş değil:

“Anne baba çocuk üçgenindeki temel güvenli bağlanma. Bu bağlanma çocuğun diğer hayatındaki yaşayacağı bütün sorunlara karşı onu koruyucu duruma getirir. Ama böyle olunca o üçgeni bozuyorsunuz ve bunu; anne, çocuk ve kurum üçgeni haline getiriyorsunuz. Orada baba yok. Baba yerine ikame edilen şeyler ne kadar güvenli bağlanmayı sağlayabilir?”

“800 çocuğun geleceği ile kumar oynuyoruz”

Cezaevinde büyüyen çocukla, dışarıda büyüyen çocuklar arasında belirgin farklar olduğunu söylen Göksel, içerideki çocukların ihmal edildiğini belirtti:

“Çocuklar güneş ışığı görmeden, uçurtma uçuramadan, akranlarıyla vakit geçirmeden ne kadar sağlıklı bir gelişim sağlayabilirler? Çocuk da orada ceza çekiyor. Çocuklu kadınlara başka ceza yöntemleri bulunabilir. İnfaz ertelenebilir, adli kontrol ile dışarıda tutulabilir… Annelerin cezaevinde kalma nedenlerine göre bu durum değişir. Bu nedenden dolayı her çocuk için ayrı görüşülüp infaz yöntemi bulunması gerekiyor. Cezaevinde çocukları tutarak onların geleceği ile kumar oynuyoruz.”

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar