Barış Pınarı Harekâtı’nın gidişatı üzerine notlar

“Türkün Türkten başka dostu yoktur” sloganı iyi bir şeye mi işaret eder? Muhalefet neden desteğini mesafeli ve eleştirel bir şekilde ifade etmez? Mustafa Akıncı ve Metin Feyzioğlu’nun gösterdikleri…

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Barış Pınarı Harekâtı hakkında aldığım bazı notlar var, onların üzerinden geçmeye çalışacağım, birtakım öne çıkan hususlar var. Dün akşam itibariyle Rusya’nın araya girmesi sonucu Şam ile PYD/YPG’nin arasında bir mutabakata varıldığı haberleri var. Bu anlamda da başta Kobâne olmak üzere bazı yerlerin YPG tarafından Suriye ordusuna teslim edileceği yolunda haberler var ve bugün onların gerçekleşmesi bekleniyor. Bu haberlerin doğru çıkması halinde –ki çok güçlü kaynaklardan geliyor haberler– işin seyri epey bir değişebilir. Tabii ki bu ihtimal baştan beri vardı, herhalde Ankara’dakiler de bunu hesaplamışlardı ve buna göre birtakım hazırlıklar yapmışlardı diye düşünmek lâzım. Çünkü biz mesela geçen hafta çarşamba günü harekât başlamadan önce Gönül Tol’la konuştuğumuzda, harekâtın eli kulağındaydı. Gönül, Rusya’nın öncelikle YPG ile Şam’ı, ardından Şam ile Ankara’yı buluşturmaya çalışacağını söylemişti. Biraz serinkanlı analizciler bu hamleyi zaten görüyorlardı, bunun görülmemesi diye bir şey olamaz. Tabii bu da bize başka bir şey gösteriyor, o da: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem Putin’i hem de Trump’ı aynı anda idare etme maharetinin sınırlarını gösteriyor. Her iki lider de Erdoğan’la çok yakın ilişkideler ve bu ilişkilerini hep övünerek anlatıyorlar, ama sonuçta kendi hesaplarıyla, kendi çıkarlarına göre Türkiye’yi bazı yerlere zorlayabiliyorlar, Türkiye’den bazı tavizler koparabiliyorlar, Türkiye’ye bazı alanları kapatabiliyorlar. Şu anda gördüğümüz kadar –eğer Şam ile YPG arasındaki buluşma gerçekleşirse–, Rusya’nın bu harekâtı belli yerlerde tutma iradesini de bize gösterecek. Öte yandan Trump da ciddi bir şekilde Kongre’nin baskısı altında; yaptırımlar konusunda kendisini bir şeyler yapmak durumunda hissediyor. Ne derece yapar, nasıl ağırlıklı olur? Tweet’lerine baktığımız zaman çok iddialı, Türk ekonomisinin mahvetmekten, felç etmekten bahsediyor; ama neyi nasıl yapar, yapabilir? Bunları da çok geçmeden göreceğiz. Bir başka yaptırım Avrupa Birliği’nden (AB) bekleniyor, bu hafta sonuna doğru. AB’ye bağlı bazı ülkeler Türkiye’ye yönelik yeni silah satışı yapmayacaklarını açıklamışlardı. AB’nin önde gelen ülkeleri Fransa ve Almanya ve buraların liderleri de ısrarlı bir şekilde harekâtın bir an önce bitmesini söylediler. Sadece bundan ibaret değil; Arap Birliği’nin de kararı var. Burada Katar ve Somali dışında hepsinin birleşmesi var ve bunun yarattığı, zaten Türkiye’de mevcut olan bir Arap aleyhtarlığının tekrardan ırkçılığa doğru seyretmekte olduğunu da görüyoruz — böyle ilginç bir durum. Yine her zaman olduğu gibi, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” günlerine bir nevi geri dönmüş gibiyiz. Bu noktada baktığımız zaman, bu iyi bir şey mi? Bu milliyetçiliğin çok sevdiği bir slogan belki; ama özellikle bu küreselleşmiş dünyada aslında hiç iyi bir şey değil. Türkiye’nin haklı olduğuna emin olduğu böyle bir davada, böyle bir harekâtta, yanında dişe dokunur kimsenin olmaması gerçekten diplomatik açıdan çok olumsuz bir durum. Tabii ki bu arada unutmamak lâzım, BM Güvenlik Kurulu’nda Türkiye aleyhine kararı hem Rusya hem ABD veto ettiler, böyle bir husus da var. Ama baktığımız zaman dışa yansıyan yönüyle, diplomatik açıdan Türkiye tam bir abluka altına alınmış durumda, kimse Türkiye ile yan yana gözükmek istemiyor. 

Bu anlamda uluslararası medyada, özellikle Batı medyasında da ezici bir şekilde Türkiye’nin aleyhine bir hava var. Bu anlamda da Türkiye’nin yapmaya çalıştığı birtakım müdahaleler çok etkili olamıyor. Bazı Cumhurbaşkanlığı danışmanları televizyona çıkıyorlar, gazetelerde yazılar yayınlamaya çalışıyorlar; ama bu çok etkili değil. Örneğin, Kamışlı yakınlarında M4 Karayolu’nda Suriye’nin Geleceği Partisi Genel Sekreteri Hevin Halef’in öldürülmesi ve bunun görüntülerinin medyaya düşmesi, Türkiye’nin haklılık iddiasını çok ciddi bir şekilde gölgeledi. Bu konuda ABD yönetimi de açıklama yapmak zorunda hissetti. Biliyoruz ki o öldürülme, yani bir anlamda infaz gibi görüntüler, öyle gösteriyor, burada operasyonu destekleyen medya tarafından bir başarı olarak verilmişti. Mesela Aydınlık, “PYD’nin iki numarası etkisiz hale getirildi” demişti, Yeni Şafak ve diğer iktidara yakın gazeteler de bunu bir başarı olarak vermişlerdi. Ama bu başarı Batı’da hiç de böyle algılanmıyor. Baktığımız zaman, uluslararası medyada böyle, yerli medyada ise tabii bambaşka bir olay var. Türkiye’de şu anda harekâtın devam ettiği yerlere yakın Türkiye içindeki bölgelerden yayın yapan gazetecilerin içerisinde büyük bir bölümü bir tür –Ragıp Duran’ın dilimize kazandırdığı sözle– “apoletli medya” görüntüleri sergiliyorlar. İyi şeyler değil bunlar; tabii ki bu zaman zaman Türkiye’de gündeme gelmişti. Değişik zamanlarda “terörle mücadele” adı altında askerler ve devleti yönetenler, gazetecilerden “Mehmetçik gazeteci” olmalarını istemişlerdi ve bazı meslektaşlarımızın buna geçmişte de bugün de çok teşne olduklarını görüyoruz. Tabii ki haber alma ve haber verme özgürlüğü herkes için geçerli. Savaş muhabirliği bambaşka bir zorluk, bunun çileleri var, mesleğimizin en zor işlerinden birisi; ama bunları yaparken olabildiğince serinkanlı bir şekilde halkın haber alma özgürlüğünü her şeyin önünde çıkartarak yapmakta yarar olduğu kanısındayım. Bunu lâyıkıyla yapan arkadaşlarımız da var; ama bunu bir şova döndürmeye kalkanlar da var. Şu anda zaten medyanın üzerinde ve her türlü düşünce dile getirmede, bu yaşanan harekâta eleştirel, sorgulayan bakan isimlerin susturulmak istenmesi, kimi durumda susmayanlara –özellikle sosyal medya üzerinden– birtakım linç girişimleri oldu — Sezgin Tanrıkulu’na oldu, Eren Keskin’e oldu. İHD Eşbaşkanı Eren Keskin olayının bambaşka bir anlamı var, çünkü geçmişte Ergenekon günlerinde yaşadığımız, Mehmet Baransu ile simgelenmiş infaz gazeteleceğinin, linççi gazeteciliğin bir başka tezahürünü bugün onun örneğinde de çok ciddi bir şekilde gördük. Halbuki Türkiye’de yıllardır “terörle mücadele” adına devlet değişik operasyonlar yapıyor ülke içinde ve dışında; ama yıllarca da buna eleştirel bakan, mesafeli bakan gazeteciler, aydınlar, sivil toplum kuruluşu çalışanları oldu. Bu da demokrasinin bir gereği; herkesin aynı şekilde, hep birlik beraberlik görüntüsü çizmesi isteniyor, dayatılıyor. Ama böyle bir hava verildiği zaman Türkiye’nin daha haklı olduğu yolunda bir imaj çıkmayacak; tam tersi, Türkiye’nin haklılığı iddiasının ciddi bir şekilde gölgelendiği ortaya çıkacak. 

Bundan hepimiz bir şekilde nasibimizi alıyoruz. Örneğin, bu harekâtın iç politikayla ilişkisini ele almak bile başlı başına sorun haline gelebiliyor. Başından itibaren bu harekâtın Türkiye’de –özellikle iç politikada– kriz yaşayan iktidarın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu krizini aşmasının bir yolu, belki de son şansı olarak gördüğümü belirttim. Buna gelen tepkiler çok yorucu oluyor; ama bir yerden sonra, gelen tepkiler ve tepkilerin ifade ediliş şekli aslında söylediklerinizin hiç de yanlış olmadığını düşündürtüyor size. Bakıyorsunuz; muhalefetin –özellikle de ana muhalefetin, CHP’nin, hani İYİ Parti’nin zaten duruşu bu konularda belli– tutumunun çok daha fazla eleştirilmesi gerekiyor. Ama onu eleştirdiğiniz zaman da insanlar size başka bir tepki veriyor. Bu noktada Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı olayı başlı başına ilginç bir örnek olarak karşımızda duruyor. Mustafa Akıncı, operasyondan duyduğu rahatsızlığı belirtti ve o da bu linçlerden bir tür nasibini aldı. Daha yakınlarda, Girne’deydik, Müge ile birlikte, tatil yaptık, Kuzey Kıbrıs özellikle çok güzel bir yer, sakin bir yer ve oranın insanları gerçekten çok sıcakkanlı insanlar. Ama şunu da biliyoruz ki Kuzey Kıbrıs her anlamıyla Ankara’ya bağımlı; ekonomik anlamda, siyasî anlamda, diplomatik anlamda, birçok anlamda bağımlı. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın bu çıkışının gerçekten kendi açısından çok riskli olduğu da muhakkak. Bu kadar Ankara’ya bağımlı bir ülkenin cumhurbaşkanı kalkıp bu açıklıkta görüşlerini ifade ediyor. Öte yandan bakıyorsunuz, iktidara bu kadar bağımlı olmayan muhalefet partileri değişik vesilelerle, değişik gerekçelerle ve bahanelerle eleştirel bir tutum almıyor — hani operasyona karşı çıkmaları şart değil, ancak operasyon konusunda birtakım hususların özellikle altını çizmeleri gerekiyor. Hele CHP’nin, yakın bir zamanda Suriye Konferansı düzenlemiş bir parti olarak bu konuda diyecek bir şeylerinin olması gerekirdi. İçinden tek tük diyenleri susturmaya çalışmak dışında çok fazla bir şey yapamıyorlar ve bu anlamda Mustafa Akıncı örneği bence özellikle Kemal Kılıçdaroğlu için üzerinde düşünmesi gereken bir örnek diye düşünüyorum. Evet, notlarımı gözden geçiriyorum; muhalefet çok dahil oldu. Bugün Milli Savunma Bakanı kendilerini ayrı ayrı bilgilendirecek, ama bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefetle birlikte bir fotoğrafını da görmedik, bugün görebileceğiz. Bahçeli muhalefet sayılmıyor, iktidar sayılıyor, uzun bir süre sonra bugün kameralar karşısına çıktı, yorgun ve sakallı — ilk defa Devlet Bey’i sakallı gördüğümü de belirteyim. Şimdi yeni yeni belki Devlet Bey’in de artık siyasete dönmesiyle beraber belki Cumhurbaşkanı o Türkiye İttifakı fotoğrafını verecektir. 

Bundan sonra ne olacak? Suriye yönetimiyle PYD’nin anlaşması halinde ne olacak? Bu, uzmanların üzerinde tartışılacağı bir şey, bunu zaten önceden gören isimler vardı. Bundan sonra ne olacağını beraber göreceğiz; ancak bir meslektaşım –beraber de uzun yıllar çalıştık– ve arkadaşım Gürkan Zengin bugün tweet’ler atmış. Gürkan’a kalsa Suriye yönetimi –öyle demiyor ama çok daha sertini söylüyor– kaşınıyor ve onun iddiasına göre Şam, Esad, bunu yaparsa operasyon daha içerilere doğru gidebilirmiş. Yine bir namaz kılma olayı hesabı yapanlar olabilir, ama böyle bir şeyin olacağını açıkçası sanmıyorum. Yani Türkiye’nin kendi sınırlarının belli bölümlerini kontrol etme dışında Suriye’de rejim değişikliği vs. gibi bir şeye kalkışması hayali bile olabilecek bir şey değil. Ama bunu dillendirenler hâlâ var, böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız. 

Şimdi, IŞİD meselesi: Bu harekâtın Türkiye için en önemli hususu olmamakla birlikte Batı için en önemli husus olan bu konuda çok değişik haberler var. Bunların büyük bir kısmının dezenformasyon olduğu kanısındayım, “Kaçtılar, şu oldu, bu oldu” şeklinde; ama Batılılar bunu çok daha hassas bir şekilde takip ediyorlar. Çünkü IŞİD’in yeniden canlanacak olması ihtimali onları çok ciddi bir şekilde ürkütüyor — ki IŞİD’in bu harekâtla olmasa dahi yeniden canlanacağı, yeniden çok aktif şekilde harekete geçeceği yolunda değişik Batılı merkezlerde üretilmiş raporlar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla IŞİD meselesi ve kendini yeniden tahkim etmiş olan bir El-Kaide meselesi Batı’nın gündeminde olacak ve bu nedenle de Türkiye’nin kendi meselesiyle uğraşmaktan ziyade IŞİD meselesinde ne yaptığı, ne yapabileceği konusuna çok daha fazla dikkat çekilecek. Metin Feyzioğlu olayı var. Artık kendisi hakkında bir şey söylemek bile insanı yoruyor; ama böyle hassas bir dönemde, tüm gözlerin Türkiye’ye çevrildiği bir yerde, Türkiye’nin en büyük meslek kuruluşlarından birisinin ve dünyanın da en kalabalık barolarından birisinin, Barolar Birliği’nin başkanı olarak yaptığı açıklamanın hukukçulukla zaten bir alâkası yok da… insanlıkla da bir alâkası yok. Feyzioğlu’nun bu tür insanlardan, yeni dönemde iktidarın çevresinde toplanan kişilerden birisi olması, işin iktidar açısından ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Şöyle söylemek lâzım: En sıkışık bir zamanda bunu fazlasıyla yapan insanlar bile böyle bir açıklamayı yapmaktan imtina eder. Yani, “Karşı taraf sivilleri kalkan olarak kullanıyorsa, burada sizin sorumluluğunuz yoktur” şeklinde bir açıklamayı asla kimse yapmaz. Yani, “Biz vurduk, ama karşı taraf kalkan olarak kullanıyordu” demez; en fazla “vurmadık” der. Burada Barolar Birliği Başkanı’nın böyle bir açıklama yapıyor olması, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak beni açıkçası utandırıyor, ama başkaları adına utanmaktan çoktan vazgeçmiş durumdayız, birçoğumuz için geçerli herhalde bu. Evet, çok da fazla uzatmak istemiyorum. IŞİD meselesi başlı başına bir olay. Bu konuda çok yalan yanlış şeyler söyleniyor, yazılıyor. Mesela, IŞİD’e dikkat çekmek istediğiniz zaman hemen size PKK gösteriliyor. Halbuki zaten Türkiye PKK’yla mücadele etme iddiasıyla Suriye’de. Burada güvenlik bürokrasinin en üst isimlerinden birisine, “Peki IŞİD ne olacak?” diye sorulduğu zaman, “Onu merak etmeyin, bir şey olmaz” cevabını veriyor olması da herhalde birçok yerde not edilmiştir. 

Bu harekât, bana daha önce Afrin’e yapılan ve Suriye’de yapılan diğer harekatlârdan ziyade 21-29 Şubat 2008 arasındaki Güneş Harekâtı’nı aklıma getirdi. O harekât olduğu zaman ne yapılmıştı? Bir Musul-Kerkük beklentisi vardı, yani harekât olacak ve Türkiye, Musul’u ve Kerkük’ü katacak, hatta plaka numaraları vs. bile verilmişti; ama sonuçta harekât sekiz gün sürmüştü ve belli bir sonuç elde edildikten sonra geri dönülmüştü. O zaman Musul-Kerkük vardı, bugün Musul-Kerkük yok, çünkü Suriyeli Musul-Kerkük yok. Peki ne var? Yani terörü bertaraf etmek, 40 yıldır yaşanan terör sorununu kökünden kazımak gibi bir iddia var. Ama orada biliyoruz ki esas mesele Kandil’de, yani Irak’ın kuzeyinde. Dolayısıyla Suriye tabii ki Türkiye’nin güvenlik kaygıları açısından önemli, çok uzun bir sınırı var ve bu sınırın PKK’nın kolu olan YPG tarafından denetleniyor olmasından rahatsız olduğu bir gerçek. Ama bunu halledilmesiyle Türkiye’nin PKK sorununun halledileceği anlamına gelmediği de bir başka gerçek. Bu arada çok sayıda gözüme Kızıl Elma meseleleri, iddiaları çarptı. Hani bir Kızıl Elma’ya ulaşma noktasında bu Barış Pınarı Harekâtı’nı çok fazla yüceltenler var. Bunların günümüz dünyasında hiçbir karşılığı olmadığını kabul etmek lâzım. Bunların çok da fazla dillendirilmesi açıkçası Türkiye’nin haklılık iddiasını daha ilk andan itibaren geçersiz kılıyor. Böyle bir fütûhatçı anlayışla, ele geçirip denetimi altına alma anlayışıyla varılabilecek hiçbir şey yok. Zaten Türkiye de ilk andan itibaren harekâtın hedeflerinden birisi olarak “Suriye’nin toprak bütünlüğü” demişti. İşte şimdi ve Suriye ordusunun kuzeyde birtakım yerleri devralacağı iddiasıyla beraber işler, Suriye’nin toprak bütünlüğü meselesine gelecek, düğümlenecek ve işler o andan itibaren karışacak. O karıştığı andan itibarenki gelişmeleri de değerlendirmeye devam edeceğiz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar