Bölgemizdeki Kürt sorununu Trump mı çözecek?

Trump-Erdoğan görüşmesinin en kritik konularından biri Kürt sorunuydu ve iki lider bu konuda herhangi bir anlaşmaya varmış izlenimi vermedi. Trump’ın daha önceki mesajlarından Kürt sorununun varlığından rahatsız olduğunu biliyoruz. Peki ne yapabilir?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. 1993 yılının başıydı, Turgut Özal cumhurbaşkanıydı ve son ABD gezisi kapsamında New York’ta bulunuyordu ve New York’ta Columbia Üniversitesi’nde bir gruba konuşma yaptı. Ben de tesadüf, o tarihlerde New York’ta Columbia Üniversitesi’ndeydim ve izlemeye gittim. Kendisini hayatta yakından gördüğüm ilk ve son olaydır. Orada kendisine çok sayıda soru soruldu. Bunlardan bir tanesi de –hiç unutmayacağım– şuydu; dinleyicilerden birisi kalktı ve Turgut Özal’a Türkiye’nin Kürt sorununu nasıl çözeceğini sordu. Özal, bu soruyu sevmedi ve anlaşılan geçiştirmek için şöyle bir cevap verdi: “Merak etmeyin, zaten Kürtlerin yarısı ülkenin batısında yaşıyor” şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine, soruyu soran kişi ısrarlı bir şekilde “Peki geri kalan yarısı ne olacak?” diye sordu, Özal’ın da buna cevabı herkesi güldürmüştü –yine kaçamak bir cevaptı tabii– esprili bir şekilde  “O diğer yarısı da Batı’ya göçecek” demişti ve öyle kapanmıştı. O zamandan bu zamana Kürt sorunu Türkiye’nin gündeminde hep vardı ve ABD’ye giden, Batı’ya giden –ama konumuz ABD– Türkiyeli yöneticiler, başbakan, dışişleri bakanı, cumhurbaşkanı ya da –şimdiki adı öyle, değişmedi ama– başkanlar gittikleri zaman konu bir şekilde Kürt sorununa gelip düğümleniyor. 

Trump-Erdoğan görüşmesinde de böyle oldu; üzerine çok fazla gidilmediği anlaşılıyor, ama bu konunun en el yakıcı konulardan birisi olduğu da görülüyor. Zaten orada kendisine sorulan Mazlum Abdi sorusu da öyle ve Trump hiçbir zaman da orada açık bir şekilde Erdoğan’ın ve Ankara’nın istediği cevapları vermedi. Onun gözünde Türkler iyi, Kürtler iyi; Erdoğan iyi, Mazlum Abdi de iyi. Ama olayın böyle yürümediğinin de farkında; dolayısıyla bu sorunu çözmesi gerektiğinin de farkında. Hatırlanacaktır; öncesinde attığı tweet’lerde, özellikle Barış Pınarı Harekâtı’nın arifesinde ve sırasında attığı tweet’lerde bunu açık açık da dile getirmişti, arabulucu olmak istediğini söylemiş, “Ben onların arasını halledebilirim, aralarında bu konuyu çözmelerini yardımcı olabilirim” demişti. Bir kere bu çok bariz bir şekilde gözüküyor, Ankara’nın bütün ısrarlarına rağmen, bu konuda gösterdikleri bazı belgelere rağmen –ki bu belgelerin bazıları doğrudan Amerikalılar tarafından hazırlanmış belgeler olabiliyor–, Washington’da kim olursa olsun –Trump dahil olmak üzere– YPG’nin, PYD’nin “terörist” olarak tanımlanmasına yanaşmıyorlar. YPG/PYD’nin PKK’yla ilişkisini bilmiyor olmaları diye bir şey söz konusu değil. Resmen PKK’yı “terör örgütü” olarak görüyorlar, YPG/PYD’nin –sonraki adıyla Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG)– Kandil’le ilişkisini herhalde hepimizden çok daha iyi biliyorlar; ama o “terörizm” sıfatını onlara vermek istemiyor, vereceğe de benzemiyorlar. Kaldı ki özellikle son dönemde IŞİD’le savaşları nedeniyle PYD/YPG’nin Batı’da ve ABD’de itibarları hayli yüksek. 

Trump son görüşmenin ardından Türkiye’de Kürtler’in bir sorunu olmadığını, aslında memnun olduklarını söyledi; ama bunu söylemesi bile sorunun varlığını dile getirmek anlamındaydı. Erdoğan’ın da söylediği “Benim 50 Kürt milletvekilim var” –zaten Türkiye’deki herkes Erdoğan’la irtibatlı bir şekilde valiler, bakanlar, milletvekilleri–, dedi. O da sorunun olmadığını göstermek istiyor tabii ki, onu anlıyoruz. Daha önce –dünkü yayında da söylemiştim– “Benim partimde daha çok Kürt milletvekili var” derdi, artık “daha çok” demiyor, “ben de hiç de az olmayan sayıda Kürt milletvekili var” diyor. Diyelim ki 50 milletvekili var, bunların ne kadarı Kürt kimliğini açık bir şekilde dile getirip Kürtlerin birtakım beklentilerini giderme yolunda adımlar atıyor, sözler söylüyor? Bu başlı başına bir soru işareti. Tabii bir diğer soru işareti de Türkiye’de Kürtlerin büyük ölçüde oy verdiği partilerin yöneticilerinin, belediye başkanlarının ve belediyelerin başına gelenler. Bu sabah yine dört belediye başkanının –eşbaşkan diyor onlar–, dördü de kadın Şanlıurfa ve Mardin’de gözaltına alındığını öğrendik. Her sabah kalktığımızda böyle bir haber geliyor Güneydoğu’dan, yeni kayyum atamaları oluyor, genellikle gözaltına alınanların, soruşturma açılanların yerine hızlı bir şekilde adım adım kayyum atıyor. Bu bile bize Türkiye’de siyaseten bir Kürt sorununun olduğunu, Kürtlerin adil, eşit bir şekilde temsili önünde Ankara kaynaklı çok ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor. AKP’nin diyelim ki 50 milletvekili var, ama Kürtlerin kendi seçtikleri belediye başkanlarının görevde kalmalarının hiçbir garantisi yok, zaten adım adım –bir önceki dönemde olduğu gibi– kayyum atamalarıyla önce büyükşehir belediyeleriyle başlamıştı biliyorsunuz, bu olay artırılıyor. Sonuçta bir Kürt meselesi var, Kürt meselesinin çok çeşitli boyutları var ve Kürt meselesini artık Erdoğan, özellikle Barış Pınarı Harekâtı’yla beraber, uluslararası alana taşıdı. Artık Kürt meselesi sadece bölgesel bir mesele olmaktan çıktı, uluslararası alanda bir sorun haline geldi, daha doğrusu uluslararasılaştı. Amerikan yönetimi –Trump da dahil olmak üzere, daha öncekiler de böyleydi ama Trump ilginç bir şekilde bunu daha fazla alenen dile getiren bir başkan oldu– hem Erdoğan’ı açık bir şekilde bütün itirazlara, uyarılara rağmen –kendi içindeki ve çevresindeki– sahiplenmesi bir yanda, bir yanda da Kürtleri sahiplenmesi –o zaten örgüt adı vermiyor, “Kürtler” diye söylüyor– bütün hepsini bir şekilde telaffuz ediyor. Böyle bir durumda Trump’ın bu olayı ciddi bir şekilde çözmek istediğini, bunun çözümüne katkıda bulunmak istediğini; hatta bir şekilde onu çözen Amerikan başkanı olarak herhalde tarihe geçmek istediğini düşünebiliriz. Kendi üslûbuyla bunu sürekli bir şekilde gündeme getiriyor ve –bu konuda çok inandırıcı gelmeyebilir– şu haliyle Erdoğan’ın benimsediği milliyetçi dil, MHP ve başkalarıyla yaptığı ittifak nedeniyle bu, bugünün meselesi olacağa benzemiyor. Ancak önümüzdeki dönemde, hele Trump azledilmez ve önümüzdeki dönemde yapılacak seçimde tekrar başkan seçilirse bunu sürdüreceğe benziyor. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. 

Öte yandan, Suriye’deki Kürtler ya da Suriye’deki YPG/PYD çevreleri de yaşadıkları bütün hayal kırıklığına rağmen ABD’ye yönelik eleştirilerini, kızgınlıklarını hep belli bir seviyede tutuyorlar — bunu da gözlemlemek mümkün. Yani “Bizi yalnız bıraktınız, kandırdınız” gibi çıkışlar ilk günlerde sanki olur gibi oldu, ama sonra bir şekilde yatıştı. Bir de tabii işin içerisinde Suriye petrolünü Amerikan askeriyle birlikte korumak ve bunun gelirini almak gibi bir havuç da sundu Trump onlara. Öte yandan, her ne kadar arada sırada medyada –medya dediğim Türkiye’de değil, yurtdışındaki birtakım kuruluşlarda– Kandil’deki birtakım örgüt yöneticilerinin sert çıkışlar yaptıkları demeçleri gözükse de, PKK’nın da çok Amerikan aleyhtarı bir pozisyon aldığını görmüyoruz. Türkiye’de son dönemde yaşanan bütün bu kayyum atamalarına, gözaltılara rağmen de Türkiye’de şiddetin tırmandığı bir olaya tanık olmuyoruz. Hâlâ mesela yer yer çatışmalar olduğu, saldırılar olduğu gerçek; ama topyekûn bir savaş hali, çatışma haline girilmediğini görüyoruz. Yani Kandil tarafının bir anlamda örgütü kontrol etmeye çalıştığını düşünüyorum ve ABD’nin, Trump’ın hamlelerini bir şekilde önemsedikleri kanısındayım. Bu olay sadece Suriye’den ibaret bir olay değil aslında; çünkü şu anda Suriye’de yaşanıyor, Suriye’de ABD’nin Kürt örgütlerine bir şekilde ihtiyacı var; dün beraber çalıştılar, bugün çalışacaklar ve onları bir şekilde orada kendi müttefiki gibi görmek isteyecek. Irak’taki Kürt federatif yapısının gerçekleşmesi zaten büyük ölçüde ABD’nin değişik başkanlarının katkısı sayesinde gerçekleşti. İran’da ise İran rejimine karşı ABD yönetiminin tavrını zaten biliyoruz ve dolayısıyla İran’daki Kürtleri hep ileride bir kriz durumunda kendilerinin doğal müttefiki olarak algılamaları herhalde hiç şaşırtıcı olmayacak. Türkiye ise, eninde sonunda bölgede ABD’nin en önemli müttefiki olduğu için –her anlamda, ekonomik, ordu, jeopolitik konum anlamında– burada Kürt sorununun daha uzun süre varlığını çok fazla arzuladıklarını sanmıyorum. Daha önceki başkanlar döneminde de bu vardı; ama onlar daha çok kapalı kapılar ardında örtülü bir şekilde bunu yürütmeye çalışıyorlardı. Trump’ın en büyük farkı bence bunu alenen dile getirmiş olması. 

Kişisel tahminim Trump’ın “Türklerle Kürtlerin arasını bulan başkan” olma iddiasını sürdüreceği yolunda. Bu noktada elinde güçlü kartlar var, özellikle Ankara’ya yönelik olarak bir ekonomi kartı var — ki bunu biliyorsunuz çok küstah bir şekilde söyledi, yazdı, artık tweet attığı için hepimiz biliyoruz. Erdoğan’a mektup yazıyor, mektubu sonra kendi destekçisi FOX TV’ye yolluyor, FOX TV üzerinden tüm dünya, mektubu da bir tür Trump’ın tweet’i gibi tüm dünya okuyoruz. Oralarda görüyoruz elinde hep bir koz var ve bir şantajı, tehdidi yöntem olarak kullanan birisi. Son günlerde çok kullanıldı, en son Aydın Selcen de burada yaptığı yorumunda başlığına da çıkarmıştı: “havuç ve sopa” meselesi; Trump bunu çok seviyor, bir taraftan havucu bir taraftan sopayı, bazen ikisini aynı anda ve bunu Ankara’ya da, Erdoğan yönetimine de yapıyor. Bu aslında çok rahatsız edici bir durum, ama reelpolitiğe baktığımız zaman o büyük ölçüde istediğini bir şekilde –kimi zaman siyaseten, kimi zaman ekonomiyi kullanarak– pekâlâ yaptırabiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu zor zamanda onca aleyhte duruma –Ermeni soykırımı, yaptırım kararı ve mektup gibi– rağmen ABD’ye gidip Trump’la görüşmeyi yapmak istemesi ve bunu iç politikada da çok önemli malzeme olarak kullanmak istemesi de bunu gösteriyor. 


Önümüzdeki günlerde anladığım kadarıyla bu Kürt meselesinin Washington tarafından Suriye –ama sadece Suriye’yle sınırlı kalmayacak şekilde– Türkiye’yi de katarak gündeme getirileceğine tanık olacağımızı düşünüyorum. Bunu yaparken HDP’yi vs. desteklemek yoluna gitmeyebilir, ama şunu biliyoruz ki HDP’yi desteklemese bile, HDP’yi bir aktör olarak kabul etmese bile –ki edebilir de–, HDP’den çok daha farklı bir noktada olan PYD/YPG’yi bir meşru aktör olarak ve hatta müttefik olarak görmüş bir Amerikan yönetimi ve Trump var. Hâlâ o soruya cevap vermediğini biliyoruz, Hilal Kaplan’ın sorusu, “Mazlum Abdi’yi ağırlamayı düşünüyor musunuz?” sorusunun cevabını vermedi, cevabın yerine Hilal Kaplan’ın gazeteciliğini sorgulamakla yetindi; ama o soruya vereceği cevap –eğer bir cevap vermek durumunda kalsaydı– herhalde kesinlikle “O kesinlikle buradan içeriye giremez” gibi bir cevap vermeyecekti. Bu vereceği cevabın, Erdoğan’ı ve Türk heyetini tatmin etmeyeceğini bildiği için cevabı vermemeyi tercih etti. Böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız; tarafların pozisyonları çok net, bu pozisyonlar birbiriyle çok zıt; ama birbirlerine ihtiyaçları olduğu için Trump ve Erdoğan yollarına devam ediyor. Tabii ki burada birisinin diğerine bir şey dayatması seçeneği söz konusu olursa dayatabilecek olan Trump’tır ve büyük bir ihtimalle önümüzdeki günlerde Ankara’nın Kürt meselesi konusunda Suriye’de, ama aynı zamanda Türkiye’de de somut birtakım adımlar atması yolunda çalışan bir Trump görebiliriz. Bunu yapması için diplomatik kanalları kullanmasına da pek ihtiyacı yok malûm, yine bir-iki tane tweet atar ve onun neyi istediğini, dayattığını da görmüş oluruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar