Külliye’deki CHP’li

Rahmi Turan’ın Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde dün ve bugün dile getirdiği, Erdoğan’ın Külliye’de görüştüğü bir CHP’liye CHP genel başkanlığını telkin ettiği iddiası Cumhurbaşkanlığı tarafından yalanlandı. İddia doğru olmayabilir ancak çok doğalmış gibi görülmesi bile Türkiye’de siyasetin içine düştüğü durumu sergiliyor.

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Sözcü gazetesi başyazarı Rahmi Turan dün bir yazı yazdı –biliyorsunuzdur– “Müthiş haber” diye. Ve bu bir kulis haberi. Ona göre CHP’li birisi Külliye’ye gidiyor, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne, kendi arabası olmayan bir arabayla. Ve orada Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşüyor. Ve belli ki, haberin kendisinden ya da yazının kendisinden anladığımız, Cumhurbaşkanı’nın davetiyle gidiyor. Orada Cumhurbaşkanı Erdoğan ona Kılıçdaroğlu ile CHP’nin gidemeyeceği, milli güvenlik açısından sorunlu olduğu ve o kişinin CHP’nin başına geçmesi gerektiğini söylüyor. O kişi de “Ama önümde engeller var” diyor. O da “Ben sana yardımcı olurum” diyor. Yine yazıya göre, başka bir araçla Külliye’yi terk ediyor bu kişi. Dün bu haber ya da yazı, nasıl diyelim, iddia çıktı. Hiçbir netlik olmadı. Birtakım isimler, gözler kendilerine çevrilen birtakım isimler yalanlamadılar doğrudan. Yani yalanlama ihtiyacı hissetmediler; çünkü kimse isim vermemişti. Ama birtakım isimler de bu olayın yanlış olduğunu, Rahmi Turan’ın o ismi açıklaması gerektiğini söyledi. Bugün Rahmi Turan bir yazı daha yazdı. Daha doğrusu yazısının altında bir bölümü buna ayırıp, kendisinin haberden emin olduğunu, kaynağına güvendiğini söyleyip üç tane seçenek söyledi. Bu üst seçenek de topu Erdoğan atmak. 1) “Erdoğan yalanlasın doğru değilse”; 2) “Doğru, ama isim açıklamak istemiyorum, bu özel bir görüşmeydi” desin. 3) “Kamu yararını gözeterek bu ismi açıklasın” diye topu Erdoğan’a attı. Tabii bu arada CHP lideri Kılıçdaroğlu’na soruldu; Kılıçdaroğlu da şaşırmadığını söyledi, ama isim vermek istemediğini söyledi. Böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Ortalıkta isimler dolaşıyor ve herkes kendi açısından ve çıkarına göre, hesabına göre, Rahmi Turan’ın yazısındaki bu “kulis haber”de –ki bunu tırnak içine almak lazım– söylediklerinden hareketle birtakım spekülasyonlar yapıyor. Ve kendine göre bunu yontmaya çalışıyor. Kim olduğunun bir yerden sonra çok fazla önemli olduğunu sanmıyorum. Tabii ki önemli, birincisi, var mı? Ama şu haliyle bakıldığında sanki öyleymiş gibi gözüküyor. Ama yine de belli olmaz. Çünkü Rahmi Turan öyle çok doğru haberciliği ile namlı bir gazeteci değil. Başka, bambaşka bir alanın gazetecisi. Zaten Külliye’deki kaynağın, yani Erdoğan’a yakın ismin haberi ona aktarmış olması da başlı başına ilginç bir tercih. Bu kişisel bir olay mıdır, yoksa bir kolektif bir haber sızdırma mıdır? O da ayrı bir tartışma konusu. Pekâlâ ortak tasarlanmış ve birisi bu konuda görevlendirilmiş olabilir. Ve Rahmi Turan özel olarak seçilmiş de olabilir. Bunları bilmek bu tür haberlerde, bu tür olaylarda çok mümkün değil. Ama Sözcü gibi CHP kitlesinin itibar ettiği, buraya bir “maalesef” eklemek benim açımdan gerekir ama neyse, yine de herkes istediği gazeteyi tabii ki okumakta özgür, CHP kitlesine doğrudan hitap ettiği bilinen bir yayın organında bunun çıkıyor olması da bambaşka bir husus tabii ki. Bu haber diyelim ki Yeni Şafak‘ta ya da Hürriyet‘te ya da Sabah‘ta çıksaydı bambaşka bir muameleye tâbi tutulurdu. Burada başka bir muameleye tâbi tutuluyor.

Kim olduğu meselesinin ötesinde, bu bize neyi gösteriyor? Bu tartışma, bu spekülasyon neyi gösteriyor? Birçok şeyi birden gösteriyor. Ama bunun bütün toplamında bu olay bize Türkiye’de siyaset sınıfının –tüm partileri ile belki de– tam bir kriz içerisinde olduğunu gösteriyor. Ortada bir tartışma yok. Ortada bir politik farklılık yok. Ortada bir politik çekişme yok. Erdoğan kendi krizinin nedeni olarak, yaşadığı krizin ve ülkenin yaşadığı krizin nedeni olarak Kılıçdaroğlu’nu gösteriyor. Tamamı ile abes bir şey. Ve Türkiye’nin bekası için Kılıçdaroğlu’nun değişmesi gerektiğini düşünüyor diyelim ki. Yerine CHP’den daha makul kendisine göre bir ismi düşünüyor. Bu ismi de kendisi seçerek onu bir nevi görevlendirmeye kalkıyor. Bunların hepsi spekülasyon olabilir. Ama bu spekülasyonlara hiç kimse “Olur mu öyle bir şey” demiyor. Kılıçdaroğlu dahil kimse demiyor. “Bu bir saçmalık. Ne alâkası var? Külliye’ye niye CHP’li biri gitsin? Erdoğan niye CHP’li birisini çağırsın? Erdoğan niye CHP’li birisini CHP Genel Başkanlığı için uygun görsün ve ona destek vaat etsin?” diye sormuyoruz. Çünkü siyasetin geldiği nokta bu — herkes açısından, tabii öncelikle AKP açısından. AKP, Erdoğan, iktidarını sürdürebilmek için toplumun beklentilerini karşılayıcı, sorunlarını çözücü hamleler yapmak yerine, karşı tarafta, kendisinin yerini alabilecek olan muhalefet cenahının içerisinde birtakım operasyonları tercih ediyor. Bu olay doğru olsa da olmasa da, Erdoğan’ın yaptığı ve bundan sonra da deneyeceği bir şey bu. Daha önce, en son, Millet İttifakı’nı parçalamak için İYİ Parti’ye yönelik birtakım jestler yaptı. Hatta son günlerde ilginç bir şekilde İYİ Parti’den peş peşe Erdoğan’ı memnun edecek açıklamalar geliyor. En son Lütfü Türkkan’dan geldiği gibi. Olayın bir boyutu bu.

Bir diğer boyutu da CHP’nin içerisinde böyle şeyler pekâlâ olabilir duygusu. Normal olan, CHP’nin böyle bir olay karşısında hızlı bir şekilde iddianın doğru ya yanlış olup olmadığını saptayıp, doğruysa bu kişiyi bulup, o kişiye gereken cevabı ve belki de cezayı vermesidir. Kılıçdaroğlu bunu “Kesinlikle böyle bir şey olamaz” diye cevaplamadığına göre, CHP bunun pekâlâ olabileceğini görüyor. Ama bunun karşılığında yapılacak şeyin herhalde bu olmaması gerekir. Rakip partiden, ki ülkeyi yöneten iktidar partisinin genel başkanı, aynı zamanda ülkede başkanlık sistemini tesis etmiş birisiyle partinizden birisinin görüşüyor olmasından çok ciddi bir şekilde endişe duymak ve buna yönelik sert tedbirler almak gerekir. Ama böyle bir şeyi en azından şu âna kadar görmedik. Böyle iç içe geçmiş iki olay söz konusu. Erdoğan’ın krizi, CHP’nin krizi ve Türkiye’nin gerçek sorunlarını konuşmaktan yine uzaklaşıyor olması. İsim çıkacak mı? Bir kere, doğrulanacak mı, doğrulanmayacak mı? Bunların hepsi tabii ki spekülatif şeyler. Ama iki gün içerisinde şu âna kadarki gelişmelerde sanki doğruymuş gibi bir izlenim daha fazla ağır basıyor. İsim ortaya çıkacak mı? Eğer doğruysa bence o isim ortaya çıkacak. Ve herhalde CHP’yi de terk edecek. Ama isimler üzerinde yapılan spekülasyonlara baktığımızda, insanların hızlı bir şekilde bu konuya uygun birtakım isimleri telaffuz edebiliyor olması bile hem o isimler açısından hem de CHP açısından çok büyük bir talihsizlik olsa gerek. Şurası muhakkak: Türkiye’nin sorunlarını çözmede, Türkiye’nin dertlerini halletmede, özellikle kritik konularda Türkiye’de birbirinden farklı görüşte olan insanların birlikte hareket etmesi, hani o çok meşhur “milli birlik ve beraberlik” lafını pek sevmem ama hadi diyelim ki böyle bir seferberlik içerisine girmesi olabilir bir şey. Ama Türkiye’nin şu anda yaşadığı mesele bu mesele değil. Türkiye’nin şu anda yaşadığı sorunların hepsinin sorumlusu, hepsinin ama hepsinin sorumlusu Türkiye’yi yıllardır yöneten iktidar ve iktidarı tekelinde toplayan Recep Tayyip Erdoğan. Dolayısıyla bu sorunların birinci derecede sorumlusu olan kişiyle, sorunlarının oluşmasında katkısı ya da dahli alabildiğine az olan, belki de hiç olmayan bir muhalefet liderine karşı onunla birlikte hareket edebilmeyi düşünüyor olmanın hiçbir şekilde yerlilik, millilik, ülkenin çıkarları, milli güvenlik kaygıları vs. ile açıklanacak bir yanı yok.

Şöyle bir husus var: CHP’nin öteden beri düştüğü tuzak bu. Dünyanın her bir yerinde ülkelerin yönetiminde hep iki olay birbiriyle çekişmeli geçmiştir. Birisi özgürlük, demokrasi; birisi de güvenlik. Güvenlik meselesi devletin meselesidir, özgürlük meselesi toplumun meselesidir. Ve özellikle sağcılar, sürekli olarak güvenlik meselesini öne çıkartarak toplumun özgürlük, demokrasi taleplerini kısmaya çalışırlar. Bunu yaparken de aslında ülkenin milli güvenliğinden ziyade ülkedeki kendileri dahil birtakım yönetici sınıfların, hâkim sınıfların güvenliğini teminat altına almaya çalışırlar. Çünkü toplum ne kadar özgürleşirse, ülkede eşitlik, adalet, kardeşlik fikri o kadar güçlenir. Ve varolan müesses nizamlar ciddi bir şekilde sarsılır. Ama bunu yaparken tabii ki çok ilginç bir şekilde toplumun özgürlüğünü frenlemek için, milli güvenlik meselesini öne çıkartırken toplumun önemli bir kesiminden de destek alabiliyor olması; burada da tabii ki devreye milliyetçilik giriyor, devletin elindeki imkânlar giriyor, medya giriyor ve tabii ki baskılar, yasaklar giriyor. CHP burada AKP’nin özellikle son dönemde çizdiği temel meselenin milli güvenlik olduğu noktasına bir şekilde dahil oldu. En son Barış Pınarı Harekâtı’nda olduğu gibi, teskereye kayıtsız şartsız destek verdi vs.. Özgürlüklerin bu anlamda geri plana itilmesine çok fazla laf etmedi, edemedi, etmeye de çok fazla hakkı yoktu. Şimdi Barış Pınarı Harekâtı yapıldı edildi. Harekâtla beraber Türkiye’nin tehdit altında olan milli güvenliği daha iyi bir noktaya mı geldi, yoksa aslında söylendiği gibi ciddi bir tehdit yok muydu tartışmalarını yapamadan, bu sefer milli güvenliğe yönelik tehdit olarak ana muhalefet partisinin genel başkanını pekâlâ telaffuz edebiliyor Cumhurbaşkanı. Bunu Rahmi Turan’ın yazısında gördük. Ama bunu aynı zamanda dün yaptığı, Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada da gördük. Orada da Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tuttu. Yabancı sermayenin gelmemesinden de, ülkenin milli güvenliğinden vs. de, her şeyinden o sorumlu diyor. Halbuki aynı Kılıçdaroğlu, Barış Pınar Harekâtı’nda kendisine kayıtsız şartsız destek vermişti. Dolayısıyla Erdoğan bir milli güvenlik oburu haline gelmiş durumda. Elinde bu var; başka hiçbir şey yok. Bundan başka hiçbir şey yok. O şey de zaten sanal bir şey. Sahici olduğu, Erdoğan’ın dile getirdiği argümanların da sahici olup olmadığı tartışmalı. Ama CHP tartışmayı milli güvenlikten özgürlükler, demokrasi alanına taşıyamadığı için, bu cesareti nedense gösteremediği için, buna ek olarak da Türkiye’nin gerçek sorunlarını, özellikle halkın gerçek ekonomik sorunlarını gündeme getiremediği için, o milli güvenlik alanında, dar alanda sıkışıp kalıyor. Ve o sıkışıp kaldığı alanda da bir bakıyorsunuz, Erdoğan dönüp, “Milli güvenliğe yönelik tek tehdit, en önemli tehdit sensin” diyerek Kılıçdaroğlu’nu işaret edebiliyor. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. Rahmi Turan’ın yazdıkları aslında CHP için çok büyük bir şanstı. Şu âna kadar gördüğümüz bu şansı da değerlendirememişe benziyorlar. Bunu bir not olarak düşmek lazım.

Son olarak, dil tercihim ile ilgili bir şey söylemek istiyorum. “Külliye” diyorum, özellikle “Külliye” diyorum. Bazen dilimin ucuna geliyor “Saray” lafı. Ama “Saray” demiyorum. Çünkü şunu tahmin ediyorum ve inanıyorum ki “Saray” kullanımı Erdoğan’ın istediği bir kullanım. Kendisi “Külliye” diyor ama muhalefetin, muhalif olanların, kendisine muhalif olanların oradan “Saray” diye bahsetmesinden çok fazla rahatsız olduğu kanısında değilim. “Saray” diye diye bu durumu bir şekilde meşrulaştırıyorlar. Bu çok olan bir husus, birçok konuda olan bir husus. Böyle bir yönü var. Tartışmayı bir keskinlik üzerinden, eleştiriyi kavramların sertliğiyle yaptığını sanan çok sayıda insan var Türkiye’de. Sakin bir şekilde olayları, gerçek olayları ele alıp, irdeleyip, onun üzerinden tartışmanın daha etkili olacağı kanısındayım. Bu noktada bir son not daha düşeyim: Yaşar Büyükanıt bugün hayatını kaybetti biliyorsunuz, Yaşar Büyükanıt geliyor aklıma. Onun o meşhur e-muhtırasını, 27 Nisan e-muhtırası vermeden önce Şubat ayında o yıl, 2007 Şubat ayında Washington’a gelmişti, benim Vatan gazetesi temsilcisi olarak çalıştığım dönemde. Büyükelçilikte bir konuşma yapmıştı. O konuşmaya sadece gazeteci ve diplomatlar değil, aynı zamanda Washington’da yaşayan Türk vatandaşları da, Türkler de davet edilmişti. Ve orada sivil bir kıyafetle yaptığı konuşmada daha sonra yapacağı e-muhtıranın işaretlerini vermişti Yaşar Büyükanıt. Ondan sonra o meşhur “Sözde değil özde laiklik” çıkışıyla Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesine koyduğu o çıkışla muhalif çevrelerden de çok büyük destek almıştı. Ama biliyoruz ki onun ardından Adalet ve Kalkınma Partisi çok akıllıca bir hareketle ülkeyi erken seçime götürerek çok iyi bir oyla tekrar tek başına iktidara gelip Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yapmışlardı. Kimi zamanlar bu çok güzel, çok parlak olduğunu söylediğiniz laflar karşı tarafı yıpratmak değil tam tersine, hani zehirlemek değil tam tersine panzehir etkisi yapabiliyor. O dönemde Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını erteleme yolunda Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve ordunun diğer kesimleri ve ona destek veren değişik kuruluşlar, yargı vs., kimi sivil iddialı kuruluşların, şunun bunun Türkiye’de neyin önünü nasıl açtıklarını hepimiz biliyoruz. Bu da gösteriyor ki keskin sirke gerçekten küpüne zarar olabiliyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar