Yeni partilerin önündeki eşik: Erdoğan korkusu

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Cuma günü Ahmet Davutoğlu’nun lideri olacağı parti kuruluyor Ankara’da; daha sonra da Ali Babacan’ın partisi kurulacak — kendisi en son 31 Aralık’a kadar dilekçeyi vereceklerini, ancak prosedürler nedeniyle kuruluşun 5 Ocak 2020’ye sarkabileceğini söyledi. Ama her halükârda iki-üç hafta içerisinde Türkiye’nin iki yeni partisi olacak ve bu partilerin en önemli özelliği tabii ki Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kopmuş olmaları. Her iki isim de AKP iktidarında değişik kademelerde, üst düzey görev yaptı –Davutoğlu başbakan ve parti genel başkanlığı yaptı, Ali Babacan başbakan yardımcılığı yaptı, ekonominin patronluğunu yaptı– ve her iki partide de eski AKP milletvekilleri, il başkanları, bürokratları vs. yer alacak. Özellikle Ali Babacan’ın partisinde epey sayıda eski bakan olacağını da biliyoruz — başbakan yardımcıları, örneğin: Beşir Atalay başbakan yardımcısı ve içişleri bakanlığı yaptı, adalet bakanlığı yapmış olan Sadullah Ergin var, Nihat Ergün var yine bakanlık yapmış olan, ama bir de tabii çok sayıda, isimlerini henüz bilmediğimiz kişiler var. Bu yayında biraz bunu eşelemek istiyorum: Ne zamandan beri gündemde olan iki parti var ve bu iki parti hakkında az şey biliyoruz; özellikle Ali Babacan’ın partisi hakkında çok çok az şey biliyoruz, Davutoğlu’nun partisinin birtakım önde gelen isimleri medyanın karşısına çıktılar, röportajlar da verdiler –ki biz de yaptık bunları– Davutoğlu da zaten yaptı. Babacan iki kere konuştu, bir Karar gazetesine bir de Habertürk’e; Davutoğlu da iki kere konuştu, fakat Davutoğlu’nun partisinden başka isimler çok konuştular, değişik vesilelerle. Babacan’ın partisinde yer alacak kişilerden Babacan dışında konuşan şu âna kadar olmadı. 

Bunun nedeni ne? Partilerinin kadroları, programları, kurucuları konusunda bir merak mı yaratmak istiyorlar? Bir ilgiyi diri mi tutmak istiyorlar? Yoksa başka bir şey mi? Benim gördüğüm kadarıyla — her iki partinin de içinde yer aldığını bildiğim kişilerle ayrı dönemlerde, ayrı zamanlarda epey bir konuştum, Ali Babacan’ın kendisiyle de baş başa uzun bir sohbetimiz oldu. Buradan çıkardığım sonuç şu: Her iki partide –özellikle Ali Babacan’ın partisinde– Erdoğan’ın –yani siyasî iktidarın– önlerine engel çıkarması endişesi çok baskın. Yani Erdoğan’dan bir çekinme var, “Ne yapacağı belli olmaz” düşüncesi var — ki bunu düşünmekte haksız değiller; çünkü kendileri de o süreçte Erdoğan’la beraber bayağı bir görev yaptılar; neyi nasıl yapabildiğini biliyorlar; Erdoğan’ın siyasî nedenlerle son derece acımasız olabildiğini de biliyorlar — ki Erdoğan’ın çok sık söylediği gibi, beraber yürüdüler o yollarda. Dolayısıyla onlar için şaşırtıcı hiçbir şey olmayacak. Erdoğan’ın gücünü biliyorlar, imkânlarını biliyorlar; bir diğer husus da tabii bu partilerin Erdoğan’a çok ciddi darbe indireceğini biliyorlar ve o darbeyi bertaraf etmek için kendisinin öncesinde ve sonrasında birçok şey yapabileceğini düşünüyorlar — haksız da sayılmazlar. Yani partinin kurucularının yaşadığı Erdoğan korkusu, çekincesi, ya da Erdoğan’ın yapabileceği hamlelere karşı bir temkinlilik hali var. Ama daha önemli bir husus var, o da şu: Bu partilerde yer almak isteyen, bu partilere destek vermek isteyen, bu partilerle ve onların liderleriyle beraber gözükmek isteyen kişilerin içerisinde çok ciddi bir Erdoğan korkusu, “Reis korkusu” var. İnsanlar bu partilere maddi yardım yaparken, fikirleriyle katkıda bulunurken, ya da partinin kuruluşunda yer almak, kurucu olmak, daha sonra partinin değişik organlarında –il teşkilatlarında, ilçe teşkilatlarında– görev almak konusunda çok ciddi bir tutukluk var. Bunun da nedeni tabii ki Erdoğan’ın inşa ettiği tek adam yönetimi ve otoriter sistem. Başkalarının başına neler geldiğini biliyorlar; başkalarının başına bu işler gelirken, bu kişiler de bir şekilde beraber hareket ediyorlardı ya da en azından sessiz kaldılar ya da seslerini yeterince çıkarmadılar. 

Hatırlayanlar olacaktır; İstanbul Şehir Üniversitesi’yle ilgili yaptığım ilk yayında başlık olarak, “Sustular, sıra kendilerine de geldi”yi seçmiştim. Daha sonra üniversitenin içerisinde yer alan yöneticiler ve öğretim üyelerinden –öğrencilerden de geldi, ama esas olarak bunlardan– bunun doğru olmadığı, kendilerinin sessiz kalmadığını söylediler ve birtakım örnekler gösterdiler. Tabii ki belli bir aşamadan sonra birtakım kopuşlar yaşayan kişiler genellikle üstü kapalı bir şekilde, dolaylı bir şekilde birtakım itirazlar dile getirdiler. Ancak içlerinden çok açık, net bir şekilde, Türkiye’nin demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden, hukuk devletinden uzaklaşıyor olmasına karşı çok güçlü sesler duymadık. Hatta bu isimlerin bir bölümü değişik dönemlerde demokrasiye, hukuk devletine aykırı bu uygulamaların bir şekilde içinde de yer aldılar. Belki sonradan olayın bu derece büyüyeceğini, Türkiye’nin bu derece demokrasiden uzaklaşacağını tahmin etmemiş olabilirler; belki bazıları şu ya da bu nedenle Erdoğan tarafından genellikle dışlandıkları için –bazıları var öyle–, dışlanmasalar belki hâlâ onunla beraber hareket edecek kişiler de olacaktır her iki partide de; kimseyi direkt olarak suçlamanın anlamı yok, ama şunu biliyoruz ki Türkiye’nin bugün geldiği nokta sadece son birkaç yılın olayı değil, bunun değişik dönemlerde, değişik uygulamalar –özellikle adalet konusunda–, adında  “adalet” olan bir partide yer alan bu kişilerin, adalet konusunda yapılan yanlışları görmüyor, bilmiyor olmaları mümkün değildi. Bir iddiaya göre kurulacak partilerin en az birinde yine “adalet” kavramı olacakmış, ama çok akıllıca bir davranış olacağını sanmıyorum. “Adalet” kelimesini bir şekilde parti adına katacak olanlar, aslında AKP’nin bütün bu geçmişinin mirasını da kabullenmiş olacaklardır, böyle bir sorun var. Bu mirastan tam olarak kopmamaları halinde önlerinin çok da parlak olacağı kanısında değilim. 

Tekrar bu korku eşiğine gelirsek: Çok iyi hatırlıyorum Gezi sırasında –o sırada Vatan gazetesinde yazıyordum– bir yazımın başlığını “Korku eşiği aşıldı” atmıştım. O zamandan bu zamana muhalif kesimlerin içerisinde korku eşiğinin büyük ölçüde aşılmış olduğu kanısındayım. Fakat araya Fethullahçıların darbe girişimi eklenince ve ardından gelen Olağanüstü Hal’le birlikte yaşananlar tabii ki çok aşırıydı ve burada her ne kadar korku eşiği aşılmış olsa da, muhalif kesimdeki insanların elleri kolları büyük ölçüde bağlıydı. Buna rağmen belli bir direnci ve direnişi değişik konularda sergilemekten geri kalmadılar; ama tabii ki bir Gezi’nin etkisini yaratabilecek yeni bir hareket çıkartma imkânları olmadı. Şimdi AKP’den kopmakta olan kişilerin önünde bir korku eşiği var, bunu aşabilecekler mi? Ancak bunu aşmaları durumunda bu partilerinin her birinin ya da bir bütün olarak ikisinin de –ve belki üçüncü dördüncü partiler de çıkacaktır, hiç belli olmaz– iki ayrı partinin neredeyse eş zamanlı bir şekilde kuruluyor olması bile aslında çok şaşırtıcı ve manidar. Türkiye’nin ne kadar önemli bir yol ayrımında olduğunu bize gösteriyor ve AKP, daha doğrusu Erdoğan iktidarının artık sonuna geldiğinin ve geminin karaya oturduğunu bize gösteriyor. Ama hâlâ bu eşiğin tam olarak aşılmış olduğu söylenemez, işte bu önümüzdeki günlerde bir de bunu göreceğiz. 

Bir Şehir Üniversitesi olayı oldu, Erdoğan bir polemik başlattı; Ali Babacan sessiz kaldı, cevap vermedi; ama Ahmet Davutoğlu bayağı sert bir yazılı açıklamayla cevap verdi. Bu olay bize bir şeyleri gösteriyor sanki: Önümüzdeki süreçte Erdoğan bu partilere nasıl davranacak? İkisine aynı stratejiyi mi güdecek? Yoksa birine başka diğerine başka bir strateji mi izleyecek? Bu kişilerde, bu partilerde ve bu partiye yönelebilecek olan kişilerde hâlâ egemen olan “Reis korkusu” ya da “Erdoğan korkusu”nu güçlendirmeye ya da diri tutmaya mı çalışacak? Ya da tam tersine onlara sempatik gözüküp, olabildiğince bu partiye yönelebilecek kesimleri, kadroları ve seçmeni karşısına almamaya dikkat edip son anda tekrar onları geri kazanmanın yollarını mı arayacak? Bunların hepsi ayrı ayrı sonuçlara yol açabilecek stratejiler. Ama görüldüğü kadarıyla Erdoğan’ın özellikle Davutoğlu’na karşı sert bir politika izlemesi daha muhtemel gibi gözüküyor — tabii ki emin olamayız. Davutoğlu’nun da burada şahıs olarak cevap vermesi çok kuvvetle muhtemel; çünkü Erdoğan da Davutoğlu da hep “şahsım” diye konuşan insanlar. Davutoğlu’nun ağzından “şahsım” lafını duymadık –ya da ben kaçırdım–, ama Erdoğan’ın kullandığı “şahsım” lafının bir başka versiyonunun bir ölçüde Davutoğlu’nda da olduğunu görmek lâzım. O hareket daha fazla lider eksenli bir parti olacağa benziyor, ama öteki tarafta Ali Babacan’ın hareketinin daha kolektif olma ihtimali yüksek. 

Bakacağız; fazla bir zaman kalmadı, iki gün sonra ben de Ankara’da olacağım, Davutoğlu’nun partisinin kuruluş törenini –artık adına ne derseniz– yerinde izleyeceğim. Orada bir kere öncelikle bakacağız: Kimler kurucu olmuş? Neler söyleniyor? Nasıl bir dil benimseniyor? Eleştirilen konuların birinci derecede sorumlusunun Erdoğan olduğu dile getiriliyor mu? Bu da zaten Erdoğan’a yönelik korkunun, kaygının ve çekingenliğin bir yansımasıydı. Bu partilerle ilgili yaptığım yayınlarda hep söylediğim bir husus bu. Bir yığın eleştiri konusu var; ama bu eleştirilen konuların sorumlusu olan Erdoğan telaffuz edilmiyor. Büyük ölçüde o korkudan, çekinceden dolayı bu. Kendileri korkmasa bile kendilerine yönelebilecek insanların korkmasından korkuyorlar. Yani şöyle diyelim: Doğrudan Erdoğan’ı karşılarına alırlarsa, başlarına bir şeyler gelebilir –hem Babacan hem Davutoğlu ve ekibindekiler bunu göze almışa benziyor–; ancak bu sert çıkışa karşı Erdoğan’ın vereceği sert cevapların kendilerine yönelebilecek kişileri iyice kaygılandırabilmesinden endişe ediyorlar ve onun için hep ayakları frende gidiyor. Ama artık o frendeki ayakların çekilmesi lâzım ki, AKP’nin bir şubesi değil yepyeni birer parti oldukları anlaşılabilsin. İşte bu dengeyi tutturabildikleri ölçüde bence iki partinin ayrı ayrı bir başarı şansı var; ama Erdoğan korkusunun belirleyiciliğinde giderlerse, ikisinin de ayrı ayrı şanslarının çok fazla olacağını sanmıyorum. Evet, bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz: Cuma günü Davutoğlu’nun partisinin kuruluşu sırasında ve sonrasında doğrudan orada kurucularla konuşarak, oradaki atmosferi yerinde gözleyerek birtakım değerlendirmeler yapacağım, onu şimdiden söyleyeyim.

Bitirmeden önce, çiçeğimiz hakkında bir şeyler söylemek istiyorum: Nazar değdi, ya da şöyle söyleyeyim: Çiçeğimiz şöhreti taşıyamadı, çok meşhur oldu. Biraz boynu büküldü gibi, ama gerekli müdahaleleri yapıyoruz, umarım tekrar toparlar. Eğer toparlayamazsa başka çiçeklerle yolumuza devam edebiliriz; ama tekrar söylüyorum o bizim gözbebeğimiz, ama bir şeyi beceremedik, kabahatin onda olduğunu sanmıyorum, bizdedir. Ama telafi etmeye çalışıyoruz şimdiden söyleyeyim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar