Yeni yolculuğunda Ekrem İmamoğlu’nun önündeki iki seçenek

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekrem İmamoğlu neyi hedefleyecek? Uzun bir yolculuğa çıkıp kendini İstanbul’un sorunlarını çözmeye adamış bir belediye başkanı olmayı mı, yoksa kestirmeden Erdoğan’ı yenip Türkiye’nin ikinci başkanı olmaya çalışmayı mı?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Ekrem İmamoğlu konuşuyoruz, daha da çok konuşacağa benziyoruz. Çünkü Türkiye’nin yepyeni bir döneme girmesiyle birlikte –daha doğrusu bence girdi ama bunu net olarak görmek şu aşamada belki mümkün değil– bunun önde gelen aktörlerinden olacağı kesinleşmiş birisi Ekrem İmamoğlu. 31 Mart’ta ve 23 Haziran’da gösterdiği başarı onun önünü çok açtı. Ve tıpkı 25 yıl önce İstanbul’u kazanan Recep Tayyip Erdoğan gibi önü açık bir siyasetçi; bunu görüyoruz. Erdoğan da o tarihte, kazandığı tarihten itibaren gerek devlet tarafından gerekse kendi partisi içerisindeki diğer güç odakları tarafından –ki başta Necmettin Erbakan vardı– bir şekilde ölü tıkandı ya da istediği gibi hareket etmesi engellendi. Ama yoluna devam etti. Önce bir parti ile, ardından başbakan, önce yasaklı ama sonra başbakan ve nihayet cumhurbaşkanı ve hatta başkan diyelim, Türkiye’nin ilk başkanı oldu. Benzer bir olayın birebir Ekrem İmamoğlu tarafından tekrarlanması herhalde söz konusu olmayacaktır. Ama birçok noktanın da benzeşeceği kaçınılmaz. Yeni bir yolculuğa çıktı Ekrem İmamoğlu. Bu yolculuk lafını danışmanı Necati Özkan’ın yazdığı kitaptan alıyorum. O Kahramanın Yolculuğu diye bir kitap yazdı, bilenler bilir; hatta bu kitapta söylenen bazı şeyler CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun çok sert tepkisine de yol açmıştı. Ekrem İmamoğlu’nun daha Beylikdüzü zamanından beri en önemli danışmanı olan Özkan, bu kitabında onun serüvenini Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında anlattığı olaylardan esinlenerek, onu Ekrem İmamoğlu’na taşıdığını biliyoruz. Joseph Campbell mitoloji konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri. O mitolojideki anlatıların izleklerini, nasıl bir sıralama izlediğini üç aşağı beş yukarı, çok derinlemesine ele almış. Ve buradan hareketle de aslında dünyada önde gelen romanların, başta roman olmak üzere edebiyat ürünlerinin üç aşağı beş yukarı benzer özellikler gösterdiklerini göstermiş birisi. Bu Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabı bildiğim kadarıyla özellikle yaratıcı edebiyat çalışmalarında çok temel alınan bir husus. Bunu bilmemin nedeni eşim Müge İplikçi’nin yazar olmasına ek olarak yaratıcı yazarlık konusunda bayağı bir uzmanlaşmış olması ve seminerler vermesi. Ondan bol miktarda değişik vesilelerle Campbell dinlemişliğim vardır. Bu yayını yapmadan önce de kendisine danıştım. İmamoğlu olayını, Necati Özkan’ın “kahraman yolculuğu” diye taşıdığı olayı nasıl devam ettirebilir İmamoğlu diye. Çok ayrıntılar var. Benim çok da hâkim olmadığım konular olduğu için bunların üzerinde çok fazla durmak istemiyorum. Ama Müge’nin söylediği çok önemli bir husus var. Kahramanların yolculuğunda hep bir düşman var. “Bu düşman kimdi? Şimdi kim olacak ya da bir önceki yolculukta neydi?” Ama esas “bundan sonraki yolculukta ne olacak, kim olacak?” hususu. İkinci husus da bu yolculuk nasıl bir yolculuk olacak? Dikey bir yolculuk mu, yatay bir yolculuk mu? Dikey yatay meselesini daha çok İstanbul tartışmalarında biliyorsunuz yapılaşma meselesinde duyuyoruz. 25 yıl boyunca İstanbul’daki dikey yapılaşmaya göz yummuş, hatta yer yer teşvik etmiş siyasî iktidarın başta Erdoğan olmak üzere şimdi bundan şikâyetçi olduğunu biliyoruz. Onun yerine yataylık, yatay mimari tavsiye ediliyor. Ama buradaki konu tam öyle değil. Müge’nin kastettiği husus şuydu ki bence benim burada bu hafta içerisinde yaptığım iki ayrı yayında dile getirmeye çalıştım noktayı çok iyi özetleyen bir husus. Bu yayının başlığındaki iki seçenek derken de bunu kastediyorum. Bir, dikey yani Ekrem İmamoğlu 31 Mart ve 23 Haziran’da seçilir, mazbatasını alır ve yeni yolculuğunda ülkenin seçilmiş, Erdoğan’a rağmen, Erdoğan’a karşı seçilmiş ikinci başkanı olur. Birinci yolculuk bu. İkinci yolculuk yatay bir yolculuk. Bu yolculuğun temelinde Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olur ve Büyükşehir Belediye Başkanı olarak çok iddialı bir icraat sergiler. Bunun ucundan, bu başarının, eğer bir başarı yaşanırsa bu başarının ardından pekâlâ o cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık diyelim, pekâlâ gelebilir. Dolayısıyla burada tekrar düşman kavramına gelirsek, kiminle mücadele edecek Ekrem İmamoğlu? Birinci seçenekte, dikey olanda mücadelesini Recep Tayyip Erdoğan’la yapacak olması var. Çünkü hedef, yolculuğun hedefi cumhurbaşkanlığı ya da başkanlık, öyle diyelim. Ve rakip de Erdoğan. Ama diğer hususta, İmamoğlu İstanbul’un tarihine geçecek bir belediye başkanlığı yapmaya talip olur. Dolayısıyla esas meselesi, esas rakibi, düşmanı, İstanbul’un sorunları olur; onlara yoğunlaşır, onlarla uğraşır ve öyle bir yerden sonra onu başardığı ölçüde de diğer yere devam eder. Bu noktada tarihe geçmiş, yakın tarihe geçmiş çok önemli bir örnek var. 11 Eylül saldırılarının ardından 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’nde, özellikle ikiz kulelere yönelik saldırıların ardından, Rudy Giuliani, New York’un Belediye Başkanı olarak tarihe geçecek bir belediye başkanlığı yaptı. Ve ardından da yerini Bloomberg’e bıraktı, bir daha aday olmadı. Ama o dönem 11 Eylül deyince akla tabii ki o dönemin başkanı Bush geliyor. Ama Bush hep kötü hatırlanıyor, beceriksizlikle hatırlanıyor. En azından saldırıyı engelleyemediği ve ardından saldırıya verdiği cevabın yanlışlığı üzerinden hatırlanıyor. Ama New York’un Belediye Başkanı o dönemde New York’un ayağa kalkmasında, kendini toparlamasında, yaralarını sarmasında çok önemli bir rol oynadığı için de tarihe geçiyor. Şimdi bunu İmamoğlu olayına taşıyacak olursak, gördüğüm kadarıyla Kanal İstanbul söz konusu olduğunda İmamoğlu’nun bazı açıklamaları siyasîydi ve doğrudan Erdoğan’a yönelikti. Özellikle vurguladığı, Kanal İstanbul’u stratejik bir ihanet projesi olarak tanımlama meselesi, bir de “Ya kanal ya İstanbul” sloganı. Bunların çok sert ve politik olduğu kanısındayım. Ama öte yandan aynı İmamoğlu yaptığı basın açıklamalarında –ki bunlar yeterince tabii ki yer bulmadı, engellendi iktidar tarafından–, bu olayı titiz bir şekilde madde madde ele aldı ve yol açacağı sakıncaları anlattı, anlatmaya da devam edecek. Onu görüyoruz. Şimdi burada iki ayrı, aynı anda iki yolculuğa çıkmış bir İmamoğlu gibi bir görüntü var benim gözümde. Bunların ikisinin birden sürdürülebileceği kanısında değilim. Doğru olanın da yatay dediğim belediye başkanlığını öne çıkartan ve orada kendisini kanıtlayan, kanıtlayacak olan İmamoğlu olduğu kanısındayım. Ama şu âna kadarki süreçte, 6 ayı biraz zaman geçti, İmamoğlu’nun öteki meseleyi tam olarak kafasından atabildiğini sanmıyorum. Şunu söylemek lãzım: Seçime giren ve kazanan İmamoğlu’yla seçimi kazandıktan sonraki İmamoğlu’nun birçok açıdan farklılaşması gerekiyor. Öncelikle neden farklılaşması gerekiyor? Birincisi, bambaşka bir olayda anlık hemen sonuç alınan bir işe girişti. Sandık kuruldu, sandıkta oylar sayıldı ve kazandı. Ama şimdiki öyle kısa vadede bitecek bir süreç değil, daha uzun bir süreç. Onun için inişli çıkışlı bir grafik izleyecek. Böyle bir husus var birinci olarak. İkincisi, o dönemin, seçim döneminin koşullarıyla belediye başkanlığını kazandıktan sonraki koşullar arasında çok büyük farklar var. Çok geniş imkânlara sahip artık. Bunu da özellikle vurgulamak lâzım. Ama bir diğer husus da şu: Ekrem İmamoğlu’nun ve diğer CHP’li belediye başkanlarının büyükşehirlerde kazanmalarında tabii ki kendilerinin rolü çok ciddiydi. Ama onlar artık bir bıkkınlığın üzerinden, AKP’den en azından yerel yönetimlerde kurtulma arayışının sonucu olarak kazandılar. Ve bir koalisyon, ittifak sonucu kazandılar. Sadece CHP oyları ile kazanamadılar, buna başka partiler de dahil oldu vs.. Böyle bir ortamda kazandılar. Yani kendilerinden ziyade –tabii ki kendilerinin rolü de vardı ama esas olarak– o altta oluşan toplumsal hareketlilik ve toplumsal itiraz üzerinden gittiler. Şimdi böyle bir olay yok. Daha doğrusu arkalarında hâlâ toplumsal destek büyük ölçüde var; ama şimdi bambaşka bir düzlemde, bambaşka bir yolculuk söz konusu. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Bir diğer husus, bu başarının etkisiyle birçok kişi, muhalefette yer alan, özellikle CHP çevresinde yer alan birçok kişi Erdoğan’la olan hesaplaşmanın bir an önce yapılması konusunda ısrarcı. Pek sabır göstermiyorlar ve bu noktada da İmamoğlu’nu bayağı bir teşvik ediyor, onu bir tür kendilerinin öncüsü olarak görmek istiyorlar. Bu anlaşılır bir şey olabilir, ama çok akılcı olduğu kanısında değilim. Şöyle ki, bana göre Erdoğan zaten çoktan kaybetti, yıllar öncesinden kaybetti. Bir darbe girişimi ile, Fethullahçıların darbe girişimi ile bir hayat öpücüğü aldı. Orada çok büyük bir badirenin ardından bayağı bir zaman kazandı. Darbenin açtığı alanda OHAL döneminde bir yığın, hayatta yapamayacağı bir yığın şeyi peş peşe yaptı etti ve otoriter yönetimini iyice pekiştirdi. Ama bütün bunlara rağmen kaybını ortadan kaldıramadı. Dolayısıyla Erdoğan’a kaybettirmek diye bir husus kimsenin, muhalefetin, CHP’nin ya da diğer partilerin gündeminde Erdoğan’a kaybettirmek gibi bir hususun olması bence çok doğru değil. Tersine, şöyle bir şey olması gerekiyor: Erdoğan’ın zaten yaşanmış olan kaybına karşılık birilerinin kazanması gerekiyor. Yani Türkiye kazanacak kişiyi ya da kişileri ya da kurumları ya da hareketi bekliyor. Sonuçta Türkiye’nin Erdoğan’ın kaybını ilan etmek, kaybını görmek değil, kazananı görmek gibi bir meselesi var. Ve bu noktada İmamoğlu tabii ki ilk akla gelen isim. Ama henüz o galibiyeti ilan edecek bir kıvamda bir toplumsal zemin, siyasi zeminin oluştuğu kanısında değilim. İşte, başarılı bir belediye başkanlığıyla –ki çok ciddi sorunları var İstanbul’un, bunları kendisi de söylüyor, birikmiş sorunlar var. İstanbul’un bu büyük, dev bir şehir olmasından kaynaklanan sorunlar var– bu sorunlarla mücadele ede ede bunları çözerek, zor olacağı kesindir, çözmeye çalışarak ve kamuoyuna, sadece kendisine oy verenlere değil vermeyenlere de bu konudaki samimiyetini, kararlılığını ve becerisini gösterebilmesi halinde İmamoğlu’nun birçok kesim tarafından “işte Türkiye’nin kazananı” diye tanımlanması bence hiç şaşırtıcı olmaz. Ama bugünden sadece bir seçimi kazandı diye –ki önemli tabii ki ama– o seçimi kazanmış olmasının bu nokta için yeterli olduğu kanısında değilim. Bir yolculuğun bitmiş olması aslında olayın bittiği anlamına gelmiyor. Yeni bir yolculuk başlıyor ve bu yolculukta yapacağı tercihi, nasıl bir yolda gideceği, kimlerle gideceği, neler yapacağı ve neler yapmayacağı, nasıl konuşacağı ve nasıl konuşmayacağı gibi hususlar, her şeyin başında –bence bütün herkes için geçerli bu, yeni partiler, eski partiler, herkes için geçerli günümüzde–, nasıl bir iletişim stratejisi izleyeceği, imkânsızlıklar içerisinde nasıl imkânlar yaratabileceği gibi hususlar belirleyici olacak. Dolayısıyla şu anda İmamoğlu’nun kendisinin, hızlı bir şekilde kestirmeden başkanlığa talip olması halinde çok büyük bir hata yapmış olur. Onu böyle bir yere sevk edenler Erdoğan’dan olan hınçlarını alacak ve bir an önce alacak kişi olarak onu atayan ve onu bu konuda teşvik eden, tahrik edenler de çok büyük yanlış yapmış olurlar. İmamoğlu sükûnetle kazanmıştı seçimi. Bir yığın tahrike –biliyorsunuz–, özellikle kapı kapı dolaşırken provokasyona maruz kalmıştı. Ama buna rağmen… Ya da televizyon yayınlarındaki “gazeteciler”in provokatif sorularına karşı sükûnetini, sakinliğini koruduğu ölçüde desteğini artırmıştı. Artık yeni bir dönem başladı ve eskisi kadar temkinli olması gerekmiyor diyenler var. Ben o kanıda değilim. Kavga ettiği ölçüde şu âna kadar biriktirmiş olduklarından kaybetme ihtimali çok ciddi bir şekilde var. Kavgayı tercih ettiği ölçüde, polemikleri tercih ettiği ölçüde Erdoğan’ın istediği noktaya gelme ihtimali çok ciddi bir şekilde var. Son dönemde özellikle gördük ki Erdoğan çatışmalardan besleniyor, kavgalardan besleniyor. Tartışmalardan kaçıyor, tartışmalara girmiyor. Bir konuyu, mesela Kanal İstanbul, enine boyuna oturup Ekrem İmamoğlu ile bir televizyon ekranında, kendisinin istediği bir moderatör eşliğinde tartışsın, böyle bir şeye yanaşacağını sanmıyorum. Ama Ekrem İmamoğlu’nun mesela böyle bir ısrarla Kanal İstanbul tartışmasını böyle bir yere taşımaya çalışması çok etkili olacaktır. Dile getirilen bir husus var biliyorsunuz, halkoyuna sunulması hususu. İmamoğlu da bunu söylüyor. Bu aslında çok iyi bir nokta bence, çok doğru bir nokta. Açıkçası halkın, Kanal İstanbul’a İstanbullular’ın ne dediğini açıkçası bilmiyorum. Herhalde anketler başlamıştır. Ama kamuoyu ne derse desin, “Kamuoyuna soralım, halka soralım” diyen bir kere psikolojik olarak birkaç adım öndedir. Hele Erdoğan gibi her başı sıkıştığında “Bunu halka götürelim” diyen, referandumları bir nevi seçimlerin de öncesine koymayı tercih etmiş bir siyasetçiye karşı böyle bir talebi herhalde çok daha etkili olacaktır. Neyse tekrar başa dönelim. Bir yolculuk, yeni bir yolculuk söz konusu. Bu yolculuğun kısa yoldan, çok uzatmadan, yolu uzatmadan doğrudan başkanlığa yönelik siyasi bir yolculuk olarak seçebilecek olan bir İmamoğlu’yla, öteki türlü, acele etmeden, sabırlı bir şekilde, İstanbul’un sorunlarıyla samimi bir şekilde mücadele eden ve bunları çözdükçe, çözmeye çalıştıkça kamuoyu nezdinde sadece İstanbul değil, tüm Türkiye kamuoyu nezdinde popülaritesi, itibarı artabilecek bir İmamoğlu. Erdoğan şu sözü Türkiye’ye kazandırmıştı, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” sözünü. İşte bu söz bir kere daha kendisinde yaşandı. Bir kere daha önümüzde duruyor. Ama böyle bir söz var diye illãki İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanacak diye bir şey yok. İşte Türkiye’yi kazanabilmek için yepyeni stratejilerin gündeme getirilmesi, hayata geçirilmesi ve bunların test edilmesi, denenmesi gerekiyor. Kısa bir yolculukta buna ihtiyaç duyulmayabilir. Daha uzun, yatay bir yolculukta buna herhalde ihtiyaç duyacaktır. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus