Bitmeyen fiyasko: Ankara’nın Suriye politikası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İdlib’de, Suriye ordusunun saldırısı sonucu beş asker ve bir sivil görevlinin şehit olması, Ankara’nın Suriye politikasının nasıl bitmek bilmez bir fiyasko olduğunu bir kere daha gösterdi. Bundan sonra olabilecekler konusundaki belirsizlik artarak sürüyor.

Yayına hazırlayan: Ozan Gül 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Hafta iyi başlamadı maalesef. Suriye’nin İdlib kentinden gelen şehit haberleriyle güne başladık. Dört asker şehit oldu, yaralılar var. Suriye ordusunun saldırdığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de cevap verdiği yolunda açıklamalar yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, misliyle cevap verildiğini söyledi; ama sonuçta şu anda Suriye’de bir süredir Türkiye açısından işlerin rayına konulduğu intibâı an itibariyle artık geçerli değil. Aslında iç savaş başladığından beri Türkiye’nin Suriye politikası hep yanlışlarla yürüdü. Her zaman, başladığından bu yana çok büyük değişikliklere uğradı –kimi zaman çok dramatik, çok büyük değişiklikler; kimi zaman kademeli kademeli değişiklikler– ama bir süredir Türkiye’nin Rusya’yla ve bir anlamda da İran’la ve onların üzerinden de Şam yönetimiyle temas halinde Suriye’deki politikasını yürüttüğü yolunda bir imaj vardı. Fakat bunun da çok sürdürülebilir bir politika olmadığını bugün itibariyle görmüş durumdayız. Orada İdlib diye bir olay var, İdlib’de Türkiye’nin desteklediği gruplar var, sivil halk var, hepsi birlikte… ve Türkiye buradaki güçleri ve halkı koruma konusunda Suriye’yle ve İran’la anlaşmış gözüküyordu. Türkiye’nin burada bunların korunması konusunda askerî varlığına da bu ülkelerin izin vermiş olduğu, bir anlaşma sonucu bu noktaya varılmış olduğu, dolayısıyla Şam’ın da bunu kabullenmiş olduğu düşünülüyordu; ama işin hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Çünkü bir yerden sonra İdlib’deki güçlerin –Türkiye ordusunun ve başka orduların, ama esas olarak Türkiye’nin–, İdlib’in kontrol etmesine Şam’ın razı olması hiçbir zaman gerçekçi bir husus değildi. Oluşturulduğu düşünülen statüko şu anda bozulmuşa benziyor ve bundan sonra ne olacağı açıkçası belirli değil, çok ciddi bir belirsizlik söz konusu. Türkiye tabii Şam’a değil, Moskova’ya bakıyor; Moskova’dan verilecek tepkilere, verilecek cevaplara bakıyor. An itibariyle Rusya’dan çok güçlü bir ses çıkmadı; ancak Türkiye’yi destekleyen açıklamalar da yapılmadı, bundan sonra ne olacağı belirsiz. Halbuki, yakın bir zamanda Moskova’da Putin’le Erdoğan buluştuğu sırada, Türkiye’nin istihbarat yetkililerin, Hakan Fidan’ın, Suriyeli muhataplarıyla görüştüğü haberi çıkmıştı. Daha önce de belki bu tür görüşmeler yapılmıştı, ama ilk defa Rus kaynakları ve Suriye kaynakları bu görüşmeleri alenileştirdiler, haberleştirdiler. O andan itibaren de Ankara’yla Şam arasında nihayet ilişkilerin kurulmakta olduğu, kurulacağı ve çok önemli değişiklikler olacağı yolunda bir beklenti oluşmuştu. Ama bu son çatışma olayına –ya da saldırı, nasıl tanımlarsanız tanımlayın; ama sonuçta Suriye’yle Türkiye arasında bir çatışma söz konusu– kimileri buna “adı konmamış bir savaş” diyor, adı konmamış savaşın adının nihayet konulmakta olduğunu düşünenler de var. Türkiye’yle Suriye arasındaki gerginlik hiçbir zaman bu tür aleni ya da bu denli sert bir şekilde askerî alana dökülmemişti, genellikle vekalet savaşları üzerinden yürüyordu. Türkiye’nin, Ankara’nın Şam’la savaşı başka güçler üzerinden yürüyordu; ilk defa bu kadar ciddi bir şekilde tarafların karşı karşıya geldiğini görüyoruz ve bu çok gerçekten rahatsız edici bir durum. 

Bir fiyasko var, bu fiyasko iç savaş başladığından beri var. Bunları uzun uzun anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum; ama yine de bir toparlamaya çalışalım: Arap Baharı’yla beraber birçok ülkede rejimler değişince Ankara, Suriye’deki rejimin de değişeceği düşüncesine kapıldı ve bir şekilde o âna kadar arası çok iyi olan Suriye rejimiyle bu süreçte yollar ayrıldı. Yollar ayrıldıktan sonra da Türkiye, muhalif güçlere, özellikle de Suriye’de Sünni kesim içerisinde çok ciddi bir güce sahip olan Müslüman Kardeşler’e destek verdi ve kısa zaman içerisinde Esad yönetiminin devrileceği beklentisi oluştu; ama hiç de böyle olmadı, Esad direndi. Daha sonra İran’ın ve Rusya’nın bilfiil, açık açık destekleriyle direncini daha da güçlendirdi ve ülkeyi tekrar, adım adım, parça parça muhalif gruplardan almaya başladı. Bu anlamda en kritik olanlardan birisi Halep’tir. Halep’te Türkiye’nin de bu muhalif güçlerin geri çekilmesine onay verdiğini hatırlayalım. Türkiye, muhalefetin gerilemesiyle beraber tavrını değiştirdi ve Suriyeli muhalif güçler yerine, Suriyeli muhalif güçlere birtakım yabancı unsurların da katkı vermesine bir anlamda razı oldu Türkiye. İşler iyice Suriye’de bir aşamadan sonra çığırından çıktı. Cihadcı gruplar çok ciddi bir şekilde güçlendi ve esas en önemlisi IŞİD güçlendi, hatta Rakka’da hilafetin başkentini ilan etti ve uzun bir süre burayı muhafaza etti. Türkiye’nin Suriye politikasının fiyaskoyla sonuçlanmasının ya da neredeyse her adımının fiyasko olmasının bir diğer nedeni, Esad’ı devirememeye ek olarak ve belki de daha fazla önemli olan, ülkenin kuzeyinde Kürt grupların, PYD-YPG’nin çok ciddi bir inisiyatif elde etmiş olmasıydı. Ve Türkiye için öncelik artık bu grupların gücünü kırmak oldu; yani Esad’ı devirmekten ziyade, bu Kürt gruplarının, PYD-YPG’nin –ki bunlar PKK’yla doğrudan bağlantılı yapılar, biliyoruz– orada güç kazanmasını engellemek her şeyin önüne geçti. Bu anlamda da Esad’ın tekrar güç toplamasıyla çok fazla uğraşamaz hale geldi; ve PYD-YPG’nin gücünü kırmak anlamında doğrudan TSK birçok kez devreye girdi. Bunların her birinde de direkt olarak Moskova’nın ve bir şekilde Tahran’ın ve bunların üzerinden dolaylı olarak Şam’ın da onayıyla bunları yaptı. Şu anda Türkiye’nin Suriye’deki varlığında Rusya’nın rızası belirleyici bir rol oynuyor. Rusya’nın bir şekilde Türkiye’nin Suriye’deki varlığına olan onayını ve desteğini çekmesi durumunda işlerin ne olacağı açıkçası çok belirsiz. 

Bütün bu olayların, Türkiye’nin Suriye fiyaskosunun birçok aşamasında birçok sorumlu vardı, bunlardan birisi de tabii ki Ahmet Davutoğlu’ydu. Özellikle Esad’la görüşmeleri bizzat yürüten ve bu görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Suriye politikasında çok radikal tutumlar alınmasında önde gelen isimlerden birisiydi Ahmet Davutoğlu. Bugün şehit haberlerinin ardından “Suriye rejimi ve destekçilerine bu hain saldırıyla ilgili gereken en ağır ceza verilmelidir” yolunda bir açıklama yaptı Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu. Türkiye bunu yapabilir mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan en ağır cevabın verildiğini söyledi; ama bu anlık bir olay, ne kadar sürdürülebilir, bunu açıkçası kestirmek çok zor. Türkiye’nin buradan nereye, nasıl gideceği konusunda gerçekten söylenebilecek hiçbir şey yok. Suriye’yle, Şam yönetimiyle ilişkiler düzelir beklentisiyle beraber bir iyimserlik havası oluşmuştu. Şu anda, an itibariyle ortadan kalktı bu. Önümüzde nasıl bir seçenek olabilir? En kötüsü tabii ki savaşın tırmanması, çatışmaların tırmanması, Ankara’yla Şam arasındaki çatışmalara diğer unsurların da bir şekilde dahil olması –bu en kötü senaryo, olacağını sanmıyorum çünkü Rusya buna çok fazla yanaşmayacaktır–, ama bunun yerine şiddetin azaltılması, gerginliğin azaltılması senaryosunun hayata geçirilebilmesi için Ankara’nın Şam’ı bir şekilde tatmin etmesi gerekiyor. O da Suriye topraklarını –ki Türkiye Suriye’nin bölünmez bütünlüğünden yana olduğunu sürekli vurguluyor– Şam’ın tam anlamıyla kontrol etmesine onay vermesi gerekecek bir aşamada. O zaman tabii ki “İdlib’deki savaşçı unsurlar ne olacak?” sorusu var. Tabii ki “İdlib’e yapılacak olan Suriye operasyonlarının sonucunda doğacak olan yeni göç dalgalarıyla Türkiye nasıl baş edecek?” sorusu var. Bir yığın soru var ve bu soruların hemen hemen hiçbirisinin açık, net ve tatminkâr bir cevabı yok. Türkiye gerçekten dokuz yıl önce attığı yanlış adımların –çok iddialı, iddialı olduğu ölçüde de yanlış– ve vahim adımların faturasını ödeye ödeye bitiremiyor. Fatura bitmiş gibi değil, biteceğe de kolay kolay benzemiyor. Faturanın bir ayağı biliyorsunuz, yüz binlerce sığınmacının Türkiye’ye akın etmesi oldu, Türkiye’nin buraya çok büyük maddi kaynaklar aktarması oldu. Türkiye’nin değişik seferlerde, değişik operasyonlarla buralara askerî operasyonlar yapması oldu, Türkiye’nin Suriye’deki varlığı nedeniyle değişik kereler çok sert şiddet, terör eylemlerine muhatap kalması oldu. Şimdi de –son olayda gördüğümüz gibi– yeni fatura da şehit haberlerinin peş peşe gelmesi oluyor. Suriye’de başka yerlerde de hayatını kaybeden askerler var, değişik saldırılar söz konusu — bir tarafta Irak da var işin içerisinde ama onu bunun dışında tutalım. Murat Yetkin bugün bu olayla ilgili yazısında demiş ki: “Artık ‘zararın neresinden dönülse kârdır’ demenin vakti gelmedi mi?” demiş. Bu vakit çoktan gelmişti; ama Türkiye, Ankara bir ısrarla Suriye’de varlığını sürdürmek ve orada birtakım güçlere yatırım yapmayı ve onları korumayı sürdürmek istiyor ve bu güçler Şam rejiminin ve Rusya’nın ve bir şekilde İran’ın düşman bellediği güçler. Dolayısıyla tam bir çıkmazın içerisinde ve bütün bu süreç içerisinde Türkiye’nin Rusya’ya, Erdoğan’ın Putin’e çok bel bağlamış olduğunu, ona çok dayandığını biliyoruz; ama bu dayanma ne kadar sürdürülebilir açıkçası meçhul. Hele düşünürsek, bu olaylar tam –Murat Yetkin yazısında buna da değinmiş, ki aslında bu çok çıplak gözle görülen bir şey– Erdoğan’ın Ukrayna’ya ziyaretinin arifesinde olan bir olay. Ukrayna biliyorsunuz Rusya’nın bir anlamda hasmı, düşmanı diyelim ve Türkiye Ukrayna’yı bir stratejik ortak olarak tanımlıyor. Hem Rusya’yla hem Ukrayna’yla hem de bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’yle stratejik ortak olabilmek ne derece mümkün? Hepsini bir şekilde gözeterek, denge politikalarıyla götürülebilecek bir ilişki olmaktan çıktı Türkiye’nin Suriye politikası. ABD zaten Suriye’den çekildiğini söylüyor –tam anlamıyla olmasa bile Trump çok fazla artık Suriye ile ilgilenmiyor–, Türkiye’nin burada Rusya’yla Suriye üzerinde farklı noktalara gelmesi, bir kamplaşma içerisine girmesi halinde destek bulabileceği yer neresi olacak? NATO mu olacak? Açıkçası çok şüpheliyim; çünkü Türkiye NATO’nun hemen hemen tüm güçleri tarafından bölge politikaları nedeniyle –ki buna Doğu Akdeniz de dahil– çok sert bir şekilde eleştiriliyor. Belki burada bir tek Trump’ı istisna tutabiliriz. Evet, bitmeyen, biteceğe de benzemeyen bir fiyasko Türkiye’nin Suriye politikası. “Zararın neresinden dönülse kârdır” diye Murat Yetkin’in söylediği tutumu, Erdoğan kabul etmemekte ısrarlı. Götürebileceği kadar Suriye’deki pozisyonlarını korumaya çalışıyor; ama bunlar daha fazla korunabilirmiş gibi görünmüyor. Bütün bunların iç siyasete yansımaları da tabii ki, ister istemez olacak. Bir de bu hengâmede Türkiye’nin ekonomik anlamda da çok sorunlu bir dönemden geçtiğini de akıllarda hep tutmak gerekiyor. 

Evet, bugün gelen, İdlib’den gelen haberler hiç iç açıcı değil ve şu âna kadarki tepkilerde de, baktığımız zaman, bu tırmanışın, gerginlik tırmanışının indirilebileceği konusunda henüz bir işaret yok. Ama şunu da unutmamak lâzım; bazen en kalıcı barışlar, çatışmanın en şiddetlendiği anlarda da olabiliyor. Bunu bir şey bildiğimden söylemiyorum, en fazla bir temenni olarak belki bunu kabul etmek gerekir; ama açıkçası bunu temenni edebilecek noktada bile olmayabiliriz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus