Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (70): Felaket, savaş ve siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“5 Soru 10 Cevap” programının 70. bölümünde Kemal Can şu sorulara yanıt aradı:

  • Suriye’den gelen son haberler ne gösteriyor? 
  • Yaşananlara ve yaşanacaklara sürpriz denir mi? 
  • Gerilim ve felaketler siyasete nasıl aktarılıyor?
  • Karşıtlık siyaseti, sorumluluğu nasıl perdeliyor?
  • Kapalı siyasete muhalefetin zorlukları neler? 

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. Bugün başlıkta gördünüz üzere felaket, savaş ve siyaset üçlüsünü konuşacağız. Suriye’den gelen haberler, deprem gibi doğal afet olmayan savaşın yeni bir acılı bir tablo gösteriyor. 

Suriye’den gelen haberler ne gösteriyor? 

Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, 4 askerin şehit olduğu 1 ağır 9 yaralı olduğu yer aldı. Yine açıklamadan anladığımız, bu Suriye Ordusu’nun açtığı bir topçu ateşi ile ortaya çıkmış bir durum. Bunun devamında bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiğine göre; karşılık verildiği, uçaklar ve Topçu ateşiyle Suriye Ordusu’nun bazı unsurları vuruldu. Zaten daha önce Cumhurbaşkanlığı sözcüsü de benzer bir açıklama yapmış ve sert bir karşılık verileceğini belirtmişti. Dolayısıyla şu andaki tablo, doğrudan Suriye ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir çatışma içerisinde olduğunu gösteriyor. Bunun dolaylı olarak Rusya’yla da bir çatışma tablosunun eşiği olduğunu kabul etmemiz gerekir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘bizim muhatabımız Suriye, Rusya bu konuda önümüzü kesmeye kalkmasın’ gibi bir açıklama yaptı. 

Suriye bir süredir İdlib’e dönük harekatını tazelenmiş ve yoğunlaştırmıştı. Buna karşılık Türkiye de oradaki gözlem noktalarından geri çekilmek yerine kendi muhatabı olarak görmediği kesimleri de destekleyecek biçimde gücünü tahkim ederek ve gücünü de silah ve sayı olarak arttırarak bir geri çekilme içerisinde olmayacağını gösteren, biraz gerilimi tırmandıran bir sürece girişti. Daha sonra Türkiye, Halep’in kuzeyinde bir cephe açtı,  buna karşılık Rus uçakları Al-Bab’ı bombaladı. Yani bunun öncesinde de ön çatışma denilebilecek bir takım olaylar yaşanmıştı. Bu son olayın Serakip’teki oluşturulmaya çalışılan yeni kontrol noktalarına dönük bir saldırıyla başladığı söyleniyor. Konunun uzmanları muhtemelen önümüzdeki saatlerde alandaki durumu daha ayrıntılı aktaracaklardır. 

Yaşananlara ve yaşanacaklara sürpriz denir mi?

Meseleye yakın uzmanların, diplomatın, askeri uzmanların çok uzun bir süredir Suriye ve aslında Libya için sürekli uyardıkları bir durum vardı.  Daha önce buradaki yayınlarda da birkaç kez dile getirilmişti  ve ben de temas etmiştim: Alanda olmak -daha çok Suriye için- sadece avantaj ve kullanışlı kartlar üretmiyor, büyükte riskler ve tehlikeleri de içeriyor. Şimdi bunların bazılarını fiili olarak gördüğümüz, görmeye başladığımız bir kapının eşiğinde olunduğu, belki de o eşiğin geçildiği görünüyor. Dolayısıyla bu durumun sürpriz olmadığını düşündürecek çok sayıda uyar ve görüş bugüne kadar dile getirildi. Bunların çok büyük bir bölümü iktidar tarafından dikkate alınmadı ve bu uyarıların aksine adımlar atıldı. Türkiye hem Libya’da hem Suriye’de doğrudan alanda askeri faaliyete yöneldi. 

Bunun diplomatik cephesinde de, Soçi ile Suriye’nin Berlin ile Libya’nın yumuşatılması çabalarından da aslında çok da netice çıkmadı. Şimdi bu uyarılar ve olasılıklar üzerine yapılan tartışmayı kesen hatta bunu bir tür ihanet gibi yorumlayan, “Libya’da ne işimiz var” diyenlere vatan hainliği ile yaklaşan, Suriye’de yapılanları eleştirmeye kalkanları ihanetle suçlayan iktidar, bu konularda uyarılarının tam aksine adımlarını attı ve gerilimi yükseltti.  Dolayısıyla şimdi yaşanan şey, biraz “görünen köy” vaziyeti olarak karşımıza geldi.  O yüzden Türkiye açısından şu anda sahada bulunmanın risklerini fiilen yaşamaya başladığımızı söyleyebiliriz. Bunun olası sonuçlarıyla ilgili de, yine şimdiye kadar gündeme getirilen uyarılar ve tehlikeler, iyimser olmayı gerektirecek bir durum göstermiyor. 

Gerilim ve felaketler siyasete nasıl aktarılıyor?

Normal koşullarda ve aklın gereği olarak, doğal sebeplerle, insan eliyle, politik hatalar sonucunda ya da yanlış tercihlerle ortaya çıkan her türlü olumsuzluktan -doğrudan sorumlu olsun yada olmasın ki çoğundan sorumludur- iktidarın negatif etkilenmesi beklenir. Ortaya çıkan negatif tabloların iktidarların aleyhine olduğu düşünülür. Türkiye’de bir süredir felaketler ve olumsuzlukların politikleştirilmesinde tam tersi bir dinamiğin işlediğini görüyoruz. Hatta iktidarın, olumsuzluklar, tehlikeler, korkular konusunu sürekli kendi lehine kullandığını görüyoruz. Dış politika meselelerinde, çatışma alanlarında, hatta ekonomik krizde böyle. Türkiye’nin yaşadığı çok önemli bir iç travma olan darbe konusunda bile böyle. Hatırlanacağı gibi darbeye “Allah’ın lütfu” denmişti. Negatif gelişmeleri, negatif gelişme olasılıklarını kendisi için bir avantaj olarak kullanabilen, bunlardan bir fayda sağlayamazsa bile olumsuz etkilenmeyen bir iktidar görüyoruz. 

Nedenleri, seçenekleri ve süreci siyasete kapatıp sadece sonuçları ve içinde bulunan durumu tartışan ve bunu ancak kendi lehine tartışılır sınırda kontrol edebilen bir iktidar görüyoruz.  15 Temmuz’da olduğu gibi, o darbenin yarattığı sonuç üzerinden herkesi suçlayan, herkesi kendi etrafında birleşmeye zorlayan iktidar, “buraya nasıl gelindi” meselesini ve buradaki sorumluluğunu tamamen siyaset dışı alana itiyor. Bu ekonomik kriz meselesinde de, sebep dış güçler oluyor. Yani her türlü olumsuzluğu bir düşman işaret etmenin aracına dönüşüyor. En son deprem hadisesinde de gördük. Dünyanın en doğal sorusu, en doğal siyasi müdahale biçimi olan, “kamu kaynaklarını bu iş için nasıl kullandınız” sorusunu, ihanet, ahlaksızlık filan gibi suçlamalarla karşılayabiliyorlar. Sonuçları nasıl yönettiğini, süreci nasıl yönetemediğini konuşmamanın aracı haline dönüştürüyor. Destekleyen, desteklenmeyen herkesin iktidarın etrafında bir kalkan oluşturmasına çevirebiliyor. En azından büyük bir hasar almasını bu yolla engelliyor. 

Karşıtlık siyaseti sorumluluğu nasıl perdeliyor?

Sadece Türkiye’de değil aslında bu dünyada son yıllarda yaşadığımız trendin, popülist sağ dalga diye tanımlanan şeyin içerisinde,  her türlü siyasi gelişme karşıtlıklar üzerinden tarif ediliyor. Bu bazen kimlik ekseninde oluyor, bazen daha sertleşmiş bir düşmanlık ekseninde oluyor.  Öyle biçimlendiği için mesela ekonomik kriz gibi sorumluların hiçbir sorumluluğu üstlenmediği bir dış mesele haline dönüşebiliyor. Hemen her şeyde karşıtlık üzerinden, kimin karşı olduğu, karşıda kimin olduğu üzerinden siyaseti tarif etme, aslında süreçte karar verici olanların sorumluluğunu perdeleme yarıyor. Mesela İdlib’te  askerlerin ölmesinin, oluşması gereken “milli birlik” sınırının dışında konuşulması yasaklanıyor. “O askerler niye orda, ölmesine neden olan bir sürecin niçin içindeyiz” sorusu, yine “deprem vergileri ne oldu” sorusu gibi meseleler büyük tepkiyle karşılanıyor. Suriye’ye asker gönderme tezkeresinde oradaki terör örgütleriyle mücadele gerekçesi yazıyor ama bugün ölen askerler Suriye devleti ile yaşanan bir çatışma sonucu. 

Sürecin hiçbir noktasında ne siyasi uyarıları, ne siyaset dışı uyarıları dikkate almayan, sürece kimseyi katmayan, bu süreci siyaset dışı kabul eden iktidar, sonuçlar için de sadece kendi tarif ettiği bir siyaset sınırı çiziyor. Ekonomik krizde olduğu gibi, depremde olduğu gibi, ‘biz hepimiz aynı gemideyiz”, “birlik ve beraberlik içinde olmalıyız”, “şu anda muhalefet etmenin, itiraz etmenin, soru sormanın zamanı değil”. İyi de, kararları alırken… Depremde bilmem kaç tane binanın yıkılmasına sebep olan önlemlerin alınmaması ne olacak. Ki bunların içerisinde kamu binaları ve okullar var.  Yaklaşık 30’a yakın okulun yıkılacağı söyleniyor. Her şeyi bir kenara bıraksak sadece bunlarla ilgili sorumluluk bile büyük bir yekun tutar. Bu meselede büyük ihtimalle aynı şey karşımıza gelecek ve süreci siyasete kapatanlar, sadece sonucu kendi istedikleri biçimde siyasileştirecekler. Bu yıllardır  yaşadığımız bir durum. 

Kapalı siyasette muhalefetin zorlukları neler?

İktidarların sorumlu olarak hesap verme makamında olduğu sorunların hepsinde, ona buna parmak sallayan, ona buna konuşmayı yasaklayan, soru soran, itiraz eden, sorumluluğunu hatırlatan herkesi ihanetle suçlayan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Önce itiraz edenlere, ‘siz bilmezsiniz, bu ülkenin milli çıkarlarını yerli ve milli olanı biz biliriz, zaten karşıda olduğunuz için itiraz ediyorsunuz’ deniliyor. Ekonomiden dış politikaya, kanal yapımından cemaatlere devlet içinde örgütlenme alanı açmaya kadar her şeyde, ‘bu lazım, bu doğru, siz bilmiyorsunuz’ deniliyor. “Biz yaparız onlar engeller” deniliyor. Ama sonra bunlardan ortaya çıkan sorunlar öne geldiğinde de, ‘zamanı mı’  ya da ‘hesap vermeye bizim vaktimiz yok’, “bu soruyu soran haindir, ahlaksızdır”. Bu döngü kırılmadan, süreci dışarıda tutarak sonuçlar üzerinden siyaseti tartışma biçimini kıramayan bir muhalefet tarzının sonuç alabilmesi imkansız. Muhalefet, çatışma ve dış politikada milliyetçi hezeyan yarışına girerek, iktidarı olumsuzluğa yeterli sertlikte cevap vermemekle sıkıştırmaya çalışıyor. Bu sonuç alabilir bir muhalefet biçimi değil. Bu tıpkı deprem meselesinde depremin yıkımına engel olmak yerine, deprem sonrasında kaç çadır dikildiği üzerinden tartışmaya benziyor.  Türkiye’den gitmiş askerler neden öldü sorusunu atlayıp, o süreç yokmuş gibi davranıp verilecek karşılık iktidarın kurduğu denklemi değiştirmez, tam tersi onun parçası haline gelir. 

Çok basit biçimde söylersek; Askerleri ve herkesi koruyacak olan barıştır. “Suriye bataklığı” diye tarif edilen risklerin artık yaşanarak göründüğü bir tablo önümüzdedir. Savaş politikalarına muhalefet edenleri, ölen askerlerin hatırasına saygısızlık da suçluyorlar. Ama o askerlerin canını ve kendisini önemsemek aslında barışı önemsemektir. Askerleri canlıyken sevmenin adı barış; askerleri ölürken önemsemenin adı ise savaştır. Dolayısıyla bu, çok net biçimde barıştan yana olmayı gerektiren, zamansız değil tam da şimdi zamanı olan bir durum. Böyle zamanlarda barışı konuşmak daha önemli. Ama ne yazık ki, karşıtlık ve kapalı siyaset iklimi muhalefet aktörleri için de bir sürüklenme yaratıyor. Yine bu süreç de böyle işleyebilir. Niye bunu yapıyoruz, bunu yapmak gerekiyor mu, bunu yapmanın gerekçelerini nedir konuşmadan, ortaya çıkan sonuçlarda beraberlik talep etmenin iktidar aleyhine olabilmesi, muhalefetin bu döngünün dışında politika üretmesine bağlı. Bu mesele, deprem gibi kontrol edilemeyen doğal felaketlerden biri değil.  İnsanlar eliyle ve Türkiye’nin de dahil olduğu dünyanın pek çok ülkesinin dahil olduğu yanlış adımlar sonucunda ortaya çıkmış ve giderek içinden çıkılmaz bir sorun haline dönüşmüş  b.ir mesele. Bunu konuşmak -ne kadar birileri “şimdi zamanı mı? dese de- tam zamanı olmalı. 

Şimdilik bu kadar diyelim.  Herkese tekrar iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus