Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (77): Korona önlemleri kimi koruyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya 

Merhaba iyi haftalar. 

30 Mart itibariyle Korona salgınında son durum ne?  

Dün açıklanan rakamlara göre toplam vaka sayısı 9217, günlük artış da üç dört gündür olduğu gibi 1600-2000 bandında devam ediyor. Dünkü artış 1815. Bu resmin daha anlaşılır olması için bunun dünyadaki durumuna bakalım. Türkiye’nin karnesi şöyle:  Toplam vaka sayısı bakımında 13. sırada.  Toplam ölüm vakası sırasında 12. sırada. Yeni ölüm sayısı açısından 10. Sırada. Yeni vaka sayısı açısından ise 8. sırada. Bu karne bize gösteriyor ki hızlanma yani yeni vaka ortaya çıkışı açısından hızla üst sıralara doğru ilerliyor. Çok tartışılan bir şeydi önceki haftalarda hazırlıklı olunup olunmadığı meselesi. Bazı Bilim Kurulu üyeleri de “Güney Kore, Japonya hattını kaçırdık şimdi Avrupa, İtalya olmamaya çalışacağız” diye konuştu. Şimdi ikisinin ortasında bir yerde ve giderek olumsuz örnekler safına doğru bir eğilim görünüyor. 

Hazırlıklı mıydık, hazırlıksız mıydık meselesinin cevabı olabilecek bir şey: İlk vakası 19 Ocak’ta tespit edilen Güney Kore, 70 gündür yani 10 haftadır bu mücadeleyi yürütüyor. Yeni vaka sayısını 100’e kadar düşürmüş ve toplam vaka sayısını 9500’e getirmiş durumda. Türkiye ise iki buçuk haftada 19 günde aynı sayıya gelmiş görünüyor. Yani 2 buçuk hafta sonra bugün Kore’nin rakamlarına gelmiş durumdayız. Yeni vaka sayısı bakımında 20 kat daha fazla vaka ile her gün karşılaşıyoruz. Bu, başka tartışmaları bir kenara bıraksak bile, hazır mıydık değil miydik meselesinin çok somut bir cevabını oluşturabilir. 

Bu tablo karşısında önlemler ve refleksler ne durumda?

Perşembe günü Bilim Kurulu toplandı. Sağlık Bakanı basın toplantısıyla durumu özetledi, değerlendirme paketinin Cumhurbaşkanlığı’na sunulduğunu söyledi. Önlemlerle ilgili sorulara da takdirin Cumhurbaşkanlığı’nda olduğu cevabını verdi. Aynı günün akşamında Cumhurbaşkanı ulusa seslenişte, bildik şeyleri tekrar etti ve bazı önlemler açıkladı. Şehirlerarası seyahati kısıtlayan bazı önlemler dışında, sorumluluğu büyük ölçüde insanlara yükledi ve yasak kapasitesi çok radikal biçimde değiştiren bir şey açıklamadı. Bunlar Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından Bilim Kurulu’nun tavsiyelerinden oluştuğu iddiasıyla servis edildi. Ama Sağlık Bakanı’nın hemen sonrasındaki sosyal medya paylaşımında önemli bir detay vardı: “Bilim kurulumuzun önerileri de dikkate alınarak”. Buradaki “de” eki başka şeylerin de dikkate alındığını düşündüren bir şey. Sağlık Bakanı böyle söylemeyi tercih etti, kurulun önerileri hayata geçti demedi. Onları da dikkate alan Cumhurbaşkanı’na şükranlarını sundu. 

Bunların içinde -beklendiği gibi- OHAL, sokağa çıkma yasağı veya daha radikal izolasyon önlemleri yer alamadı. Hala sorumluluğun insanlarda olduğu söylendi ve devletin evde kal çağrısını tamamlayacak, onları evde kalma konusunda rahatlatacak ek önlemler gündeme gelmedi. Buradan aslında çok kuvvetli bir strateji söz konusu değil, biraz gidişata, tepkilere, ortaya çıkan sayısal tabloya göre sonuç verip vermeyeceği tartışmalı önlemler çıkıyor. Duruma göre hareket eden, bütünlüklü ve tutarlı bir strateji içermeyen, zaaf göstermeyen ya da iktisadi ve siyasi olarak risk potansiyeli taşıyan adımlar atmama tavrının devam ettiğini gördük. Virüsten kaçınmaktan çok, virüsün yaratacağı ekonomik ve siyasi etkilerden kaçınma meselesinin daha belirleyici olduğunu görmüş olduk. Bu çok temel meselelerden biri. Türkiye süreci şeffaf yöneten  bir ülke sayılamaz ve  genellikle kapalı ülkeler sınıfına yakın bir iletişim stratejisi var. 

Şeffaf olmayan bir süreçte bilgi nasıl dolaşıyor? 

Açıklanan rakamlar konusundaki tereddütler ve güven krizi, Sağlık Bakanı’nın düzenli açıklamalara başladığı zamandan sonra da ortadan kalkmadı. Bununla ilgili sorulan sorulara özellikle Bilim Kurulu üyesi bazı hocalar, “evet bazı sorunlar var ama sanmıyorum” gibi cevaplar veriyorlar. Kesin olarak bu rakamların sorunlar içerip içermediğine cevap vermiyorlar. Ne kamuoyunda bir rahatlama var ne de bu konuda iddialı ve güven veren bir tutum var. İktidar sözcüler bu mücadelenin en önemli savaşçısı olan sağlık çalışanlarının moralini bozmaktan hiç kaçınmasalar bile, kendi keyiflerini kaçırabilecek her türlü şeye son derece yüksek reaksiyon vermeye başladılar. Bürokratların şükranlarını sunma mecburiyeti olan Cumhurbaşkanı, hemen her açıklamanın teşekkür öznesi oluyor. 

Sağlık çalışanlarına alkışlı destekler oldu ama sağlık meslek kuruluşları başta olmak üzere, bazı sağlıkçıların söyledikleri, önerileri, talepleri, eleştirileri nedeniyle suçlandıklarını da gördük. İktidar ortağı Bahçeli, “herkes konuşmasın, Bilim Kurulu’ndan kimlerin konuşacağı netleştirilsin” dedi. TTB büyük ölçüde devre dışına çıkartıldı, iktidara yakın medya kuruluşlarının hiç yer verilmedi. Bu yetmedi, Mardin Tabip Odası Başkanı ifadeye çağrıldı. Bu, sıradan insanlar için de olmaya başladı. Bir TIR şoförü, evde kal çağrısına uymanın o kadar da kolay olmadığını anlatıp “aslında sistem bizi öldürüyor” dediği için gözaltına alındı. HDP’li vekil Remziye Tosun evde kal anonsları için sokakta çalışma yaparken söyledikleri uygun bulunmadığı için hakkında soruşturma açıldı. Bunların hepsi zaten açık yürütülmeyen politikanın yavaş yavaş bir baskı kurma haline dönüşmeye başladığını gösteriyor.

İktidarın tavrı, eylemsizliği güven yaratmaya yetiyor mu?

Önlem açıklamalarıyla insanların rahatlamadığını işaret ettik ama bu arada yapılan bazı şeyler, mesela Kanal İstanbul ihalesinin yapılması ve Beştepe’de VIP Cuma namazı kılınması, MB’den “büyüme bekliyoruz” açıklaması ve camilerden dualar çok büyük bir güven yaratmıyor. İktidardaki yetkililerin rahatlığı karşısında az bilgiyle idare etmeye zorlanan insanların, rahatlayarak evde kaldıklarını söylemek imkansız. Mehmet Barlas, Kanal İstanbul ihalesinin ve Beştepe’de kılınan özel Cuma namazını Erdoğan’ın haberi olmadan yapıldığını söyledi. 

Bir süredir Erdoğan’ı her türlü olumsuzluğun dışına taşıma ve ilişkisini kesme gibi bir genel strateji var. Ama bu abartıldığı zaman şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor; dünyadan uçan sinekten bile haberi olan en güçlü liderlerinden biri olduğunu iddia eden Erdoğan, hemen dibinde Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayında olandan habersiz.  Aslında onu belki sorunlardan uzak tutmaya yetiyor ama ona çizilen imaj açısından başka bir problem oluşturuyor. Bu, iletişim stratejilerinde tuhaflık olduğunu gösteriyor. Neyi korumaya çalıştıklarını anlamak zorlaşıyor. Korumaya çalışırken yaptıkları şey, aslında korumaya çalıştıkları şeyin aleyhine gelişebiliyor. 

“Siyaset üstü mesele” gerçekten siyasetten izole ediliyor mu?

Muhalefetin ya da herkesin eleştirileri söz konusu olduğunda, iktidara yakın kişiler bunun siyaset üstü olduğunu sık dile getiriyorlar. Ama bu söyledikleri dışında hiçbir işaret görmüyoruz. Mesela zirveye AKP’nin temsilcileri çağrıldı ama muhalefetten temsilci çağrılmadı. Bazı sendikalar ve en önemlisi TTB çağrılmadı. Siyaset üstü bir meselede iktidar kendi siyasi ölçülerine göre davranmaktan vazgeçmedi. Şimdi illerde kurulan koordinasyonlar konusunda da benzer tavrın yürütüldüğü ve özellikle yerel yönetimleri pek çok açıdan engellemeye çalışmanın gündeme geldiğini görüyoruz. Daha ileri örneklere de tanık olduk. Mesela AKP Düzce vekili Ayşe Keşir, İmamoğlu’nun iktidarın sağlayacağı sübvansiyonları halka yansıtabileceklerini söylemesi üzerine şöyle dedi: “İktidar size versin siz de biz yaptık deyin öyle mi?” Bu açıklanabilir bir şey değil. Çünkü söz konusu sübvansiyon kimsenin çocuklarının kumbarasındaki paralarından istenmiyor, devletin milletin parasından isteniyor. Her vesileyle gündeme getirilen duble yollar da milletin parasıyla yapıldı ve birilerinin biz yaptık demesine engel olunamadı. 

Biz ve onlar yaklaşımı, hadisenin iktidar cephesindeki bakışının siyaset üstü içerik kazanmadığını hatta fazlasıyla siyasileştiğini gösteriyor. Bunun en uç örneği; İstanbul’da toplu taşıma önlemeleri sonrasında, bazı noktalarda İBB’ye ait otobüslerde çok sayıda yolcunun bulunduğu fotoğraflar paylaşıldı. İBB’nin iddiası, bunlar organize biçimde bazı duraklardan topluca binilerek ve özel olarak bu fotoğrafları temine etmek ve paylaşmak için trollerin işi olduğu şeklinde. Bu, doğru ya da yanlıştır ayrı bir konu. Tamamen yanlış olsa bile daha sonra bu fotoğraflar üzerinden iktidara yakın medyanın trafiğine baktığımızda, bunun çok yoğun biçimde CHP’li yerel yönetimin başarısızlığı olarak gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. İstanbul’da bir otobüste sosyal izolasyon kurallarına uymayacak sayıda insanın bulunması bir tür yerel yönetimin becerisizliği olarak yansıtılıyor ama burada da bir tuhaflık var. Bu aslında önlemlerin de yetersiz olduğunu gösteriyor. Yani evde kal denilerek sorunun çözülmediğini. Diyelim ki İstanbul belediyesi beceriksizliği ve otobüste çok sayıda insan var. Demek ki evde kal diyerek yeterli sosyal izolasyon sağlanamıyor. Bu konudaki eleştirilerin haklılığını gösteriyor. Yürütülen iletişim stratejisi, birilerini korumak üzerine üretilmiş strateji de çok başarılı ilerlemiyor.

Şimdilik bu kadar diyelim. Tekrar iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus