Salgın döneminde birey ve toplum: Prof. Dr. Kemal Sayar ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Psikiyatr Prof. Dr. Kemal Sayar ile salgını, salgında bireyin durumunu, salgınla nasıl baş edebileceğini, bugünü ve yarını konuşacağız. Kemal, merhaba, hoşgeldin yayına. 

Kemal Sayar: Merhaba Ruşen, hoşbulduk, sağolasın. 

Seninle eski bir dostluğumuz olduğu için, “siz” yapmayalım “sen” ile devam edelim. 

Tabii, hay hay. 

Senin twitter’daki paylaşımlarına bakıyorum. Zaten onları görünce, “Kemal’le yıllardır hiç konuşmadık” dedim. Mesela çok güzel bir cümlen var: “Kişisel önerim: Bir toplumsal teyakkuz haline geçmemiz gerekiyor”. Niye böyle bir şey söyledin? Rehavet mi görüyorsun? Teyakkuz demekle, olmayan bir şeyi talep ediyorsun. 

Evet. 

Toplum, sanki olayın vahametini anlamadı mı? Nedir bu? Niye “teyakkuz” istiyorsun? 

Toplumda bir kesim insan henüz olayın vahametini anlayamadı. Bunu anlaması için de, bu sıkıntının kendi ailelerine ulaşması gerekecek. Bazı insanlar görmeden tam manasıyla ikna olmuyorlar. Bir de, biz bu sürece çok yanlış ve hakikaten insanları rehavete sürükleyen televizyon programları ile başladık. Bir ay, kelle paçadan Türk genine kadar o kadar magazinel konular tartışıldı ki… Bütün bunlar insanların dikkatini dağıttı. Ve yaklaşmakta olan o büyük dalgayı hissetmelerini zorlaştırdı. 

Tabii geçmiş bir olay, artık geri döndüremeyiz, ama varsayalım ki Türkiye, o teyakkuz halini, okulların kapatılmasından uçuşların yasaklanmasına kadar alınan tedbirleri daha Wuhan olayı olduğu andan itibaren yapabilir miydi? Ülkeyi yönetenler ya da kanaat önderleri, bunu kamuoyuna anlatabilir miydi? Sen çok daha iyi biliyorsun; Türkiye’nin toplumsal psikolojisine baktığın zaman, Çin’de yaşanan bir olayın Türkiye’ye hemen sirayet edebileceğini söyleyebilmek mümkün müydü?  İnsanların, “Türk geni”, “kelle paça” konularına teşne olduklarını gördük. 

Bu, toplumsal psikolojiyi hazırlamakla ilgili bir şey. Bir İngiliz bakanın çok meşhur bir sözü vardır, der ki: “Pandemiden önce aldığınız her tedbir gereksiz, lüzumsuz addedilir. Fakat pandemiden çıktığınız zaman, insanlar sizi yetersiz tedbir almakla suçlar”. Bu böyle bir şey. Pandemi, büyük bir dalga, insanları içine alıyor. Sonrasında hepimiz suçlayacak birilerini arıyoruz. Toplumsal psikolojiyi hazırlamak, insanları yaklaşmakta olan bu ölümcül dalganın mahiyeti konusunda iyi bilgilendirmekle olabilecek bir şey. Biz bir ayımızı, televizyonlarda, bu alana hayatını vakfetmiş değerli bilim adamlarının karşısına, maalesef çok magazinel içerikler ortaya koyan bazı kişileri çıkarıp, bunlar üzerinden bir reyting devşirmeye çalışarak geçirdik. Bu, hakikaten insanların kafasında meseleyi önemsizleştirdi. Toplumsal psikoloji açısından bunun anlaşılabilir bir tarafı var Ruşen. Hepimiz zor olaylarda, yani muhayyilemizin, bilgimizin kuşatmakta güçlük çektiği olaylar karşısında, olayları basitleştirerek algılama eğilimindeyizdir. İnsan zihni, basitleştirerek rahatlar. Hurafeler de buradan doğar. Mesela “kelle-paça” meselesinin bir benzeri, SARS salgınında yine Çin’de çıkmış; insanlar bezelye çorbası içerek iyileşebileceklerini düşünmüşler. Doğuştan konuşan bir bebeğin bunu tavsiye ettiğini, bu kehanette bulunduğunu söylemişler ve koca Çin’de bezelye stokları tükenmiş. İnsanlar, bir şeyi basitleştirerek, rahatlarlar; “Ben bununla başa çıkabilirim” mesajını kendi kendilerine vermek isterler. O dönemde, “Türkiye’de olmaz, şunu tüketirsek olmaz” tarzı yaklaşımlar insanları rahatlattı ve “Bu aslında o kadar da büyük mesele değildir” dedirtti. 

Bir de Sağlık Bakanlığı’mız, belki daha görsel kampanyalarla, bazı ülkelerin geçirmekte olduğu krizleri bizlere daha iyi duyurabilirdi, duyurmalıydı bana göre. İnsanların önemli bir kısmı, istatistiklerden, rakamlardan bahsettiğiniz zaman, hâdisenin içine giremezler, anlayamazlar bunu. 

Tam bunu söyleyecektim. “Rakamlar yetmez, öyküler lâzım” diyorsun. 

Evet, öyküler lâzım. 

Türkiye’de ölümler başladı. Ama yakın zamana kadar, hiçbir şekilde –bir iki popüler isimle bir profesörün isimleri telaffuz edildi– kimleri kaybettiğimiz söylenmedi. İsimler ve hatta şehirlerin bile üstü örtüldü; sadece rakam vermekle yetinildi. Sen ise tam tersini söylüyorsun. 

Evet. Burada iki unsur var: Bir, kaybettiğimiz insanlar, birimizin annesidir, babasıdır, kardeşidir, evladıdır. Biz insanları her gün sadece rakam olarak verdiğimiz zaman, o acıya karşı yabancılaşmış oluyoruz. Bu konuda, belki bu tutumumuzu gözden geçirmemiz lâzım. Ölümlerimizi insanların hikâyeleri üzerinden konuşabilmemiz lâzım. Nitekim, kıymetli birkaç hocamızı kaybettik. Onların hikâyeleri üzerinden bu ölümler tartışılabildi. Ama bilmediğimiz, popüler olmayan, tanınmayan insanların da hayat hikâyeleri var. Onlar da bir ailenin ferdi, bu ülkenin yurttaşı. Zaman zaman onların hikâyelerini hatırlamamız ve kanlı canlı, bizim gibi insanların bu rahatsızlık yüzünden ölebildiğini bilmemiz lâzım. Zaman zaman ekranlarda bu zorlukları aşmış insanların, öykülerini, hikâyelerini dinleyebilmemiz lâzım — hatırda var bu. 

Burada başka bir husus — senin sosyal medya mesajlarında gördüm: Kurtulanların öyküleri. Arkadaşlarımız Kadir Has Üniversitesi Rektörü ile yaptı böyle bir şeyi. Büyük bir ihtimalle kurtulacak, ama şu an evinde tedavisi süren Fatih Terim gibi bir olay var. Sağdan soldan olumlu haberler geliyor — ki bunların bazıları yaş sınırının üstünde ve hatta kronik rahatsızlığı olan bazı hastaların da kurtulduğu yolunda haberler var. 

Ümit hikâyelerine de ihtiyacımız var Ruşen. Çünkü insanlar endişe sarmalının içine düştüğü zaman, belirsizlik insana en kötü ihtimali, en kötü senaryoyu düşündürüyor; sanki kapımı açıp adım atsam, ölüm beni orada bekliyor gibi çok olumsuz bir ihtimalle karşılaşacağımı düşünüyorum. Yani bu milyonda bir ihtimal de olsa, sanki bana yaygın ve hemen olabilirmiş gibi gelmeye başlıyor. Halbuki biz, zor bir uğraş sonucunda, bir mücadele sonucunda, ileri yaşına rağmen, bazen kronik rahatsızlıklarına rağmen, bütün bunları yenebilen insanların olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla bu ümit hikâyelerine, başarı hikâyelerine, hayatta kalabilme hikâyelerine de ihtiyacımız var topluma moral verebilmek için. Sadece rakamlar üzerinden konuştuğumuz zaman, hepimiz her an kendimizi o rakamların bir parçası olabilecekmiş gibi hissedebiliyoruz. 

Peki Kemal, şöyle bir sorun var: Sadece bizde yaşanan değil, tüm dünyada yaşanan bir sorun var: Pandemide, bu tür salgınlarda en önemli hususlardan birisi “Dayanışma” diyoruz, değil mi? İnsanların dayanışması. 

Evet, tabii. 

Ama bir taraftan da “sosyal mesafe” diyoruz. İkisini birlikte nasıl yapacak insanlar? Nasıl yapacağız? Yani şimdi seninle ben uzaktan, birbirimizle gayet güzel bir yayın yapıyoruz. Ama realiteye baktığın zaman, hele Türkiye gibi, özellikle Anadolu’yu düşünürsek, geniş aile kavramının hâlâ etkili olduğu yerlerde çok haberler geliyor bu konuda. Mesela Umre meselesi üzerinde çok spekülasyon yapıldı. Peki, nasıl yapacağız? Hem uzak durup, hem nasıl dayanışacağız? Bunun yolu yordamı nedir? 

Bizi ayıran nehir teknolojiydi, şimdi bizi birleştiren nehir oldu teknoloji. Hep teknolojinin insanı ne kadar yalnızlaştırdığı üzerine konuşuyorduk yakın zamana kadar. Hatta ben de geçtiğimiz aylarda Ağ: Sanal Dünyada Gerçek Kalmak diye bir kitap çıkardım. O kitapta, gerçek olanın “yüz yüze” ilişki olduğunu tartışıyorduk. 

Hemen tekzip edilmişsin yani.

Şimdi enteresan bir şekilde, bu teknolojik ağ bizi birbirimize yakınlaştırma işlevini üstlendi. Dostlarımızla görüntülü konuşmalar yapıyoruz. Hatta geçtiğimiz günlerde arkadaşlarla buluştuğumuz, böyle sohbet ettiğimiz bir kahve tarzı “think-tank” kuruluşu diyebileceğim bir yer vardı. İnsanlar birbirlerini o kadar özlemişler ki, konuşma yapmayı, “zoom meeting” yapıp, kahveyi “zoom meeting” ile yeniden canlandırmış oldular. Mesela bazı dostlarımız beni davet ediyorlar, henüz iştirak edemedim ama, böyle entelektüel beyin fırtınaları yapan, 5-6 kişinin katıldığı “zoom-meeting”ler olmaya başladı akşamları. İnsanlar, teknolojik imkân elimizde olduğu sürece, birbiriyle bağ kurmanın bir yolunu bulacaklar. Ama bu “sosyal mesafe” lâfına bir itirazda bulunarak devam edeyim. Yanlış bir isimlendirme. Batı’da da tartışılıyor bu. Tam aksine, insan sosyal bir varlık. Sosyalliğini doyasıya yaşamak isteyen bir varlık. Biz “sosyal mesafe” dememeliyiz aslında, “fiziksel mesafe” demeliyiz. Yani bedenler arasındaki mesafeyi kastediyoruz burada. Bedenler arası mesafe ya da “fiziksel mesafe” ibaresi daha doğru bir ifade. “Sosyal mesafe” yerine “bedensel mesafe”. Bedensel mesafeyi uzun tutacağız, uzak tutacağız birbirimize; ama duygusal mesafeyi, kalpler arasındaki mesafeyi yakınlaştıracağız. Yani her zaman birbirimizi görmemize gerek yok. Hatırladığımızı birbirimize duyuralım. 

Mesela ben, zaman zaman danışanlarımdan, uzun süredir görüşmediğim bazı dostlarımdan mesajlar alıyorum, bu çok hoşuma gidiyor. Diyorlar ki: “Nasılsın, merak ettik seni. Her şey yolunda mı? Ailende herhangi bir sıkıntı var mı?” Bu tür ufak nezaket eylemleriyle birbirimizin halini hatırını sorabiliriz. Kalpler arasındaki mesafeyi yakınlaştırmaya gayret edebiliriz diye düşünüyorum. Yani mevcut teknolojik imkânlarla çok kolay. 

Bir de burada çok önemli devrimsel değişiklik oldu; insanların bütün hayat rutinleri değişti. Öğrenci okula gidemiyor, dindar camiye gidemiyor, işçi işine gidemiyor ya da insanlar gezemiyor, edemiyor. Alınmış biletler, projeler yattı. Bir de şöyle bir şey var: Ev, yuva –her ne ise adı–, bunun bir rutini vardı: Gece geçirilip, sabah herkes dağılıp, akşam tekrar buluşma. Şimdi bambaşka bir ritüel geldi. Ne kadar süreceği de çok belli olmayan bir şey. Bunun doğurduğu çok büyük bir uyumsuzluk ya da sıkıntılar var. Tabii kazandırdıkları da vardır muhakkak; ama insanlar bunu nasıl aşabilecek? Bu çok zor bir şey değil mi? 

Bu süreyi hepimiz için verimli bir süreç kılmaya çalışmamız lâzım. Bunu söylemek kolay, tabii yapmak biraz daha zor. Hayat ister istemez yavaşladı. Daha önce, çok hızlı, koşturarak, telaş içinde yaşadığımız bir hayat; şu anda daha yavaş akmaya başladı. Geçtiğimiz günlerde, Harvard Üniversitesi’nin bir Webinar’ini (İnternet semineri) dinliyordum. Orada konuşmacı, “Pandemi Zamanı” diye bir olgudan bahsetti, bu dikkatimi çekti. Pandemi zamanında zaman, parçalanmaz yekpâre bir bütün olarak tecrübe ediliyor ve zaman çok yavaş akıyor. Aslında bu belki de bizim yıllardır arayıp bulamadığımız bir fırsat; hayatı: Bir “uzun parçalanmaz şimdi” olarak yaşamak. Belki aylardır, yıllardır beklettiğimiz, yapasımız geldiği halde yapamadığımız şeyleri hayata geçirme zamanı. Belki evde çocuklarımızla, sevdiklerimizle daha uzun uzadıya, birbirimizin gözlerinin içine bakarak, birbirimize anlatmadığımız hikâyeleri anlatarak, oyun oynayarak güzel vakit geçirme zamanı. Yani bu süreç, insanın kendi içine doğru derinleşmesi için bir fırsat olarak da görülebilir. 

Ama herkes çok geniş evlerde yaşamıyor. Çok daha daracık evlerde ve biraz da geçimsiz karı-kocayla, geçimsiz anne-babayla yaşamak zorunda olan insanlar da var. Onlar için daha zor geçiyor olabilir bu günler. Her halükârda biz ortalamadan bahsederek konuşmak zorundayız. İnsanların birbirlerine zaman ayırdığı kadar, birbirlerinden ayrı zaman ayırmaya da dikkat etmesi lâzım diye düşünüyorum. Yani birbirimizden gizlendiğimiz, saklandığımız; bir filmin, bir kitabın koynunda, başkaları tarafından unutulduğumuz zamanlar da olmalı. Kendimize mahsus, mahrem zamanlarımız da olmalı ki bu dönemi biraz daha iyi beslenerek geçirelim. 

Herkes söylüyor ama ben de söylemiş olayım Ruşen: Ekran karşısında ne kadar uzun zamanlar geçirirsek ve bu virüs, bu salgın anksiyetesiyle ilgili ne kadar çok kara haber işitirsek, ruhsal açıdan o kadar dibe çöküyoruz. Mümkün olduğunca bu saatleri sınırlamaya, günde 1, bilemediniz 2 saatle sınırlı tutmaya, daha sonra bizi insan olarak besleyen, geliştiren, ruhumuzu kanatlandıran, “İyi ki yaşıyorum, iyi ki varım” hissini bize veren etkinliklerle uğraşmaya gayret etmemiz lâzım. 

Belki gözüne çarpmıştır: İsviçre asıllı İngiliz yazar ve felsefeci Alain de Botton’la –kendisi İngiliz ama ben bir frankofon olarak söyleyeyim– yapılmış bir söyleşiyi çevirdik: “Koronavirüs günlerinde huzuru bulmak için karamsar olun” diyor. Tabii bunu felsefeci olarak söylüyor. İlginç bir bakış açısı. Ama sadece böyle bir kalıpla değil, tamamını okumakta yarar var. Hatta ben bu söyleşiyi paylaştığım zaman birisi, belli ki “sağcı” bir takipçim bana, “Bir Türk gazeteci böyle bir şeyi nasıl paylaşır?” diye fırça attı. Botton’un söylediği, kastettiği başka bir şey tabii. “Batıyoruz, ölüyoruz” demiyor, yine çıtayı çekmekle ilgili bir şey.  

“Rasyonel iyimserlik”, “Gerçekçi iyimserlik” diye bir kavram var psikolojide. Ben biraz öyle anladım onun söylediğini. Bir de “Depresif realizm” diye bir kavram var, yani gerçekçi depresiflik. Bu şu demek: Gerçeklerle bağımızı koparmayalım. Bir Polyanna’cılığa, “Her şey bugünden yarına hemen çok iyi olacak” iyimserliğine kendimizi kaptırmayalım. Ayaklarımız gerçekte yer alsın, rasyonel davranalım. Buradan şöyle bir düşünceye geçmek lâzım: İnsanın kontrol edebileceği şeyler var, kontrol edemeyeceği şeyler var. Biz normal hayatımızı pozitif illüzyonlarla yaşıyoruz. Bu pozitif illüzyonlar, her an her şeyin kontrolümüz dahilinde olduğunu; bizim olduğumuzdan daha akıllı, daha zeki insanlar olduğumuzu söyleyen yanılsamalardır. Zihnimiz bize böyle hileler yapar, bizi kendimize olduğumuzdan daha iyi gösterir. Depresyonlarda veya travmalarda öyle zamanlar vardır ki, hiç de her şeyin öyle olmadığını –Türkçede “Kazın ayağı öyle değil” denir ya– kazın ayağının öyle olmadığını fark ederiz. Bu bir uyandırma çağrısıdır. İşte bu tür âfetler aslında insanlar için bir uyanma çağrısı, bir uyandırma çağrısı. Bizi daha gerçek sorularla yüzleştiren, varoluşun esasına yönelik ontolojik çok temel sorularla yüzleştiren fırsat ve imkân zamanları. Yani “Ben nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum. Bu hızlı yarış dünyası, hızlının yavaşı, büyüğün küçüğü yuttuğu bir dünya. Finans kapitalizminin dünyasında bu şekilde var olmaya devam etmek istiyor muyum?” 

Özür dileyerek sözünü keseyim. Noam Chomsky’nin kendisiyle yapılmış bir röportajını da çevirdik ve sitemize koyduk: “Koronavirüsün iyi yanı, belki de insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye itmesi olacak” demiş Chomsky.

Kesinlikle, buna çok katılıyorum. Küçücük, görülmeyen bir mikroorganizma, bütün dünyayı hizaya getirdi. Bütün dünyaya, yakıcı sorular sordurdu: “Mevcut düzenimiz, acaba insanî bir düzen miydi?” “Biz tabiata bu kadar tahakküm etmekle, iklimi değiştirmekle, mülteci krizine sırtımızı dönmekle doğru mu yaptık?” “İnsanlığın başka kesimindeki bizim görmediğimiz, bizim görüş mesafemizde olmayan insanların acılarına sırtımızı döndük; ama bugün, hepimiz dünyayı aynı tekinsizlikte tecrübe ediyoruz. Tıpkı bir mülteci gibi, hepimiz aynı tekinsizliği, tecrübe ediyoruz. Acaba bizler insan olarak, birbirimize bağlı, hepimiz birbirimizin iyiliğini, esenliğini düşünmek zorunda olan varlıklar mıyız? Yoksa birbirine tahakküm etmesi gereken varlıklar mıyız?” Bu sorular çok önemli sorular ve insanlığın global olarak bir tehdit altında hissetmesiyle çok daha anlamlı hale geliyor. 

Bu çerçevede, geleceği sormayı düşünüyordum, buradan oraya geçebiliriz. Ne kadar süreceğini bilmediğimiz, bir an önce bitmesini dilediğimiz çok sert bir zaman dilimi yaşıyoruz. Her şey alt üst oluyor: Hayatlarımız, kişisel hayatlarımız, toplumsal, ulusal hatta küresel… Ve bir yerden sonra kademeli bir şekilde tekrar “eski normal”e döneceğiz. Ama döndüğümüz yer, “eski normal” olmayacak herhalde, değil mi? 

Olmayacağı kesin. Bu konuda çok farklı görüşler var: Daha iyimserler var, daha kötümserler var. Kötümserler, bir “Dijital diktatörlük” distopyasına doğru yer alacağımızı, her türlü mahremiyet hakkımızın ihlâl edileceğini, Çin’de geliştirilen o “sürveyans-gözetim” mekanizmalarıyla bütün dünyanın da tanışacağını, daha güçlü otoriter yönetimlerin, insanların özgürlüğünü daha da fazla sıkboğaz edeceği ve elektronik kontrol yöntemleriyle, tam mutlak bir gözetim toplumuna gireceğimizi varsayıyorlar. 

Daha iyimserler –ben kendimi her zaman iyimserlere mizaç olarak da yakın hissediyorum– bir empati çağına gireceğimizi; insanlığın, yaşadığımız bütün bu bâdirelerden sonra, birbirimize yardım etmeden var olamayacağımızı anlayacağımızı ve bu vahşi, bencil kapitalizmin artık son bulacağını, daha yardımlaşmaya dayalı, insan yardımlaşmasını öne alan, “diğerkâmlık”ı, merhameti ana düstur olarak benimseyen görüşlerin, devlet yönetimlerinin, insanî anlayışların bütün dünya ölçeğinde geçerlilik kazanacağını ve yeni bir “Empati Çağı”nın başlayacağını söylüyorlar. 

Ben kendimi iyimser bilirdim, ama sen benden de iyimser çıktın. Ama bütün bu süreçte, bu olayın çok ciddi bir ekonomik ayağı var, malûm: İnsanlar işlerini kaybediyor, imkânlarını kaybediyor. Ücretli işçiler işlerinden oluyorlar ya da esnaf, kendi işletmesi olanlar, belki de iflas ediyorlar, kapatmak zorunda kalıyorlar. Çok büyük bir mali yük de var. Dünyada değişik dönemlerde yaşanan buhranlardan sonra, sizler herhalde akademik olarak bununla ilgili bir literatüre de sahipsinizdir: Bunun toparlanması ne kadar zaman alıyor ve ne kadar zayiata yol açıyor bu yaşanan sıkıntılar? Tabii ki bu, insanın ruhsal hayatını da çok etkiliyor. Meseleye hep uzaktan, dışarıdan bakan birisi olarak, benim aklıma, o meşhur buhranda intihar edenler geliyor mesela. 

Doğru. Amerikan büyük buhranı, evet. İnsanların ekonomik kayıpları olması ve gelecekte kendilerini ekonomik olarak güvensiz hissetmeleri, pek çok ruhsal rahatsızlığı tetikleyecek gibi görünüyor, bunun için kâhin olmaya gerek yok. Sadece şu yaşadığımız karantinanın bile, insanların ruhsal yapısı üzerinde olumsuz etkileri olabilir, bununla ilgili çalışmalar var. İnsanlar karantinadan çıktıkları zaman, bazen travma sonrası stres bozukluğu belirtileri gösterebiliyorlar. 

Yani önümüzdeki yıllarda, bu virüs tehdidinin tamamen kaybolup kaybolmayacağını bilmiyoruz; bu “sürgit” bir tehdit olarak yaşayacak mı, biz onunla var olmayı mı öğreneceğiz? Yoksa kaybolup gidecek mi, bunu göreceğiz. Ben ekonomik istikrarsızlıkların, belli bir dönem toplumda etkili olacağını, ama yine de bu büyük dalgadan artakalmış olmanın sevincinin, mutluluğunun yanında, o buhranın çok tesirli olmayabileceğini düşünüyorum. İnsanlar ekonomik olarak, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’deki Büyük Buhran’dan sonra, çok büyük kayıplar yaşadılar. Yine, 2008’deki ekonomik krizden sonra büyük kayıplar yaşadılar. Ama ekonomi ile giden, bir şekilde kendini dengeliyor; yeni dengeler, yeni kartlar karılıyor ve insanlar hayatlarına devam edebiliyorlar. Bu dönemde galiba biz psikiyatristlere çok iş düşecek. Siz medya mensuplarına çok iş düşecek. Yani toplumsal rehabilitasyonun hızlandırılması gereken bir dönemden geçiyoruz. Devletler, hiçbir zaman olmadıkları kadar, sosyal devlet olmak zorunda. Bu süreç içinde varlıklarını kaybetmiş olan ve yaşama hakkı konusunda zorluk çeken insanlara –çünkü hiç yiyecek bir şeyiniz olmazsa, kazanacak bir şeyiniz de olmazsa, yaşama hakkınız da gasp edilmiş olur– azami derecede yardım etmek zorundalar. Hatta ve hatta bir millet kendi içinde sadece var olmakla yetinmeyecek bence; uluslararası bir dayanışmanın kendini göstermesi gereken bir döneme gireceğiz gibi görünüyor. 

Kemal, çok teşekkürler. Burada noktayı koyalım istersen. Ama sen demin “Psikiyatrlara, gazetecilere çok iş düşüyor” dediğin zaman, aklıma, salgının henüz uğramadığı dönemdeki gazeteciler ve birtakım “uzmanlar” geldi. Böyle dönemler, hem iyilerin, hem kötülerin, aynı anda çok daha net bir şekilde ortaya çıktığı, bazen de çok şaşırtıcı gelişmelerin olduğu dönemler, değil mi? Burada hiç beklemediğin insanların, iyilikleri, kötülükleri, zayıflıkları ya da güçlüklerinin çıktığı anlar bu anlar. Umarım, umarız diyeyim… 

Beraber dileyelim. Yalnız salgınla ilgili bir cümle ilave edeyim: Bu tür âfet zamanları, insanların içindeki iyiyi de kötüyü de çok açığa çıkaran zamanlardır. İyi daha iyi olabilir. İyi yüceleşebilir. Bugün mesela toplumda muazzam yardımlaşma örnekleri var. Bir sürü firma seferber oluyor. Mesela ben, Marmara Üniversitesi’nin öğretim üyesiyim; bizim Tıp Fakültesi’ndeki malzeme eksiklikleri gidermek için onlarca yüzlerce firma üretim yapıyor. Ve bilâbedel bunu hekim arkadaşlarımıza ulaştırıyor. İnsanlar birbirlerine iyilik örneklerini çok fazla gösteriyorlar. Ama bir taraftan da, tamamen kendi kafalarında ideolojik ajandalar olan, bunu başkalarına dayatmaya çalışan, kesin inançlı insanlarla da karşılaşıyoruz. Yani salgına “nasıl girdiğimiz” kadar, salgından “nasıl çıktığımız” da önemli. Hangi tarafımızı kuvvetlendiriyoruz? İnsan olarak yücelecek miyiz, daha asil insanlar haline mi geleceğiz? Yoksa daha vahşileşecek ve ilkel dürtülerle mi hareket edeceğiz? Bu da bizim sınavımız olacak. 

Kemal Sayar, çok teşekkürler. 

Ben teşekkür ederim. 

Psikiyatr Prof. Dr. Kemal Sayar’la salgın döneminde birey ve toplumu konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus