Ekonomi Tıkırında (60): Maskeli ekonomi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekonomi Tıkırında’nın 60. programında Sedat Pişirici, bağış kampanyaları ve maske dağıtımları üzerinden, hükümetin koronavirüs salgınının yarattığı ekonomik yıkıma karşı duyurduğu tedbirleri ve mevcut ekonomik durumu değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir 

Geçen hafta “Dayanışma içinde ol Türkiye” başlığı ile bir yayın yaptım. Genel olarak anlatmak istediğim, hükümetin hiçbir doğrudan ve geri ödemesiz maddi katkı sağlamadan, koranavirüs ile mücadele için vatandaşa evde kal demesi nedeniyle işin yine vatandaşa düştüğü ve bu nedenle vatandaşın dayanışma içinde olması gerektiğiydi. Geçen bir hafta, bu durumun değişmediğini gösteriyor. Benim geçen hafta yaptığım yayının akşamı, bakanlar kurulu toplantısının ardından konuşan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, koronavirüsten ekonomik olarak etkilenen vatandaşlara katkı sağlamak amacı ile bir milli dayanışma kampanyası başlattıklarını açıkladı. Hükümetin milli dayanışma kampanyasından önce CHP’li belediyelerin başlattığı bağış kampanyaları ise izin almadıkları gerekçesiyle -ki yasaya göre izin almalarına gerek yoktu- İçişleri Bakanlığı tarafından durduruldu. Sloganı “Yanındaki güç” olan Vakıfbank, önce bu bağış kampanyalarında kullanılan hesap numaralarına erişimi engelledi, sonra da o ana kadar yatırılmış olan bağışları bloke etti. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kampanyasına yatırılan 900 bin lira, şimdi Vakıfbank’ın blokajı altında. Böylelikle biz de öğrendik ki Vakıfbank, onda hesap açanların, hesabı olanların, hesaba para yatıranların değil hükümetin yanındaki güçmüş. 

Vakıfbank nasıl hükümetin yanında olmasın ki? 13 Nisan 1954’te “vakıf kaynaklarını ekonomik kalkınmanın ihtiyaçları doğrultusunda en iyi biçimde değerlendirmek” amacı ile kurulan Vakıflar Bankası’nda 2005 yılında gerçekleştirilen halka arz sonrasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün %74,76 olan payı %58,45’e, Vakıfbank Emekli Sandığı’nın %24,89 olan payı %16,10’a geriledi, halka açık bölüm ise banka sermayesinin %18’ini oluşturdu. 3 Aralık 2019 tarihli cumhurbaşkanı kararı ile de bankada Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün idare ve teslim ettiği %43’ü A grubu, %15,51’i B grubu olmak üzere toplam %58,51’lik hisse Hazine ve Maliye Bakanlığı’na devredildi. Yani Vakıfbank’ın patronu Hazine ve Maliye Bakanlığı. Ama daha önce 27 Mayıs 2019’da yapılan genel kurulda Abdülkadir Aksu ile Sadık Yakut Vakıfbank Yönetim Kurulu Üyeliği’ne getirildi. Akabinde Abdülkadir Aksu bankanın yönetim kurulu başkanı oldu. 

Kimdir bu Abdülkadir Aksu? Her devrin sağ siyasetçisi. Daha Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okurken Sosyalist Fikir Kulübü’ne karşı Hür Düşünce Kulübü’nü kuran ekibin bir üyesi. Kaymakamlık, emniyet müdürlüğü, valilik yaptıktan sonra Anavatan Partisi’nde (ANAP) siyasete atıldı. Siyasi yaşamını Refah Partisi, Fazilet Partisi ve kurucusu olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nde, milletvekili ve bakan olarak sürdürdü. Cumhuriyet tarihinin en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan isimlerinden biri. Ama bürokratlık ve İçişleri Bakanlığı yaptığı yıllar, aynı zamanda Türkiye’nin en karanlık dönemleri. 1977-1978 yıllarında Kahramanmaraş Vali Vekilliği, 1980 Eylül’üne kadar emniyet genel müdür yardımcılığı yaptığı sırada, 111 kişinin öldürüldüğü Maraş Katliamı yaşandı. Her iki bakanlığı döneminde pek çok faili meçhul cinayet, gözaltında kayıp gerçekleşti. İlk İçişleri Bakanlığı’nda, 1989’da Cizre’de askerlerin köylülere dışkı yedirdiği, sonradan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi mahkum ettiği olaylar yaşandı. 1991’de Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın öldürüldü, cenazesine katılanların üstüne ateş açıldı, yeni ölümler gerçekleşti. Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Muammer Aksoy, ilahiyatçı Bahriye Üçok, gazeteci Çetin Emeç, yazar Turan Dursun, Tümgeneral Memduh Ünlütürk’ün kurban gittiği faili meçhul cinayetler, Aksu’nun İçişleri Bakanlığı sırasında gerçekleşti. İstanbul’daki HSBC ve sinagog saldırıları Necip Hablemitoğlu, Rahip Santoro ve Hrant Dink suikastleri de Aksu’nun İçişleri Bakanlığı döneminde yaşandı. 

Vakıfbank’ın 27 Mayıs 2019’da yapılan genel kurulunda yönetim kurulu üyeliğine atanan diğer isim Sadık Yakut kim? AKP kurucusu bir başka yüksek bürokrat. Ankara Cumhuriyet Savcılığı yaptı. Üç dönem Kayseri Milletvekili ve yine üç dönem meclis başkan vekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. 

Vakıfbank yönetim kurulunda bir de AKP’li ama bağımsız yönetim kurulu üyesi var, Dilek Yüksel. İki dönem AKP Tokat Milletvekilliği yaptıktan sonra 29 Mart 2016’da Vakıfbank Yönetim Kurulu’na bağımsız üye olarak atandı. 

Vakıfbank Yönetim Kurulu’nda iktidarın yanında olan bir başka isim de iktisat doktoru Cemil Ragıp Ertem. Kendisi aynı zamanda cumhurbaşkanı başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu Üyesi. Ertem’i gazetelerdeki köşe yazılarından da hatırlayabilirsiniz. Önce Birgün Gazetesi’nde yazıyordu, sonra Taraf Gazetesi’ne transfer oldu. Gazetenin Gülen Cemaati ile organik ilişkisinin ortaya çıkmasından kısa süre öncesine dek de burada yazmaya devam etti. İktidar ile olan yakın ilişkisi onu Star, Akşam ve Milliyet gazetelerinde de köşe yazarlığına taşıdı. Ertem, 13 Ağustos 2018 tarihinden bu yana Vakıfbank Yönetim Kurulu Üyesi.

Vakıfbank parantezini burada kapatalım. Hükümetin bağış kampanyasını ilan etmesinden birkaç gün sonra koronavirüs ile mücadele ile ilgili yeni tedbirler açıklandı. Bu tedbirlerden biri de toplu taşıma araçlarına maskesiz binilmesinin yasaklanmasıydı. Başta Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere, CHP’li belediyeler derhal toplu taşıma araçlarına binenlere ücretsiz maske dağıtacaklarını açıkladılar ve dağıttılar. Bundan ancak iki gün sonra hükümet vatandaşlara PTT aracılığı ile her hafta beş adet ücretsiz maske dağıtılacağını duyurdu. Bir önemli ayrıntı, bu ücretsiz maskeler, sokağa çıkması yasaklanan 65 yaş üstü ve 20 yaş altı vatandaşlarımıza verilmeyecek. Halbuki aynı hükümetin başı, 18 Mart’ta Çankaya Köşkü’nde yapılan toplantıdan sonra ilk 21 tedbiri duyururken, 65 yaş ve üstü vatandaşlara ücretsiz maske ve kolonya dağıtılacağını vaadetmişti. 

İktidar önce bağış toplama sonra da maske dağıtma konusunda muhalefetin gerisine düştü. Koronavirüs salgınında halka yardım etme inisiyatifi şimdilik muhalefete geçmiş görünüyor. Siyasi iktidar da koronavirüs ile mücadele etme yerine, vatandaşla dayanışmayı ondan önce akıl edip bağış kampanyası başlatan, vatandaşa ücretsiz maske dağıtmayı ondan önce görev edinip dağıtan muhalefet ile mücadele ediyor. Bunu yaparken, icraatlarının bütün dünya tarafından kıskanıldığıyla övünen, Suriye’den göç edenlere kucak açıp onlar için milyarlarca lira harcamakla kıvanan, koranavirüs ile savaşan ülkelere yardım göndermekle gönenen bir siyasi iktidarın dönüp de vatandaştan para istemesi biraz tuhaf kaçıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İngiltere Almanya, Fransa’nın liderleri vatandaşının cebine para koyacağını ilan ederken, onların kıskandığı ülke Türkiye’de siyasi iktidarın vatandaştan bağış toplamaya kalkması kuşkusuz muhalefetin eline devletin parasını bitirmişler kozunu veriyor. 

Öte yandan iktidarın, önce halktan para isteyip sonra halka ücretsiz maske dağıtması da çayın taşıyla çayın kuşunu vurmak gayreti gibi görünüyor. Bu arada iktidarın bağış kampanyası için oluşturulan web sitesinde yazdığına göre kamu kurumlarının ve firmaların milyonluk bağışlarından başka 4 milyon 2 bin 941 adet kısa mesajla da kampanyaya 10’ar lira gönderilmiş. Salgından önce tek kullanımlık maskenin tanesi 2 liraydı. Yani en azından hükümetin kampanyasına 10 lira ödeyen vatandaşımız, hükümetin ona ücretsiz göndereceği maskenin fiyatını peşinen ödemiş oluyor. 

Hükümetin bağış kampanyasını açıkladığı gün Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da sosyal medya hesabından “Ekonomik İstikrar Kalkanı adımları kapsamında tüm kurumlarımızla vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına destek olmayı sürdürüyoruz” diyerek, kamu bankaları ile aylık 5000 liranın altında geliri olan tüm vatandaşlar için “temel ihtiyaç desteği”ni devreye aldıklarını duyurdu. Bu destek orta ve düşük gelir grubunda yer alan kesimlerin gıda harcamaları, elektrik, su, doğalgaz faturaları gibi ödemelerinin karşılanabilmesine yönelik olarak geliştirilmiş özel bir finansman ürünü imiş. Bu laf salatasının aslı şu. Koronavirüs nedeni ile “evde kal” dedikleri için para kazanamayan ve bu nedenle karnını doyuramayan elektrik, su, doğalgaz faturası ödeyemeyen vatandaşa, “Git, Halk Bankası, Ziraat Bankası veya Vakıfbank’tan kredi al ve onunla faturalarını ödeyip karnını doyur” diyorlar. Yani hükümet orta ve düşük gurupta yer alan kesimlere doğrudan gelir desteği vereceğine onları borca sürüklüyor. Elektrik, su, doğalgaz faturası tahsilatını da böylelikle garanti altına almaya çalışıyor. Siyasi iktidar vatandaştan para istemekle kalmayıp, bir de “vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına destek olmayı sürdürüyoruz” diyerek onları borç batağına sürüklemekten imtina etmiyor. Orta ve düşük gelir gruplarının gıda, kira, elektrik, su, doğalgaz faturalarını ödeyeceğine onları banka kredisine yönlendiriyor. Alınabilecek kredi de en fazla 10 bin lira. İlk altı ayı ödemesiz 36 ay vadeli bir kredi bu. Yani şimdi alacak üç yılda ödeyeceksiniz. Yani zaten evde kalıp gelirinizden olurken, bir de üç yıllık bir borcun altına gireceksiniz. 

Para bulmakta zorlandığı aşikar olan hükümet, “temel ihtiyaç desteği” diyerek bu durumu maskeliyor. Hadi biz sıradan vatandaşın kafası bu işlere çalışmıyor da koskoca işinsanlarının da mı kafası çalışmıyor? Hükümet “Biz bize yeteriz” diyerek “milli dayanışma kampanyası” başlatır başlatmaz, iş dünyası bağış için sıraya girdi. Mesela Türkiye’deki tüm oda ve borsaların üst kuruluşu Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) kampanyaya 10 milyon lira bağışladığını duyurdu. TOBB’un bir üyesi olan İstanbul Sanayi Odası da (İSO), kampanyaya 1 milyon lira bağışladı. Aynı İSO, her ay Türkiye imalat PMI yani satın alma yöneticileri endeksi verilerini açıklıyor. İSO’nun dediğine göre, imalat sanayi performansında en hızlı ve güvenilir referans kabul edilen bu endekste eşit değer olan 50’nin üzerinde ölçülen tüm veriler sektörde iyileşmeye, tersi ise kötüleşmeye işaret ediyor. İSO, 1 Nisan Çarşamba günü Türkiye İmalat PMI 2020 Mart verilerini açıkladı. Şubatta 52,4 olarak ölçülen PMI, mart ayında 48,1’e gerileyerek son üç ayda ilk defa eşik değer 50’nin altında kaydedilmiş. Yani işler bozuk. 

İSO’nun dediğine göre, sektördeki zorluklar büyük ölçüde küresel koronavirüs salgınından kaynaklanmış. Üretim son beş ayda ilk kez hız kaybederken, yeni siparişler iki aylık genişleme sürecinin ardından düşmüş. Salgının küresel boyutunun yansıması olarak yeni ihracat siparişleri de büyük ölçüde yavaşlamış. Firmalar satın alma faaliyetlerini geçen yılın ekim ayından beri ilk kez azaltmış. Firmaların mevcut belirsizlik nedeniyle stok tutmada isteksiz oldukları, buna bağlı olarak hem nihai ürün stoklarının hem de girdi stoklarının azaldığı gözlenmiş. Satın alınan ürünlerin teslimatı da koronavirüs salgınından ağır bir şekilde etkilenmiş. Tedarikçilerin teslimat süresinde belirgin bir bozulma yaşanmış. Öyle anlaşılıyor ki 18 Mart’ta ki koronavirüs ile mücadele toplantısında açıklanan tedbirler sayesinde neşesi yerinde olanların aslında neşesi yerinde değilmiş. Yüzlerinde ki gülümseme bir maskeden ibaretmiş. 

Hal böyleyken Türkiye İstatistik Kurumu da (TÜİK) 3 Nisan’da Mart 2020 enflasyon verilerini açıkladı. Tüketici fiyatları enflasyonu %11,86, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %10,05, üretici fiyatları enflasyonu %8,5. En başta gelen görevi fiyat istikrarını korumak olan bağımsız Merkez Bankası ne yapıyor? Hükümetin kampanyasına 100 milyon lira bağışlıyor. Bağımsızlık da Merkez Bankası’nın maskesi. 

Dönelim enflasyona, martta yıllık en yüksek enflasyon artışı, %40,19 ile alkollü içecekler ve tütünde gerçekleşmiş. Bir de hayatımızı doğrudan ilgilendiren kalemlerdeki enflasyona bakalım. Eğitim fiyatlarındaki yıllık enflasyon artışı %13,37, sağlık fiyatlarındaki yıllık enflasyon artışı %12,81, ulaştırma fiyatlarındaki yıllık enflasyon artışı %8,79, giyim ve ayakkabıdaki yıllık enflasyon artışı %6,18. Zaten bir ekonomik kriz içindeyken bir de koronavirüs salgınına yakalanan Türkiye’nin ekonomik krizi, bu salgınla birlikte derinleşme eğilimi gösteriyor. 

Eğer bu kriz, bu ülke, bu ülkenin vatandaşları, ailelerimiz, çocuklarımız, sevdiklerimiz, hayatlarımız, bizzat kendi hayatlarımız, gerçekten ciddiye alınıyorsa, herkesin yüzündeki öteki maskeyi indirmesinin tam sırasıdır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus