Karantina altındaki İtalya’dan, bir sanatçının gözünden koronavirüs salgını izlenimleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Washington Post gazetesi, Emiliano Ponzi’den koronavirüs salgını süresince Milano’da gündelik hayatın gidişatı hakkındaki gözlemlerini yazıp çizmesini istedi. 

Yaşam öykülerine; diğer insanların hayatına, düşüncelerine, geçirdikleri süreçlere ve samimi davranışlarına büyük ilgi duyan Ponzi, hayatları koronavirüsten bir şekilde etkilenen üç kadınla konuştu.

2 Nisan

41 yaşındaki Laura Pezzino birkaç aydır serbest gazetecilik ile meşgul, öncesinde ise Vanity Fair Italy’de kitap editörü olarak çalıştı. Kitaplara ve şiirlere ilgi duyan Laura ayrıca kültürel etkinlikler düzenliyor ve tecritin ilk günlerinde, Instagram üzerinden @ACasaConUnPoeta adlı bir proje başlattı.

Emiliano: Merhaba Laura!

Laura: Selam Emi! Bana bu fırsatı tanıdığın için çok teşekkür ederim!

E: Öncelikle, nasılsın?

L: Sağlık durumum iyi. O açıdan iyi hissediyorum. Ama gün geçtikçe kalbimin ağırlaştığını hissediyorum ve akıl sağlığımdan şüphe duyuyorum.

E: Sevdiklerin nasıl?

L: Ailem İtalya’nın başka bir bölgesinde yaşıyor ve hepsi iyi, şu anda kimse hasta değil. Birçok arkadaşım koronavirüse yakalandı ama hepsi iyileşiyor. Çok şanslıyım. 

E: Virüsün sana bulaşmasından korkuyor musun?

L: Aslında çok da korkmuyorum. Hastalığa yakalansam bile iyileşirim diye düşünüyorum. Sanırım korkuyu kovmanın bir yolu benimkisi.

E: Tecrit sürecini evde yalnız başına mı geçiriyorsun? Ne zamandır tecrit altındasın?

L: Evet, 2 Mart’tan beri evde yalnızım.

E: En son ne zaman dışarı çıktın?

L: Altı gün önce gazete bayiine gidip dergi aldım. On günde bir market alışverişine gitmeye çalışıyorum. Fazla bir şey yemiyorum. Yarın dışarı çıkıp birkaç dergi alacağım ve biraz yürüyüş yapacağım. 

E: En çok özlediğin üç şey nedir diye sorsam?

L: Ailemin yanında kalan kedilerim, baharda Milano sokaklarında olmak, paylaşmak.

E: Peki ya partnerin?

L: Sırf karantinadayım diye bir erkeğe özlem duymuyorum. Gerçek bir karşılaşmayı, rastlantıyı özlüyorum. Ama belki bugünlerde birine kalbimin kapılarını açabilirim.

E: Bu süreçte zaman ve serbest zamanla olan ilişkin değişti mi?

L: Artık boş zamanım olmaması bakımından değişti. İstediğin gibi değerlendirebildiğin sürece, tiyatroya gitmek, dışarı çıkıp bir şeyler içmek ya da evde kalıp bir şeyler okumak veya Netflix izlemek gibi seçeneklerin olduğu sürece boş ya da serbest zamanın var demektir. Karantina bütün bu seçenekleri elimizden alıyor. Yani sanırım tecritin başlangıcından beri en fazla bir dakika “serbest” zamanım olmuştur. 

E: Karantina sürecinde yeni bir şeyler öğreniyor musun peki?

L: Henüz bitmedi, ama şu hayatta sadece bir öğrenci olduğumu anladım. Sanırım şimdiden birkaç şey öğrendim. Öncelikle, acil bir durumla karşılaştığımda nasıl başa çıktığımı öğrendim. Zayıflıklarımla yalnız kalmak beni ömür boyu korkutmuştur. İkincisi, insanlara düşündüğümden daha fazla ihtiyacım varmış. Üçüncüsü, inanılmaz komşularım var. Onları daha önce hiç tanımıyordum, şimdi ise sosyalleşebildiğim yegâne anları komşularımla paylaşıyorum. Birlikte şiir bile okuduk, her birimiz kendi balkonumuzdan ya da penceremizden katıldık. Bunun için müteşekkirim. Sanki bütün bu süreç ruhumdaki bazı sert kısımları yumuşatırken, diğer kısımları güçlendirecekmiş gibi hissediyorum.

E: Bu sürecin bitmesini umarak bekliyor musun, yoksa alışmaya başladığını söyleyebilir misin?

L: Bu karantinayı hayatı askıya almak olarak görmüyorum. Bu duruma da her şeyin yeniden “normale döndüğü” günlere de alışmak istemiyorum. Net olan tek şey “kalıcılık” konusundaki duruşumuz.

E: Seni en çok ne etkiledi?

L: Bergamo’nun ölülerini taşıyan tabutlarla dolu askeri kamyonların geçişi… İnsanların hastanelerde yalnız ölmek zorunda olduklarını, akrabaları tarafından son yolculuklarına uğurlanamayacaklarını bilmek… Topraklarımız hiçbir tesellisi olmadan ağlayan Antigonelar’la dolu.

E: Bahar geliyor! Elinde içeceğin, dışarıda olmak ister miydin?

L: Hem de nasıl!

E: Bunların hepsi geçip gittiğinde yapacağın ilk şey ne olur?

L: Kutlamak! Kiminle ya da nerede olduğunun hiçbir önemi yok. Ne giyeceğimi şimdiden biliyorum.

E: Peki ya ikinci olarak?

L: Anne-babamı ve yeğenlerimi görmeye gideceğim. Yeğenlerimin ne kadar büyüdüğünü ancak akıllı telefonumdan görebiliyorum. Deniz kıyısına on kilometre mesafede yaşıyorlar, oraya gidip sonsuzlukla yüzleşmeliyim.

E: Her şeyin tam olarak salgından önceki haline dönmesini istiyor musun?

L: Bunu istemek çok aptalca olurdu. Salgın öncesi döneme dair birçok şey yanlıştı ve benim, bizim, bütün dünyanın değişmeye, önceliklerimizi değiştirmeye ihtiyacımız var. 

E: Neyi artık istemiyorsun mesela?

L: Sakinleştirici ilaç etkisi altındaymış gibi yaşamak istemiyorum mesela. Daha az değil, daha fazla hissetmek istiyorum. Etrafımda olup bitenlerin farkına varmak, kendime ve çevremdekilere karşı daha anlayışlı olmak istiyorum.

E: Bu dönemde edindiğin ve hoşuna giden bir alışkanlığın var mı?

L: Market alışverişine çıkmak harika! İnternetten alışverişe son!

E: Herhangi bir nesneyle özel bir bağ kurduğunu hissediyor musun? (Bilgisayar ve cep telefonu sayılmaz, onlar zaten hayati önem taşıyor bu dönemde.)

L: Banyo küvetim. Banyo yapmak artık bir ritüel haline geldi benim için, neredeyse kutsal bir an. Banyodan önce ve banyodan sonra iki farklı ben olduğunu düşünüyorum. İşin özü su. Suya girdiğimde, geçmişe ait anılarımı sakladığını ve her seferinde beni yenilediğini hissediyorum.

E: Bu tecrit dönemi bir tür terapi etkisi mi yaratıyor, yoksa bir nevi işkence mi?

L: Öğretici olacağı kesin. Bazen de biraz işkence…

E: Bundan bir yıl sonra pencereden ufuğa baktığında ne görmeyi dilersin?

L: Bir özgürlük kaynağı…

E: Pencere kenarında vakit geçiriyor musun?

L: Pek sayılmaz, bazen gün ışığının gözlerimi acıttığını hissediyorum.

E: Çok teşekkür ederim. Güvende kal lütfen.

31 Mart

Yaşam öykülerine ilgim büyük; diğer insanların hayatı, düşünceleri, geçirdikleri süreç, samimi davranışları ilgimi çekiyor. Bugün 2012 yılından beri Brooklyn’de yaşayan, 38 yaşındaki İtalyan bir tasarımcıya, Giorgia Lupi’ye ulaştım. Giorgia, dünyanın en büyük bağımsız tasarım stüdyosu Pentagram’ın ortağı ve verilerin, grafiklerin temsil ettiği bilgi, davranış ve insanlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunan veri hümanizminin de önde gelen savunucularından biri. Ayrıca bol bol çizim yapıyor.

Emiliano: Merhaba Giorgia! Her şeyden önce, nasılsın?

Giorgia: Merhaba! Özledim seni Emi! İçinde bulunduğumuz durum düşünüldüğünde iyiyim, teşekkür ederim.

E: Sevdiklerin nasıl?

G: Ailemden geriye sadece annem kaldı, o da İtalya’da evde, iyi durumda. Onunla her gün konuşuyorum. Ara sıra koronavirüs dışındaki konulardan da bahsediyoruz. Arkadaşlarım da sağlıklı. Sürekli iletişim halindeyiz ve her gün konuşuyoruz, kaygılarımızı, stresimizi ve umutlarımızı, ayrıca komik videolar paylaşıyoruz.

E: Virüsün sana bulaşmasından korkuyor musun?

G: Sanırım korkuyorum. Yani birçoğumuz gibi belli bir ölçüde… Ama elimden geldiğince pozitif olmaya çalışıyorum ve elimden başka bir şey gelmiyor. 

E: Tecrit sürecini evde yalnız başına mı geçiriyorsun? Ne zamandır tecrit altındasın?

G: Evet, yalnızım. 10 yıllık bir ilişkiden çıktığımı düşününce, benim için oldukça yeni bir durum bu. Önceden uyumak dışındaki bütün zamanımı birlikte yaşadığım ve aynı zamanda birlikte çalıştığım adamla geçirirdim. Neyse ki, hâlâ inanılmaz derecede yakınız. Ama bu izolasyon süreci özellikle benim açımdan tuhaf ve zor. Sonunun ne zaman geleceğini bilememek de durumu iyice zorlaştırıyor. New York tam iki haftadır tecrit altında.

E: En son ne zaman dışarı çıktın?

G: Birkaç gün arayla evden çıkıp yürüyüş yapmaya çalışıyorum. Burada, New York’ta akıl sağlığımızı korumak için dışarı çıkmamıza ve egzersiz yapmamıza hâlâ izin veriliyor. Çok kalabalık bir mahallede yaşadığım söylenemez, yani sosyal mesafe kurallarını kolayca uygulayabiliyorum. 

E: Neleri özlüyorsun peki?

G: Salgından “önceye” dair hemen her şeyi özlüyorum. Çok soyut bir düzeyde: özgürlük, geleceğe doğru ilerleme hissi, yakın gelecekte bir şey için heyecan duymak… Daha az soyut bir düzeyde: Önemsediğim insanları görmeyi ve onlara dokunmayı (özellikle dokunmayı!), Pentagram’daki hayatımı ve bir barda bira içmeyi özlüyorum!

E: Ya partnerin?

G: Direkt sordun ha! Birisiyle görüşüyorum ama çok yeni ve bugünlerde birbirimizi göremiyoruz. Sık sık FaceTime üzerinden görüntülü konuşuyoruz. Bu çok farklı bir iletişim kanalı ve tabii ben ilişkinin başlangıcında maruz kaldığımız bu izolasyonun her şeyi mahvetmesinden korkuyorum. Zaman gösterecek! Onunla yüz yüze görüşmeyi ve ona sarılmayı özlüyorum tabii.

E: Zamanla olan ilişkin değişti mi?

G: Hem de inanılmaz derecede! Ben zamanımın çoğunu dışarıda geçirirdim. Hemen her akşam okuma etkinliği, tasarım şovu ya da bir sergi açılışı için gittiğim bir mekanda arkadaşlarımla görüşürdüm. Şimdi zamanımın çoğunu evde geçiriyorum ve hepimizin bildiği gibi zaman algısı gelecek gün ve haftalar için çoğunlukla planlanmış, düzenli bir takvimden belirsiz, düzensiz bir çizelgeye dönüştü. 

E: Yeni bir şeyler öğreniyor musun peki karantina sürecinde?

G: Sanırım bu süreç benim için bir tür beklentileri, her şeyi kontrol altında tutmayı ve planlamayı bırakma egzersizi. Bunlar üzerinde çalıştığım üç temel konu. Bir de ne olacağını bilmemeye ve kendimle baş başa kalmaya alışmak var. AMA ÇOK ZOR! Günlük tutmak çok yardımcı oluyor.

E: Sadece bu sürecin bitmesini mi bekliyorsun, yoksa alışmaya başladığını söyleyebilir misin?

G: Bu sürece alışmayı bekliyorum…

E: Seni en çok etkileyen şey?

G: Açıkçası bu pandeminin insan hayatı üzerindeki etkisini hem de her gün, günde birkaç kez verilen haberlerde görmek beni çok etkiledi. Hepsi şok edici ve çok korkutucu. Bunların gerçek olduğuna inanmak ise hâlâ zor. Belki birçoğumuz bu yolculuğa sinirli bir şekilde başladı ve meseleyi kişisel olarak algıladı, “Bunların hepsi neden BENİM başıma geliyor?” diye sordu. Ama gün geçtikçe hepimiz, bir topluluk hatta toplum olarak bunun içinde olduğumuzu anlıyoruz. Birbirini destekleyen, birbirine yardımcı olan insanları görmek iç açıcı. 

E: Bahar geliyor! Elinde içeceğin, dışarıda olmak ister miydin?

G: 1 ile 10 arasında… 100 bin! 

E: Bunların hepsi geçip gittiğinde yapmak istediğin ilk şey nedir?

G: Şu aşamada hepimiz gayet iyi biliyoruz ki hayat yavaş yavaş yarı-normal bir hal alacak, yani önceki hayatımıza ani bir dönüş sözkonusu değil. Ama eğer geçmişten mükemmel bir günü resmedecek olsam, Instagram ya da Zoom üzerinden değil, kanlı canlı bir sabah yogası seansıyla başlardı, gün boyunca Brooklyn’de uzun bir yürüyüşle devam ederdi, belki yanımda bir arkadaşım da olurdu. Akşamüzeri bir sanat gösterisi ve eğlenceli bir akşam, mesela canlı müzik, caz dinlemek gibi. Sonra neden bir partiyle noktalanmasın? Ki bunların uzun bir süre daha gerçekleşemeyeceğini biliyorum…

E: Her şeyin tam olarak pandemiden önceki haline dönmesini istiyor musun?

G: Bir parçam istiyor, evet. Ama hem bireysel hem de toplumsal olarak hepimizin bu süreçten öğrenmesi gereken çok şey var, bütün krizlerde olduğu gibi. Bundan sonra hayatın nasıl olacağını görmek için sabırsızlanıyorum. Hepimiz alıştığımızdan farklı olacağını biliyoruz ama şimdiden tahmin etmek çok zor.

E: Bu süreçte edindiğin ve hoşuna giden bir alışkanlık var mı?

G: Arkadaşlarımın iyi olup olmadığını daha sık kontrol etmek.

E: Herhangi bir nesneyle özel bir bağ kurduğunu hissediyor musun? (Bilgisayar ve cep telefonu sayılmaz, onlar zaten hayati önem taşıyor bu dönemde.)

G: Aslında böyle yeni bir nesne var. Bütün bunlar başlamadan önce aldığım bir bisiklet. Başlangıçta bisikletimi sık sık sürerdim ve neredeyse bana özgürlük ve kontrol hissi veren tek nesneydi. Ama açıkçası şimdilerde bir yerimi incitmekten çok korkuyorum ve dışarıda kendimi pek güvende hissetmiyorum. Şimdilik evimde, belki de daha çok çalmam gereken piyanomun yanında dinleniyor.

E: Bu tecrit sürecinin bir anlamda terapi olduğunu söyler misin, yoksa daha çok bir işkence mi?

G: İkisinin karışımı.

E: Pencere kenarında zaman geçiriyor musun?

G: Neredeyse bütün günümü çalışarak geçiriyorum, çalışmadığım zamanlarda da önemsediğim insanlarla telefonda ya da FaceTime üzerinden konuşuyorum. Evimden dışarıyı görebildiğim çok sayıda pencere olduğu için çok şanslıyım yani aslında bir bakıma ben hep camdan dışarı bakıyorum.

E: Bundan bir yıl sonra pencereden ufuğa baktığında ne görmeyi dilersin?

G: Yeniden ayakları üstünde duran, hatta koşan, hepimizin sevdiği enerjisi ve ileriye dönük ruhuyla capcanlı bir New York.

E: Çok teşekkür ederim. Güvende kal lütfen.

30 Mart 

Yaşam öykülerine ilgim büyük; diğer insanların hayatı, düşünceleri, geçirdikleri süreç, samimi davranışları ilgimi çekiyor. Üç büyük kentte (New York, Paris ve Milano), hayranlık duyduğum üç harika İtalyan kadına ulaştım. Koronavirüs endişesiyle evlerine kapandıkları bu günleri nasıl geçiriyorlar, keşfetmek istedim.

50 yaşındaki Francesca Bianchi, 15 yıldır Paris’te yaşıyor. İki haftadır kendini kapattığı küçük apartman dairesi Montmartre’da. Francesca, tanınmış mimar Renzo Piano’nun kişisel asistanı olarak çalışıyor. “Benim dinim sinema! Haftada en az üç kez film izlemeye giderim. Yıllarca ‘Zazie’nin Blogu’ adlı bir blogda sevdiğim filmler hakkında yazdım” diyor Francesca. 

Emiliano: Merhaba Francesca. Öncelikle, nasılsın?

Francesca: İyiyim, teşekkür ederim.

E: Sevdiklerin nasıl? Ailen?

F: Neyse ki, Milano’da şehir merkezinde yaşayan erkek kardeşim ve eşi de, yine Milano’da merkezden uzakta yaşayan annemle babam da iyi. Yakın bir arkadaşım Milano’da bir hastanede hemşire olarak çalışıyor ve virüs ona bulaştı ama sağlık durumu iyi.

E: Virüsün sana bulaşmasından korkuyor musun?

F: Evet, yani sanırım herkes korkuyordur. Gün geçtikçe bana bulaşmayacağına dair umudum da artıyor sanki… Ama kimbilir? Ancak umut ediyoruz.

E: En çok özlediğin üç şey nedir diye sorsam?

F: Ailem ve arkadaşlarımla zaman geçirmek dışında en çok sinemaya gitmeyi, seyahat etmeyi ve Lindy Hop dansını özlüyorum. Bir de işyerimi ve iş arkadaşlarımı özlüyorum açıkçası.

E: Peki ya partnerin?

F: 12 yıldır hayatımda kimse yok. Her türlü zorluğa tek başıma göğüs germeye o kadar alışmışım ki, bu tecrit döneminde bir erkeğe özlem duymuyorum. Elbette beni seven birinin olmasını ve birini sevmeyi özlüyorum ama bu uzun zamandır hissettiğim bir özlem, bu karantina dönemiyle pek ilgisi yok yani.

E: Karantina sürecinde yeni bir şeyler öğreniyor musun?

F: Bir şeyler öğrenmekten ziyade, bazı gerçeklerle yüzleşiyorum. Egzersizden nefret etmem gibi mesela. Ah! Bugünlerde spor yapmamak için bir bahanem olmasını öyle isterdim ki… Bir de evde harika bir kitap ve film koleksiyonum olduğunu keşfediyorum. İyi ki onlara para harcamışım, bir kuruşuna dahi acımıyorum.

E: Bütün bunların geçip gitmesini mi bekliyorsun, yoksa bu duruma alıştığını söyleyebilir misin?

F: Eve kapanmaya hızlı bir şekilde alıştım aslında. İtalya’da durum çığırından çıktığında Fransa’daki insanların tutumu beni şoke etti! Aynı çileyle kendilerinin de baş etmek zorunda olabileceklerine ihtimal vermiyorlardı. Maalesef şu anki durum bunun hiç de doğru olmadığını kanıtlıyor.

E: Bahar geliyor! Elinde içeceğin, dışarıda olmayı ister miydin?

F: 1’den 10’a kadar puan vereyim mi? 100!

E: Bütün bunlar geçip gittiğinde yapmak istediğin ilk şey nedir?

F: Bir uçağa atlayıp Milano’ya, ailemin yanına gitmek.

E: Peki ya sonra?

F: Paris’teki en sevdiğim sinemaya, Cinéma des Cinéastes’e koşup hangi film gösterimdeyse onu izlemek isterim.

E: Her şeyin tam olarak pandemiden önceki haline dönmesini ister misin peki?

F: Evet, pandemiden önceki hayatımı geri istiyorum! Yaşadığım hayatı seviyordum ben… Ama bu süreçten hiç etkilenmeden, girdiğimiz gibi çıkabileceğimizi zannetmiyorum. Elbet bir şeyler değişecek. Bazı sonuçları olacak bu sürecin. Her alanda biraz daha kibarlık, anlayış istiyorum kesinlikle.

E: Bu dönemde edindiğin ve sürdürmek istediğin bir alışkanlığın var mı?

F: Sinema tutkunu olduğumu bilen bir arkadaşım benden karantina altında geçirdiğimiz günler boyunca kaçırılmaması gereken filmlerin bir listesini yapmamı istedi. Benim de aklıma İtalyan dostlarım için her gün bir film hakkında konuştuğum kısa bir video hazırlamak fikri geldi. Bu fikir çok hoşuma giden bir alışkanlığa dönüştü. Bahaneyle biraz makyaj da yapıyorum hiç değilse.

E: Özel bir bağ kurduğun bir nesne var mı peki? (Bilgisayarlar ve cep telefonları bu dönemde hayati önem taşıdıklarından sayılmıyor.)

F: Tam anlamıyla bir keşif sayılmaz çünkü hep özen gösterdiğim nesneler ama ufak bir nostaljik mutfak gereçleri koleksiyonum var. Her gün birini kullanıp, hangi şehirden aldıysam beni oraya götürmesine izin veriyorum. Bir fincana ya da bardağa bakarak güzel anılarımın olduğu yerlere gidebilmek ne güzel şey!

E: Bu tecrit dönemi senin için terapi etkisi gösteriyor mu, yoksa daha çok işkence gibi mi hissettiriyor?

F: Bu soruya en doğru yanıtı karantina günlerimiz sona erdiğinde verebilirim sanırım. Ama şimdilik terapi etkisi gösterdiğini söyleyebilirim.

E: Bundan bir yıl sonra pencereden ufuğa baktığında ne görmeyi dilersin?

F: Bundan tam bir yıl sonra komşularımla küçük avlumuzda bir araya gelip karantinanın birinci yılını şarap eşliğinde ve kahkahalarla kutlasak ne güzel olur! O zaman bütün dünyanın bu virüsten kurtulmuş olur ve birbirimizle daha ilgili, daha arkadaşça davranmamız gerektiğini anlamış oluruz. Bu küçük bir hayal ama büyütülebilir!

E: Teşekkürler, güvende kal lütfen.

28 Mart

M.Ö. 4. yüzyıldan, Antik Yunan’dan kalma tıbbi bir metin olan Hipokrat yemini, bugün hâlâ hekim ile hasta arasındaki ilişkinin etik kurallarını tanımlar. İtalya’da mesleğe yeni başlayan her doktor bu yeminin modernize edilmiş halini tekrarlamak ve bu etik kurallara uyacağını beyan etmek zorundadır.

Doktorlar, hemşireler, sağlık personeli, aslında sağlık alanında çalışan herkes bugünlerde bu yeminde vaat ettiklerinden çok daha fazlasını yerine getiriyor. Vardiyalarını ikiye katladılar, ilgilendikleri hastaların ailesi oldular, basınla güncel bilgleri paylaştılar, hastalandılar, hastaları iyileştirmek adına ailelerini ve sevdiklerini riske attılar… Sağlık çalışanları, uzun süre ve yeterli tıbbi koruma olmadan virüse maruz kaldıkları için ölüyor. Maalesef onların bütün bu fedakarlıklarına rağmen gün geçtikçe daha çok insan ölüyor. Sadece cuma günü 919 kişi hayatını kaybetti.

Dışarıdan yardım alıyoruz. Küba’dan, Çin’den, Rusya’dan doktorlar ve tıbbi ekipman geliyor ama maskeler ve solunum cihazları yeterli değil. Üstelik tek sıkıntı bu değil. Yoğun bakım üniteleri bir günde ya da bir haftada inşa edilemez. Son yıllarda hazineden sağlık hizmetlerine ayrılan bütçede kısıtlamaya gidildi ve bu İtalya’ya özgü bir durum değil.

Nasıl bu noktaya geldik? Nasıl oldu da kâr sağlamak sağlıklı yaşama ve hasta olduğunda sağlık hizmeti alma hakkından daha önemli hale geldi? Sadece kendi ülkemi kastetmiyorum. Hükümetlerin çoğu virüse karşı güçlü önlemler almakta geç kaldı. Pandemi hızla yayılırken, kendi vatandaşlarının da zarar göreceğini bile bile geç kaldılar.

O kadar saf değilim. Bir ülkenin tecrit uygulamasını etkileyen ve uygulamadan etkilenen iş dünyası, sanayi, lobiler, borçlar, vaatler, işsizlik, propaganda gibi birçok faktör olduğunun farkındayım. Tek kelimeyle özetleyecek olursak para.

Ekonomik açıdan baktığımızda, bu sürecin sonunda elimizde kalan dünya öyle paramparça olacak ki oyunun kurallarını değiştirmek ve sahip olduğumuz ekonomik modeli gözden geçirmek şart olacak. 

Evlerimize kapanmış, eskisinden daha çok düşünüyor, belki de hayatlarımızı gözden geçiriyoruz. Hükümetler için de iyi bir fırsat olabilir bu aslında. Önceliklerin bir listesini yapıp, insanları ilk sıraya yazabilirler örneğin. Belki ileride bütün bunlara fırsatımız olacak.

İtalya’da krizantem çiçeği üzüntü ve kederi temsil eder. Ben koronavirüs vakalarının çetelesini ve kaybettiklerimizin yasını tuttuğumuz bugünlerde, bu çiçeği düşünür oldum.

25 Mart 

“Aşkım! Ben geldim.”

“Selam, bu yeni tarifi denemelisin. Pirzola ve sebze güveç! Bayılacaksın!”

Bu diyalog bir hafta öncesinden, benim çalışmak için hâlâ stüdyoya gittiğim günlerden. Karım benden üç hafta önce evden çalışmaya başladı. Akıllıca bir karar alarak ofise gitmeyi henüz yasal bir zorunluluk sözkonusu değilken bıraktı. Kendimi sanki 50’li yıllarda yayınlanan bir televizyon dizisinin içinde gibi hissediyordum. Bilirsiniz hani; ev hanımlarının bütün gün evde kocalarını beklediği türden. Hani kadın kocasına o sıkıcı günü nasıl geçirdiğini anlatmak ister ama adamın tek düşündüğü ayakkabılarını çıkarıp biraz gevşemektir. 

Eşimle öğle ve akşam yemeklerimizi sık sık dışarıda yeriz… Yani yerdik. Karantinadan önce. Ancak arkadaşlarımızı yemeğe davet ediyorsak bir istisna yapıp yemek pişirirdik.

Ev artık sadece televizyon izlemek, kitap okumak için bir kanepe ya da uyumak için bir yatak değil. Ev artık bir işgününü diğerinden ayıran bir mola anlamına da gelmiyor. Artık değil.

Evde kalmak ev ile aramızdaki ilişkiyi güçlendiriyor. Duvarlarla, odalarla, mobilyayla ve olasılıklarla aramızda yeni bağlar kuruluyor. Sadece tencerelerden bahsetmiyorum tabii. Üç yıl önce doğum günümde bana bir piyano hediye edildi. Eşime piyano çalmayı öğrenmeyi çok istediğimden bahsetmiştim. Bir kez denedim de, doğum günümü kutladığımız gece. Sonrasında bir daha tuşlarına hiç dokunmadım.

Eşim iki hafta önce bir tablet uygulamasını kullanarak ve günde bir saatini ayırarak piyano çalmayı öğrenmeye başladı. Bir şeyler içmek için sokağa çıkıp saatlerce dışarıda kalamadığımız hafta sonları ise neredeyse dört beş saat geçiriyor piyanonun başında.

Önce piyanonun tuşlarına hangi notaya ait sesi çıkardıklarını yazmış, öyle çalıyordu. Sonra bantları söktü. Önce tek eliyle çalabiliyordu, dün iki elini birden kullanarak çaldı. 

Müsait olacağını tahmin bile edemediği bunca zamanı olunca, bütün bunların geçip gitmesini beklemek yerine, bu zamanı değerlendiriyor eşim. Bu da onun “her şerde bir hayır vardır” deme şekli.

Her sabah 8.30’da çalıştığı ajansın bütün çalışanlarına sunduğu, Shaolin keşişleriyle çevrimiçi meditasyon dersleri, üyesi olduğu spor kulübünün bütün üyelerine önerdiği çevrimiçi pilates dersleri… 

Bütün bunları karşılayabilecek paramız olduğu ve çalışma düzenimiz, mesleğimiz bize bu özgürlüğü tanıdığı için çok şanslı olduğumuzun farkındayız. Aniden fazlasıyla zamanımız olduğunu keşfettik. Ama yetiştirilmesi gereken işler olmadan geçen saatler aynı zamanda can sıkıntısına gebe. 

Ben bu satırları yazarken, eşim elimize yeni ulaşan PlayStation 4 Pro ile oyun oynuyor. 37 yaşında, oyun konsolundaki R ve L tuşlarının ne işe yaradığını keşfediyor. 

Bütün bunları deneyimlemek, trajedinin yanında bir çeşit gelişme hissini de beraberinde getiriyor. Benliğimizi yeniden keşfediyor, denemeyi istediğimiz ya da arzuladığımızın farkında bile olmadığımız şeyler için yer açıyoruz. En nihayetinde, bütün bunlar bize üzüntü ve sıkıntının akıntısına kapılmamızı önleyen bir tür doyum hissi yaşatıyor.

23 Mart 

Arkadaşım Gianluigi çocukları çok seviyor. Tam dört çocuğu var. Bir önceki ilişkisinden Alma adında bir kızı var. Şu anki partnerinden Gioele ve Lev adında iki oğlu ve daha önceki ilişkisinden Rada adında bir kızı var. Biraz karmaşık gibi görünüyor ama aslında hiç değil.

Alma sekiz yaşında ve annesiyle yaşıyor ama Gianluigi onu her gün görmeye çok alışık. Her gün Alma’yı arabayla okula bırakır, almak istediği kitaplar için çocuk kütüphanesine götürür ve ardından birlikte dondurma yerler. Aynı çatı altında yaşamasalar da, Gianluigi ihtiyaç duyduğunda kızının yanında olmaya çalışır. 

“Karantina” ve “bulaşma” İtalya’da yeni yeni kullanılmaya başlanan, alışık olmadığımız sözcükler. Böyle karışık yapıdaki aileler için ise neredeyse kalp krizi sebebi. Karantina sadece hastalar için uygulanmıyor. Bu sözcük, ülke, şehir, ev, işyeri, bir şekilde yer değiştirmek zorunda olan herkes için önemli hale geldi. Bir parçası olduğumuz çevreler bizden ibaret değil, diğer insanlarla birlikte yaşıyoruz ve her hareketimiz, her yer değiştirmemiz virüsü bir yerden diğerine taşıma olasılığımızı da artırıyor. Herhangi bir bireyin koronavirüsünden etkilenip etkilenmediğini, belirtileri gösterip göstermediğini anlamak için risk faktörlerini değiştirmeden, insanlarla temasta bulunmadan kuluçka süresini geçirmesi gerekiyor. İtalya’da bu süre 14 gün olarak belirlenmiş durumda. 

Alma yakında annesiyle birlikte anneannesinin yanına taşınacak. Farklı insanlarla birlikte yaşayacağı bu sürecin öncesinde tamamen sağlıklı olduğundan emin olmak adına 14 gün boyunca karantina altında kaldı. Bu karantina süresince Alma sadece annesiyle yakın temasta bulunabildi, babasıyla ise sadece evin dışında, caddede görüşebildi. Fiziksel temas yok, öpücük yok.

Alma’nın Tuo (İtalyancada “senin” anlamına geliyor) adında bir köpeği var. Tuo, polis tarafından durdurulmadan sokakta yürüyebilmek için çok iyi bir bahane, çünkü köpeklerin belli ihtiyaçları var. Gianliugi, Alma ve Tuo, Torino kentinin güzel sokaklarında yürürlerken Tuo havlamaya başlar. Bir baba-kız ile kedilerini görmüştür. 

Alma’nın deneyimlediği bütün bu yeni gerçeklik, okula gidememek ve derslerine uzaktan devam etmek, diğer çocuklarla takılmanın imkansız hale gelmesi, iki hafta öncesine kadar yasak olan akıllı telefonun artık serbest olması ve arkadaşlarla ya da akrabalarla görüntülü konuşma için kullanılıyor olması… 

Tuo’nun tasmasının kayışı sosyal mesafeyi ihmal etmeyecek uzunlukta. O mesafe aynı zamanda baba-kız arasındaki görünmez bir bağı da temsil ediyor. Alma’nın yüzündeki her gözyaşı damlası, izolasyon süreci boyunca babasına ve babasına sarılmaya duyduğu özlemin görünür hali.

22 Mart

Son birkaç gündür medyada Papa Francis’in Roma sokaklarında, Via del Corso’da Santa Maria Maggiore Bazilikası’na doğru yürüdüğünü gösteren bir resim dolaşıyor.

Papa 83 yaşında. “Evde kal” uyarılarına ne oldu? Bu kare ülke genelinde bir polemik başlattı. Ama asıl mesele bu değil. Eminim Tanrı, papa için bir istisna yapacaktır. Bir de başbakan var tabii…

Büyükannemle büyükbabamı, çocukken yüzlerindeki kırışıklardan ne anladığımızı hatırlıyorum da, o zamanlar yaşlanmak daha bilge olmak, torunlarına anlatacak tonlarca hikayen olması anlamına geliyordu. Kırışıklar da bir insanın kim olduğuna, geçmişine dair izler… O evi almak, çocukları büyütmek, onları üniversiteye gönderebilmek için yapılan fedakârlıkların izlerini taşıyan kırışıklar… 

Psikanaliz, insanların bazen düşünmesi acı veren durum ve olaylar üzerinde durmaktan kaçınmasını savunma mekanizmamızın bir parçası olarak açıklıyor. Bütün bunlar başlamadan önce, hayatımızı “normal” bir şekilde sürdürürken ölüm de üzerinde düşünmekten kaçındığımız bir şeydi. Şimdi ise kırışıklar, yaşlıların koronavirüsün ölümcül tehdidine en açık grup olduklarını vurgulayan işaretler haline geldi.

Yani büyüklerimiz bugün bu savunma mekanizmasını kullanamıyor ve kendilerini daha iyi hissetmek için kilisede bir ayine de katılamazlar çünkü bütün ibadethanelerin çalışması askıya alınmış durumda. İtalyanlar oldukça dindar insanlar. Özellikle yaşlılar için kuvvetli bir destek hissi demek. Bu sadece kilise duvarları arasında güçlü bir topluluğun parçası olma hissi ile değil, aynı zamanda rahibin rahatlatıcı sesi, onun doğruları söyleyeceğine duyulan güvenle de ilgili. Bütün bunlar ülkede inancı ve bir çeşit gurur hissini diri tutuyor. Bu yüzden Papa Francis hâlâ her pazar dua ediyor ve canlı yayınlanıyor.

Benim ve arkadaşlarımın ebeveynleri  yetmişli yaşlarında. Onlarla empati kurmaya çalışıyorum. Kendilerini diğer insanlardan tecrit etmiş, risk altında, tedirgin… Geniş bir ovada saklanmış, bir sonraki ceylanın geçmesini bekleyen sinsi bir kaplan tarafından avlanmaktan korkar gibi, bu virüsün kendilerine bulaşmasından korkuyorlar.

Ama bizim büyüklerimiz o ceylanlardan daha akıllı, kırışıkları onlara çok şey öğretti. Kaplanla kavga edemezsiniz. Ancak saklanabilirsiniz ondan. Evinizin konforuna sığınabilirsiniz, çünkü er ya da geç, çekip gidecek o kaplan.

20 Mart 

“Il Sorpasso” 1962 yapımı, yönetmenliğini Dino Risi’nin üstlendiği popüler bir İtalyan filmi. Roberto, genç, çekingen bir hukuk öğrencisidir. Kırklı yaşlarda, palavracı ve risk almaktan hoşlanan Bruno ile tanışır. İkili, Bruno’nun üstü açılabilir arabasıyla, Toskana ve Lazio kıyılarında büyüleyici bir yolculuğa çıkar. Takvimler 15 Ağustos’u göstermektedir. Ferragosto, resmi tatil.

Macera ve adrenalin dolu deneyimlerin ardından, kahramanlarımızı dramatik bir son beklemektedir. Kıyıda bir otoyolda hızlı, daha da hızlı gitmeye ve bir diğer arabayı geçmeye çalışan Bruno’nun arabası kayalık bir uçurumdan yuvarlanır ve Roberto hayatını kaybeder.

Sorpasso, “sollamak” anlamına geliyor. İtalya’da koronavirüs nedeniyle ölenlerin sayısının 3 bin 405’e ulaşmasıyla, Çin’i solladık. Çin’de ise bu sayı 3 bin 253. Sayıyı nüfusa oranladığımızda sonuç daha da beter. Çin 1 milyar 300 milyon nüfusa sahip, İtalya’nın nüfusu ise 60 milyon.

Neden? Bilemiyoruz. Çin’in yaş ortalaması İtalya’ya göre daha düşük. Bizim ülkemiz daha yaşlı, doğum oranımız ise oldukça düşük. Çin daha fazla kaynağa da sahip. Salgının başladığı Vuhan kentinde 10 günde bir hastane inşa edildi.

Ama bence bu noktada İtalyan kültürü ve bizim tutumumuz en önemli rolü oynadı. Egomuzu referans alan bir Batı medeniyetinde yaşıyoruz. Burada bütün kurallar tartışmaya açık, bazı kurallar beğenilmezse zaman içinde göz ardı edilebilir. 

Her şeye gücü yeten özgür irademizin sesi kurallardan da, Tanrıdan da yüksek çıkıyor. Ortak değerler etrafında, güçlü topluluklar inşa etmeye yarayan yurttaş yükümlülüğü duyarlılığımızı kaybettik. 

Çin’in 1980’den 2013’e kadar tek çocuk politikası izlediğini kabul ediyorum. Komünist bir rejimi bizim “Batılı” demokrasimizle kıyaslamıyorum. Demek istediğim, Çinliler’in muhalefeti ezip geçen bir ülkede olmanın da etkisiyle, kuralları daha sıkı bir şekilde takip ettiği. Eğer hükümet “evde kal” diyorsa, vatandaş evinde  kalıyor.

Burada hükümet “evde kal” diyor ve 43 binden fazla insan geçerli hiçbir nedenleri olmaksızın evlerinden çıkarak bu kuralı ihlal ediyor. Koca bir insan seli, İtalya’nın güneyine dönmek için Milano Merkez İstasyonu’na akın etti. İnsanlar parklarda piknik yaptı, köy sokaklarında çocuklar dışarıda pingpong oynamaya, bazıları da arabalarına atlayıp gezinmeye devam etti. Perşembe günü kurallara uymadığı gerekçesiyle 9 bin 600 kişiye ceza kesildi. İçişleri bakanlığının açıklamalarına göre bu bir rekor. 

Yakın zamanda koronavirüsle mücadelede destek olmak için İtalya’ya gelen Çin’in Kızılhaç Başkan Yardımcısı Sun Shuopeng, “İtalya’da çok fazla insan sokaklarda maskesiz dolaşıyor… Karantina önlemlerini artırmak virüse maruz kalmış olanları bulmak ve onları tedavi etmek için işe yarayabilir” dedi.

İçinde bulunduğumuz bu olağanüstü durum, aşının bulunmasına kadar geçmesi tahmin edilen 18 ay boyunca sürecek. Eski normalimize de bir süre için dönemeyiz. Ama evimde zorla kapalı kalmak ve tepemde bir dronun dönerek bana bunu dikte etmesini istemiyorum. Daha sıkı önlemler alınmasını istemiyorum. Yani, sevgili İtalyanlar, bir kerecik olsun şu lanet kurallara uyar mısınız LÜTFEN?!

19 Mart

Bütün çizimlerimi bilgisayar üzerinde yapıyorum. 20 yıl sonra bir şeyi özlediğimi fark ettim. Kalem, fırça ve boya kullanırken yapılan hataları özledim. 

Üç ay önce stüdyomuzda çizim yapmak ve süssüz, sade insan vücudunun detaylarına hâkim olmak için gerekli becerilerimizi iyileştirmek adına çalışmalara başladık. Modellerle çalıştık ve yeniden kalemi elimize, çizim tahtasını önümüze koyduk ve işe koyulduk. İki hafta önce bütün çizim seanslarımızı iptal etmek zorunda kaldık, çünkü koronavirüs salgınından korunmanın en iyi yolu insan vücudundan ve temaslardan uzak durmak.

İtalya’da, #iorestacasa (ben evde kalıyorum) etiketiyle başlatılan kampanya tüm hızıyla uygulamaya geçirildi. Ticari ve kültürel bütün etkinlikler, barlar, restoranlar, okullar, sinemalar ve müzeler kapatıldı.

Dışarıda yiyebildiğimiz son öğlen, aklıma bir fikir geldi. Neden modellere çalışmayı sürdürmüyoruz? Maske kullanabiliriz!

Sanat, her zaman için geliştiği dönemin izlerini taşıyan ve yansıtan bir ayna konumunda olmuştur. Tarihi olaylara ışık tutmak ve hayatın zorluklarından biraz olsun uzaklaşmak gibi işlevleri olmuştur sanatın.

Open adlı bir çevrimiçi dergi ile iletişime geçtik ve koronavirüsün çizim üzerindeki etkilerini yorumlamak üzere bir grup İtalyan sanatçıyı davet ettik.

Modeller, virüsten korunmak için yüzümüzü kapattığımız maske ve benzeri nesneler dışında çıplak poz verdiler. Bu maskeler, İtalya’da gün geçtikçe tırmanan koronavirüs tehdidini, virüsten ölenlerin tabutlarını sokaktan toplamak için göreve çağırılan orduyu da temsil ediyordu aslında. Sanatçılar uzaktan, görüntülü konuşma yoluyla katıldılar etkinliğe. 

Vermek istediğimiz mesaj, “evde kalmak olduğun yerde durmak anlamına gelmiyor” gibi özetlenebilir. Her birimiz, hayatın askıya alındığını hissettiğimiz bugünlerde bile bir şeyler yapabiliriz. Bu umut dolu bir mesaj olarak da yorumlanabilir, güzelliğin dışavurumu olarak ya da topluma anlamlı bir yardım mesajı olarak da görülebilir.

Çizimlerimiz internet üzerinden sürdürülen bir açıkartırma ile satışa çıkarıldı. Elde edilen gelir hem sağlık kuruluşlarına hem de toplumun virüse karşı en savunmasız kesimlerine yardım etmeye çalışan İtalyan Kızılhaçı organizasyonuna bağışlanacak. 

“Koronavirüsü Keşfetmek” başlığıyla yola çıktık ve hedefimiz 3 Nisan’a kadar 25 bin dolar biriktirmek. Ülkemiz genelindeki karantinanın 3 Nisan’da sona ermesi umuluyor ama biz bunun pek gerçekçi bir hedef olmadığının farkındayız. Umuyoruz ki başlattığımız bu açıkartırma, dünya çapında bir harekete dönüşür. 

Koronavirüs sınır tanımıyor olabilir ama aynı şekilde sanat da sınırların ötesine erişebilir. Bilim bocaladığında ruhu besleyen hep insanlığın çabası olmuştur.

18 Mart 

Dışarı çıkamayız ama çıkabiliriz de. Gerçek siyah ve beyaz gibi net çizgilerle ayrılmış değil birbirinden. Biz de aralardaki gri bölgelerde teselli arıyoruz. Üstelik bunu dayandırabildiğimiz bir temel de var; İtalyan hükümetin internet üzerinden yayımladığı, indirilebilir bir bildiri.

9 Mart’tan itibaren, hızla artan ölü sayısının da etkisiyle, İtalyan hükümeti 60 milyon vatandaşına yönelik, kafa karıştırıcı bazı kurallarla sokağa çıkma yasağı uygulamaya başladı. Sokağa çıkma yasağını ihlal etmenin cezası ya ağır bir para cezası ya da hapiste üç yıl geçirmek olarak belirlendi.

Dokümanda evden çıkmak için geçerli sayılabilecek dört neden belirtildi: Çalışmak, bir zorunluluk hali, sağlık nedenleri, eve dönüş yolunda olmak. Bir de boş bırakılan bir alan var. 

Mesela eşim biraz sonra köpeğimiz Las Vegas’ı yürüyüşe çıkarmak zorunda. O forma “Vado a pisciare il cane” yazacak, direkt çevirecek olursak “köpeği çişe çıkarmam gerekiyor” gibi bir şey. 

Geçen gün, polisin bir kadını durdurduğunu gördüm. Market alışverişine çıktığı taşıdığı poşetlerden belli oluyordu. Polisle aralarında bir tartışma oldu ve nasıl sonuçlandığından emin değilim. Yani evinizden çıkıp halletmek zorunda olduğunuz işiniz her neyse, ikna olup olmamak büyük ölçüde karşılaştığınız polisin insafına kalmış. 

Devriye gezenler, hem virüsün yayılmasını önlemek amacıyla ellerinden geleni yapıyor gibi görünüyor hem de bazılarına hoşgörülü davranabiliyorlar. Bu durumda ben de evime beş dakika mesafedeki stüdyoya gidişimi polise nasıl açıklayacağımı merak ediyorum. Stüdyoda kalemlerim, fırçalarım olduğunu ve oradaki çalışma atmosferinin üretken olmam, sanatımı sürdürmem ve dolayısıyla faturalarımı ödeyebilmem için gerekli olduğunu nasıl açıklayabilirim? 

Bütün bunlar evden çıkmak için kabul edilebilir nedenler mi? Bilmiyorum. Bazen alışkanlıklarımızın bize ilaçlardan daha iyi geldiğini düşünüyorum. Yine de eminim ki alışkanlıklarımızı yeniden şekillendirmenin bir yolu vardır. En baştan başlayarak, “katlanamıyorum” diyerek geçiştiremeyeceğin için eşinin ailesiyle zaman geçirerek mesela… Bu bizim evden ayrılmamızı gerektiren yeni “zorunluluk halimiz” ve uzun bir süre için de böyle olmaya devam edecek.

17 Mart

Milano artık bir hayalet şehir, hatta 1 milyon 300 bin nüfuslu bir hayalet metropol. Yolun karşısına yayalar için yeşil ışığın yanmasını beklemeden geçebilirim. 

Evim çalıştığım stüdyoya beş dakika mesafede, şehrin Navigli olarak bilinen, en popüler bölgelerinden birinde. Adını Leonardo da Vinci tarafından tasarlanmış, birbiriyle bağlantılı ve yönlendirilebilir (navigasyona açık) kanallardan almış. Kanalların iki yanında birbiri ardına sıralanmış bar ve restoranların olduğu bu bölgede genelde bir şeyler atıştıran ya da yudumlayan insanların kahkahaları yankılanır. Yani yankılanırdı. Şimdi insanlar da, dışarıdaki masalar da, tabelalardaki neon ışıklar da, diyaloglardan ara sıra kulağınıza çalınan müzik de yok. 

Akşam saat 8.30’da stüdyodan eve yürüyordum ve aklıma 1971 yapımı “Tek Adam” filmi ya da 2007 yılında başrolde Will Smith’i gördüğümüz hali ile “Ben Efsaneyim” geldi. Etrafta bana saldırmayı bekleyen zombiler var mı acaba diye merak ettim bir an için.

Kanalın sonuna doğru, tanıdık bir figür gördüm. Bu bölgenin torbacısıydı gördüğüm, buldog ve teriyer kırması köpeğiyle etrafta gezindiğini sık sık görürdüm. Algımın nasıl da çabuk değiştiğini fark edince şaşırdım kaldım. İki hafta öncesine kadar, onu caddenin kalabalığı içinde fark etsem varlığından rahatsız olurdum. Sanki dışarı çıkmış eğlenen onca genç arasındaki varlığı bir harmoniyi bozuyormuş gibi… 

Şimdi ise onun varlığı bende bir çeşit rahatlama hissi uyandırıyor. Hâlâ orada olduğunu görmek bir çeşit aidiyet hissini de beraberinde getiriyor sanki. Sanki burası hâlâ aynı, tanıdık bildik mahalle, aynı gerçeklikte yaşamayı sürdürüyoruz ve hâlâ hayattayız, henüz ortalıkta bir zombi yok.

16 Mart 

“Merhaba anne, nasılsın?”

“Ben iyiyim, ya siz? Buzdolabında yeterince yiyeceğiniz var mı?”

Annem İkinci Dünya Savaşı bittikten üç yıl sonra, İtalya’nın güneyindeki bir köyde doğmuş. Onun nesli bombalanmış binalar arasında ve açlık korkusuyla büyüdü. Onlar için yiyecek bir şeylerin olması paha biçilemez derecede değerli. 

Hatırlıyorum da, gençken hiç alışveriş yapmasak bile bize aylarca yetecek bir yiyecek depomuz vardı. Bodrum katta kavanozlar dolusu domates ve patlıcan, şişe şişe şarap ve aklınıza gelebilecek her türlü yiyecek-içecek depolanmış vaziyetteydi. Çok doyduğumuzu söyleyerek tabağımızdaki makarnanın yarısını her çöpe döküşümüzde babamın çok sinirlendiğini ve “Yemek ziyan edilmez!” diye bize çıkıştığını hatırlıyorum. Bu yiyecek depolama olayı onun hayatta kalma mücadelesinin bir sonucuydu ve kız kardeşimle tabakta bıraktığımız ne varsa yemesi için de iyi bir bahaneydi. 

Ailem Milano’nun merkezinde değil, buradan kabaca 300 kilometre uzakta bir köyde yaşıyor. Annemin yetmiş ikinci yaş günü için onlara şehir merkezinde kendi jenerasyonlarından, sevdikleri bir sanatçının konseri için bilet alıp gönderdik. Konser 3 Mart’ta olacaktı ama şubat ortasından itibaren koronavirüs hızla yayılınca kalabalığa girmek ve trenle seyahat etmek yaşlıların hayatını tehlikeye atar hale geldi, biz de onların seyahatini iptal etmeye karar verdik. 

İtalyan anneler tam da düşündüğünüz gibi, şefkat dolu ve fazlasıyla korumacı. Bazen annenizden uzakta olmak çok zor çünkü onun gözünde hiç büyümezsiniz, hep çocuk kalırsınız. Hele ki çocukluğunu savaşın hemen ardından gelen yıllarda geçiren bir anne sizi sürekli beslemek isteyecektir, çünkü onun gözünde kiloluysanız sağlıklı, zayıfsanız sağlıksızsınız demektir. 

Savaşta değiliz. Burada ve Amerika’da insanların market raflarını deli gibi boşalttıklarını görmek akıl almaz bir şey. Açlıktan ölmeyeceğiz. Gıda sanayii hâlâ gereğinden fazla üretime devam ediyor. 

Bugün markete gidip de uzun bir kuyruğa girmiş bekleyen insanları gördüğümde, ülkemizin geçmişini ve annemin çocukluğunu düşündüğüm. Yeni yasa uyarınca, sosyal mesafe kurallarını uygulayabilmek adına, bir markette aynı anda en fazla 10 kişi bulunabiliyor. 

Yani insanlar sırf biraz yeşillik ya da öğle yemeği için bir sandviç ve portakal suyu alabilmek için en az 15 dakika marketin dışında sıra beklemek zorunda. Artık otomatik kapılar sizi görünce açılmıyor, kapıda bekleyen maskeli bir görevli, bir müşteri marketten çıkar çıkmaz diğerinin girmesine izin veriyor. 

O görevli herkese günaydın, “İyi günler” diyor ama sesinin tonu sanki başka bir şey söylemek istiyor gibi. Muhtemelen iyi bir sabah değil, bugün iyi bir gün de olmayacak. İçinde bulunduğumuz bu yeni gerçeklikte, annenin patlıcan kavanozu olmadığı için alışverişe çıktığın bir gün daha işte.

14 Mart

Ben Emiliano Ponzi. Düne kadar İtalyan ekonomisinin zengin motoru olarak tanımlanan, bugün ise ne benim ne çevremdekilerin tanıyabildiği Milano’da yaşayan bir çizer ve yazarım. 

Koronavirüs salgınının ülkemizde hızla yayılması hükümeti kişisel özgürlüklerimizi ciddi bir biçimde kısıtlamaya itti. 60 milyonu birbirinden ayırarak virüsten korumayı hedefleyen bir plan bu. Sanki hepimiz bir anda günlük rutinlerimizi bütünüyle etkileyen, gerçeküstü bir filmin içine çekilmişiz de başkalarıyla kuramadığımız diyaloğu bir şekilde iç dünyamızla kuruyormuşuz gibi… Her gün kişisel özgürlüklerimizin küçük gibi görünen ama kayda değer bir kısmını yitiriyoruz. 

Şu anda çalıştığım stüdyodayım. Saat sabah 7.34 ve içimde köşedeki kahve dükkanına gidip her sabah yediğim el yapımı sıcacık kruvasandan bir tane yememi söyleyen bir dürtü hissediyorum. Alışkanlıklardan vazgeçmek çok zor.

Ama bütün kahve dükkanları ve restoranlar dün alınan resmi bir kararla kapatıldı. 60 milyon insanın yaşadığı ülkenin tamamı 9 Mart’tan itibaren tehlike bölgesi ilan edildi, şehirlerarası seyahat yasaklandı. Takvimler 12 Mart’ı gösterdiğinde ve 17 binden fazla koronavirüs vakası görülüp, 1266 kişi hayatını kaybettiğinde, İtalya’da gündelik hayat durdu, insanlara evlerinde kalmaları söylendi.

Bunların hepsi İtalyanlar’ın, genel olarak insanların doğasına aykırı. 2014 yılında akademi ödülüne layık görülen “Muhteşem Güzellik” filminin senaristi, arkadaşım Umberto’nun senaryo yazmanın zamanla nasıl değiştiği hakkındaki sözleri geliyor aklıma. 

“Artık bütün sahneleri önceden yaptığımız gibi en başta yazmıyoruz” demişti Umberto, “Artık sahneleri çektikçe yenilerini yazıyoruz… Filmin daha dinamik olmasını sağlamak adına.”

Bu sütun, günümüzdeki İtalya’nın resimlerle zenginleştirilmiş bir çeşit kroniği haline geldi. Buradaki eskizler ve gözlemler ise her gün bizim için yeniden yazılan ve bir şekilde doğaçlama yaptığımız senaryolara uyan, iyi birer oyuncu olmak için yapmamız gerekenleri gösteriyor. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus