Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (9): Erdoğan krizi nasıl yönetiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Ve tabii ki yine koronavirüs konuşacağız Kemal Can’la beraber. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: “Haftaya Bakış” başladığından beri ilk defa seni sakalsız gören izleyicilerimiz şaşırmıştır. Sıhhatler olsun. Berberler kapalı, herhalde kendin yaptın tıraşını.

Can: Evet. Zaten ben sakal çıktığından beri kesmeyen insanlardan olduğum için çok ender sakalımla temasım oluyor. Ama bu sefer korona önlemleri çerçevesinde, hem de bunu fırsat bilerek kestim ve epey de ilgi gördü anlaşılan.

Çakır: Kemal, bugün yine koronavirüs konuşalım: “Türkiye krizi nasıl yönetiyor?”, aslında “Erdoğan krizi nasıl yönetiyor?” olayını konuşalım. Ben geçen gün Cihangir İslam’la bir yayın yaptım, görmüşsündür. Cihangir İslam net bir şekilde dedi ki: “Benim duyumlarıma göre, Bilim Kurulu sokağa çıkma yasağı önerdi, öneriyor, ama Cumhurbaşkanı istemiyor”. Bunu söyleyen çok insan vardı. Hatta biz de bir şekilde ima ettik, ama bunun somut bir bilgisi, açıklaması olmadığı için, bir spekülasyon olmaktan öteye gidemiyor. Ama en son Meral Akşener, Bilim Kurulu’nun sokağa çıkma yasağı istediğini, ama Cumhurbaşkanı’nın istemediğini açık bir şekilde söyledi. Bu, iyi bir tartışma için bir başlangıç noktası olabilir. Sen de konuyu Gazete Duvar’da yazıyorsun sürekli olarak. Burada, iktidarın birtakım işlerini meşrulaştırdığına dair Bilim Kurulu’na atfedilen bir fonksiyon var. Ama olayın inisiyatifinin Bilim Kurulu’nda olmadığı konusundaki yorumlar giderek artıyor. Bu olayda da mihenk noktası sokağa çıkma yasağı oldu. Son rakamlara baktığımızda, günlük vefat sayısı 100’ü aşmadı henüz. Hatta düne kadar hep 70’lerde gitti, dün 90’ı aştı. Bunlara bakılınca sanki test sayıları, tedavi gören ve kurtulan insan sayısı artıyor. Dikkat etmişsindir, Fahrettin Koca’nın dünkü sosyal medya paylaşımında vefat sayısı yok; tedavi görüp kurtulanlarla başlıyor. Pozitif olanı öne çıkartma yaklaşımı var. Şu aşamada sanki şöyle bir hava var: Konuştuğumuz ve senin de özellikle yazılarında hep vurguladığın; “Türkiye, koronavirüs ile mücadelede dünyadaki başarı örneklerinden birisi” havası var. Bu bana göre aldatıcı, sen ne dersin? 

Can: Önce, Bilim Kurulu’nun söylediklerinin dinlenip dinlenmemesi ya da sokağa çıkma yasağı önerisi iddialarına ilişkin söylediğine temas edeyim; Aslında Sağlık Bakanı Koca’nın daha önce yaptığı iki basın toplantısında, gazetecilerin ısrarla sokağa çıkma yasağını sormaları karşısında verdiği cevapta, bu iddiaların karşılığı var. Orada defaatle, “Biz önerilerimizi yaptık, bunları takdir edecek Cumhurbaşkanı’dır” dedi. Yani, sokağa çıkma yasağı sorulduğunda, açıkça, “Biz sokağa çıkma yasağını önerdik” demedi Bilim Kurulu’nu kastederek.  

Çakır: “Önermedik” de demedi. 

Can: Evet, onu söylüyorum. Bu soruya hep “Biz önerilerimizi yaptık” cevabını verdi. Aslında örtülü biçimde, açıklanandan ya da Cumhurbaşkanı’nın takdir ettiğinden daha fazla önerinin gittiğini, Koca’nın açıklamalarından da, bazı Bilim Kurulu üyelerinin “Her şey iyi gidiyor” yollu açıklamaları yaparken televizyonlarda söylediklerinin satır aralarında da, bunun işaretlerini görüyoruz. Hatta bazı rakamlarla ilgili şaibeler konusunda da, Bilim Kurulu üyelerinin doğrudan “Yok öyle bir şey, her şeyi harfiyen yapıyoruz” demeyip, “Sanmıyorum” cevabıyla geçiştirdiklerine de tanık oluyoruz. Dolayısıyla burada böyle bir mesele var ve meselenin tarafları da bunu çok gizlemiyor. Sadece, İletişim Başkanlığı sürekli olarak, sanki bütün Bilim Kurulu kararları uygulanıyormuş havası yaratıyor. Olumlu ya da olumsuz bir şey olursa, bunun ihalesinin kalacağı yer de buradan ortaya çıkıyor.

Ama daha ciddi bir şey var: Başlangıçtan itibaren bu salgını yönetme meselesinde birinci öncelik, salgının yayılması, salgının insanları etkilemesi değil; bunun yaratacağı imaj ve görüntü üzerine kuruldu. Zaten hemen ilk önlem olan risk grubunun eve kapatılıyor olması, salgını önlemekten çok, ölüm rakamlarını düşürerek, bir yerinden bir başarı hikâyesi üretme ihtiyacıydı. Başarı hikâyesinin büyük dayanağı da, Türkiye’de, dünyaya göre ölüm sayılarının hem nispî olarak, hem de rakamsal olarak düşük olması. Yani vaka sayısında bulunduğu sıralama ve vaka hızıyla ölüm oranları arasında bir fark var. Aslında bütün başarı hikâyesi de buradan kuruluyor. Ama problemli görülen nokta; kapanan vaka sayısında ölüm oranı hiç de düşük değil. Toplam sayıda düşük olmakla birlikte, kapanan –kapanandan kasıt: ya tedavi olmuş ya da ölmüş olarak bitmiş vakalar–, aktif olarak sürmekte olmayan vakalar açısından bakıldığında, ölüm oranlarının düşük olmadığı görülüyor. 

Hazırlık meselelerine gelince; zaten herkesin gözü önünde cereyan ediyor: Mesela, daha bugünden başlanıp 45 gün sonra bitirilecek Sahra Hastanesi projesinin, Türkiye’de salgının başlamasından bir buçuk ay sonra bitecek olması… Başlangıçtan 3 ay sonra bitecek bir sahra hastanesini, “hazırlıklı olmak” diye sunmak akıl dışı bir şey. Eğer Türkiye herkesten daha hazırlıklıysa, zaten o hastaneyi yapmış olması gerekirdi.  

Çakır: Bir de maske olayı var. Maske olayı birçok şeyi gösteren bir husus. Aslında bu, dünyanın tamamında yaşanan bir kafa karışıklığıydı; sürekli değişik değişik mesajlar verildi. Mesela Fransa’da bu konuda çok ciddi bir tartışma var. Çünkü Fransa’da ciddi boyutlarda maske eksikliği vardı ve bu nedenle maske takmanın çok da gerekli olmadığı devlet eliyle duyuruldu. Ama sonradan toparlanmaya çalışıldı. 

Bizde de şöyle ilginç bir şey oluyor — gerçi bunu daha önce de konuştuk, ama tekrar konuşmakta yarar var: Mesela, Büyükşehir belediyeleri ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla bağış kampanyası başlattı. İçişleri Bakanlığı yayınladığı bir genelgeyle, bu kampanyaların sadece devletin açıkladığı birimler tarafından yürütüleceğini açıkladı. Devlet bir şekilde belediyelerin başlattığı kampanyaların önünü kesip, kendisi yardım kampanyası başlattı. Daha sonra, belediyeler, gıda-erzak yardımı için ihtiyaç sahiplerinin başvurularını istedi. Hatta Mansur Yavaş, gün gün “şu kadar kişi başvurdu” diye rakam vererek açıkladı. Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan aynısını tekrarladı. 

Maske olayına gelince; Maske takma zorunluluğu geldiğinde, devletin yaptığı ilk açıklama şöyleydi: Ticaret Bakanı, “Maskeler kolaylıkla satın alınabilecek yerlerde olacak” diyerek satın almayı özellikle vurguladı. Gaziantep, Bursa Büyükşehir belediye başkanları sosyal medya paylaşımlarında, toplu taşımada maskelerin zorunlu olduğunu söylediler, o kadar. Ama İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediye başkanları, “Endişeye mahal yok. Biz zaten maskeleri bedava dağıtacağız” açıklamasını yaptılar. Maske takma zorunluluğunun ardından, hükümetin –hükümet diyoruz, ama ortada hükümet yok, başka bir şey var– iktidarın açıklaması geldi: Önce, maskelerin PTT eliyle ücretsiz dağıtılacağı söylendi. PTT sitesi çöktü, başvurular e-devlete yönlendirildi. O da olmadı, bu sefer eczaneler eliyle maske dağıtılmasına karar verildi. Bu eczaneler konusunda çok ilginç bir detay var; önemsiz gibi görünüyor ama çok önemli. Mesela eczacı veya tıp doktoru olan CHP’li bazı milletvekilleri, “Bu iş PTT ile dağıtılmaz. Bunun en ideal yolu eczaneler olmalı” önerisini getirdiler ve tam bir linçe uğradılar. İktidar yanlısı trollerin, gerçek adları ile ya da sahte hesaplarla yeniden tam istim üzerinde olduğu bir dönem yaşıyoruz. Trollerin sosyal medyadaki performans grafiği –herhalde buna bakanlar vardır– Türkiye’deki krizlerin iyi yönetilip yönetilmediğinin de bir göstergesi. Eczane önerisini yapanlar çok ciddi bir kampanyayla adeta linçe uğradı, ama sonuçta maskelerin eczane eliyle dağıtılması devletin bulduğu bir çare oldu. Maske dağıtımının 1 gün içerisindeki serüveni bile aslında ortalıkta bir hazırlık olmadığını gösteriyor. 

Tabii işin bir başka boyutu daha var: Tıpkı İspanya ve İtalya’ya gönderilen tıbbî yardım malzemelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de 65 yaş üstü vatandaşlara dağıtılan maske, kolonya paketleri de, Cumhurbaşkanı imzasıyla yollandı. Olayın ambalajında bir devlet var, ama hep geç karar alan, kararlarında sürekli tereddüt eden, her aldığı geç kararı da “Dünyada istisnaî başarı örneği” olarak kamuoyuna sunmaya çalışan bir devlet. Tabii bunu da büyük ölçüde medya üzerinden yapıyor. Böyle bir ortamda bunu sürdürmeye çalışıyorlar. Bence bu iki olay, yardım kampanyaları ve maske meselesi, aslında iktidarın ne kadar hazırlıksız ve beceriksiz olduğunu, öte yandan, Büyükşehir belediyelerinin işleri biraz ciddiye alıp, hızlı hamle yaptıkları zaman, kritik anlarda gündemi nasıl belirleyebileceklerini de çok ciddi bir şekilde gösterdi. Özellikle Ankara’da Mansur Yavaş örneği çok ilginç. Bunu biraz sonra ayrıca konuşalım istiyorum. 

Can: Senin de söylediğin gibi, bu hazırlıklı olup olmadığı meselesinde, bir test, ikincisi de maske, çok belirleyici biçimde bir resim gösteriyor. Belki biraz sonra daha ayrıntısına gireceğiz, fakat bu tür konularda çok fazla zikzak, önce başka türlü söyleyip sonra muhalefetin ya da başka uzmanların söylediğini kabul etme meselesi, sadece Türkiye’de değil, dünyada da pek çok örneğini gördüğümüz bir şey. Bunu İngiltere’de de gördük, Trump’da da gördük; daha popülist, sağ otoriter eğilimleri olan yönetimler bu tür şeyler yapıyorlar. Önce, “Ben bilirim” deyip kimseyi dinlememek, sonra mecbur kalarak bazı şeyleri yapmak. Ama şöyle bir avantajı kullanarak yapıyorlar bunu. Biraz sonra konuşacağımız konu da zaten bununla ilgili. Türkiye’de, Amerika’da, İngiltere’de ya da başka yerlerde de gördüğümüz şöyle bir şey var: Kriz âcil olduğu için, çok akut ve içinde çok sert biçimde bulunulan bir kriz sırasında, yönetimdekilerin, bu “öncelikler ve sonralıklar” konusunda yaptığı hatalar çok önemli olmuyor. Ya da buna ilişkin yürütülen muhalefetin, “Bakın, bizim dediğimize geldiniz. Yanlış yapıyordunuz, şimdi döndünüz” demiş olması, mesele hiçbir zaman bir siyasî bedel noktasına varmadığı için, öncelikli olarak herkesin baktığı şey “Kimin yaptığı değil, ne yapıldığı” olduğu için, birilerinin eksiği üzerine açılan tartışmalar bir sonuç vermiyor. Onlara zarar da vermiyor. 

Çakır: Kemal, Mansur Yavaş meselesini sonraya bırakalım, doğrudan bu konuya girelim. Güven meselesi, daha doğrusu “tek bayrak altında toplanma”. Biz “Transatlantik” programında iki haftadır Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la Trump’ın popülaritesinin artması meselesini konuşuyoruz. Ömer de ısrarla, “Bu mecburen arttı. Kim olsa artacaktı. Trump başarılı olduğu için artmış değil” diyor.  Metropoll Araştırma Şirketi’nin her ay yaptığı Görev Onayı karşılaştırması var. Şubat ve Mart aylarındaki araştırmalarına bir bakalım. İnsanlara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görev yapış tarzını nasıl buldukları sorulmuş. Şubat ayında Cumhurbaşkanı’na görev onayı yüzde 41’e düşmüş, şmdi 55,8’e çıkmış. Orada çok net bir tırmanış var. Aynı tabloya baktığımda, 17-25 Aralık Operasyonu’nun hemen öncesinde, görev onayının yüzde 71, 15 Temmuz darbe girişimi sırasında da yüzde 67 olduğunu görüyoruz. Suriye Operasyonu sırasında yüzde 48, ama 15 Temmuz’da yüzde 67, 17-25 Aralık’ta yüzde 71 destek var. Şu anda yaşanan bu kriz, 15 Temmuz darbe girişiminden daha mı az, daha mı fazla çok emin değilim. 

O tabloya baktığımız zaman şöyle bir şey görüyorum: Kriz anlarında, terör saldırıları ya da “Ne oluyor, nereye gidiyoruz?” duygusunun olduğu yerlerde, insanlar panik halinde istikrarsızlık duygusu ile beraber, otoriteye bakıyorlar; otoriteden bir şey yapmasını bekliyorlar ve ona çok geniş kredi sunuyorlar. Ama ondan sonra bu destek ya da onay, ne derece başarılı olduğuna bağlı olarak düşüyor. Örneğin bu tabloda, en son yapılan Barış Pınarı Harekâtı sırasında Erdoğan’a verilen destek yüzde 43’ten, yüzde 48’e çıkmış ve 1 ay içerisinde %41’e düşmüş. Neden düştü? Çünkü operasyon bitti. O “Beka” ve savaş meselesi gündemden düştü. Şimdi bayağı yüksek bir yerden bakıyoruz. 

Yine aynı araştırma şirketinin ilginç bir başka tablosu daha var. Burada da partilere göre dağılımı görebiliyorsun. Orada da şöyle bir şey çıkıyor. Erdoğan’a onay veren CHP seçmeninin desteği Şubat ayında yüzde 4,3 iken, Mart’ta yüzde 19’a çıkıyor. Bu koronavirüs krizinde Erdoğan’a onay veren insan sayısı HDP’de yüzde 25, İYİ Parti’de yüzde 9,7’den yüzde 23’e çıkıyor 1 ay içerisinde. En çarpıcısı Saadet Partisi. Saadet Partisi’nin seçmenlerinin desteği yüzde 36’dan yüzde 64’e çıkıyor. 

Bu tabloya bakınca, kendi seçmeninden ziyade, diğer parti seçmenlerinin de, kirizin ilk anlarında Erdoğan’a bir destek sunduklarını görüyoruz. Bunu geçen yayında konuşmuştuk; aslında bu ülkeyi yönetenler için, özellikle de Erdoğan için bir fırsat. Böyle bir krizde kendisine yönelik ilgi ve destek bu kadar artmışken, bu krizi iyi yönetebilirse, kendisinde yönelik desteği artırabilir –benim birkaç yıldır söylediğim gibi–, kendi yaşadığı krizi bir ölçüde aşmasına yardımcı olabilir. Ama şahsî kanaatim, şu âna kadarki performansıyla, bir anlamda bu kredileri fazlasıyla yediği kanısındayım.

Can: Evet. O görev onayı meselesinde şöyle ilginç bir hikâye var; Ömer Taşpınar’ın sizin yayında söylediği gibi, Amerika’da da Trump’ın görev onayı 5-6 puan artmış. Bu meselenin basit bir mantığı var aslında. Bu kriz anlarında merkezî otoriteye yönelen ilgi, bütün gözlerin ona dönmesi, bir başka şeyle daha besleniyor: Biraz önce konuştuğumuz gibi, yaptığı yanlışlar, yavaş hareket etmesi, hazırlıksızlığı, önceliklerinin sorunlu olması gibi, onun yapmadığı üzerine kurulan bütün eleştiriler de aslında onun önemini besleyen bir şeye dönüşüyor. Süreç biraz böyle işliyor. Bu da, kaçınılmaz olarak, merkezî otoriteye, her ne yapılacaksa, yapacak olanın o olduğu fikrini büyütüyor. Bu yüzden Sağlık Bakanı’nın Bilim Kurulu toplantısından sonra “Cumhurbaşkanımızın takdiri” dediği anda da, zaten aslında herkes için, Cumhurbaşkanı’nın ne yapacağı önemli.  Dolayısıyla, doğru ya da yanlış yapmasından bağımsız olarak, böyle bir rol edinmiş olan, onun ne dediğine göre insanların kendi kaderlerinin belirleneceği fikrine girdikleri anda, onunla ilgili beklentinin yükselmesi çok anlaşılır bir şey. Bu, aslında bütün kriz anlarında, süren krizin içerisinde böyle çalışıyor. Her yerde böyle çalışıyor. Bu lider, süreci son derece açık ve şeffaf yürütse de, bilime ve uyarılara dikkat etse de böyle yürüyor, hiç kaale almasa da böyle yürüyor. Ama iş, krizin sonuçlarının ve artık âcil durumun ortadan kalkıp, onun yarattığı tahribatın düşünülmeye, konuşulmaya başladığı süreçte başka türlü işliyor. Hatta burada, çok dramatik biçimde, bu tür görev onayı düşüşleri görülüyor. Çünkü orada atılan adımlarla ya da ortaya sürülen iddialarla uyumsuzluğa dair çok daha güçlü veriler ortaya çıkıyor. Burada önemli olan, senin de biraz önce işaret ettiğin ve şimdi değineceğimiz “Alternatif şeyler yapma muhalefeti” çok önemli oluyor: Evet, taleplerle yanlışları konusunda güçlü biçimde onu yönlendirmek, eleştirmek çok önemli bir şey –ki bu konuda iktidar galiba birtakım kısıtlamalarla bunun önünü kesmeye de niyetleniyor–; ama bu, iktidarın iddia ettiği gibi politik sonuç veren bir şey değil. Tam tersine, birilerinin yapmadığını anlatarak hemen bir politik sonuç elde etmek mümkündür. İktidar, kendisine dönük eleştirileri ve uyarıları siyasî hesap olarak etiketliyor, ama aslında siyasî hesap burada oluşmaz. Siyasî hesap, bundan sonra görülecek şeyin adı. Bu kriz bittikten sonra bilançosunda görülecek bir şey.

Çakır: Biraz yeni torba yasa tasarısından bahsedelim.Bu yasa tasarısının içinde gene her şey var; ama en çok öne çıkan iki husus: sosyal medya konusunda yeni bir takım düzenleme çabaları; ama esas olarak da, işten çıkartmaların üç ay boyunca yasaklanması. Yasa taslağı bu haliyle yasalaşırsa, “ücretsiz izin” maddesi ilk defa resmen yasalaşmış olacak. Bu olayda yönetenlerin en büyük sorunu istihdam meselesi. Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen rakamlar korkutucu. Türkiye’de zaten işsizlik çok ciddi bir yerdeydi, bunun kat kat artacağı söyleniyor. Bir diğer husus da, geçen gün Ali Babacan’ın Fox tv’deki yayınında bahsettiği kayıtdışı işgücü konusu. Biz genellikle kayıtlı işgücü üzerinden konuşuyoruz — ücretsiz izin, işsizlik sigortasından yararlanmak vs.. Ama çok ciddi bir kayıtdışı ekonomi ve kayıtdışı çalışan var; onları durumu çok daha kötü olmaya aday. Dolayısıyla şu anda mesela, yarın bu olay kapandığı zaman, geride kalan tahribat üzerinden siyaset yapılacak, bugünden onun önlemini almaya çalışıyor. Ama bu düzenlemenin buna ne kadar etkisi olur açıkçası çok emin değilim. Zaten, bu sokağa çıkma yasağını yapmama ısrarında en çok o yarın gelebilecek olan ekonomik faturanın endişesi var. Ekonomik şartları her halükârda sürdürmek… Mesela, 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı dediler, ama hemen ardından hep bu süreçte olduğu gibi, 20 yaş altı çalışanlara istisna tanıdılar. Çünkü orada o çarkların ve tabii ki ucuz işgücü çarkının sürmesi çok önem arz ediyor. Bir de işsiz sayısını belli bir yerde tutabilme kaygısı var. Herhalde önümüzdeki dönemde sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, ülke ekonomilerini ve ülkeyi yönetenlerin geleceğini çok belirleyecek husus o olacak. 

Can: Biraz önce bu salgın meselesinde de söylediğim gibi, daha küçük, kontrol edilebilir başarı ölçütleri geliştirip, ona göre önlem seti kurmaya çalışıyorlar. Benim anladığım kadarıyla, salgın konusunda salgını önlemek değil, hem yatak sayısı ve sağlık personeli avantajını da biraz kullanarak, ölü sayısını bir kriter olarak önüne koyup, kolay kontrol edebildiği alanda bir başarı kurgulamak. Öbür tarafta da, bu ilk büyük kriz zirvesinin hemen sonrasında Odalar Birliği başkanına dönüp, “Keyfiniz yerinde” demesinin nedeni olan şey, daha kontrol edebilir bir önlem alanı tarif etmek. Yani bütün çalışanların, bütün toplumun kendini, işini, gelirini güvende hissedebileceği bir şey yaratmak olmadığı için, daha dar bir alanda, farklı önceliklerle daha küçük bir kesimi korumaya dönük bir tercih ortaya kondu, böyle bir önlem seti geliştirildi. Yani her ikisinde de, post-korona dönemi için, bu kriz geçildiğinde, iktidar, “Neyi iyi yaptık?” konusuna cevap verebilecek, kontrol edilebilir, daha küçük birtakım alanlar tarif etmeye çalışıyor. Herkes de bunu yapıyor aslında bütün dünyada. O da, cevap verme kapasitesine ve imkânlarına göre bu çemberi büyütüyor. Herkesin benzer bir stratejisi var aslında. Ama Türkiye’de bu fazla dar tarif edildi. Salgınla ilgili işin tıbbî tarafında, önlemler ve hazırlıklar meselesi son derece dar tarif edildi. Ve büyük ölçüde iletişimini yöneterek sorunu çözme gayreti hâlâ devam ediyor ve bunda da çok büyük bir değişiklik olmayacağı anlaşılıyor. 

İşin ekonomik cephesinde de, senin de söylediğin çarkların dönmesinin devamı meselesinde, sadece çarkları korumak, çarkları yağlamak… Onu döndürenleri, onun içerisinde öğütülenleri koruyup kollamak gibi bir perspektif yer almıyor. Hatta işçilerin sessiz kalmasını, rakamların daha düşük gösterilmesini sağlayacak, ama aslında fiilen ücretsiz kalmalarına neden olacak bir düzenleme getiriliyor; kâğıt üzerinde, bir iş sahibi, hâlâ işi devam eden ama artık gelirleri olmayan insanlar, ücretsiz izne çıkartılmamış ama ücretleri yarıya, yarıdan da aza düşürülmüş insanlar. Dolayısıyla yine bunun görüntüsü üzerinden düşünülen bir önlem paketi gibi duruyor. Bunun faturası, bu iş kapandığında, “Biz diğer ülkelere göre, şu kadar daha az ölü ile bu konuyu kapattık”, “İşsizlik rakamlarında şu kadar bir oynama oldu”… Hatta hatırla, daha krizin en başlarında bile, “Bizim borsamız o kadar kaybetmedi” kıyaslaması yapıldı. Türkiye borsasının, Amerikan borsasının kayıplarıyla karşılaştırılabilir bir tarafı yok, öyle bir derinliği de yok zaten. Dolayısıyla, bu tür rakamlarla kurulan, aslında bazıları da önemsiz rakamlar üzerinden kurulan bir iletişim stratejisi var her iki tarafta da.

Çakır: Mansur Yavaş konusunu sona bırakmış olduk, onu biraz konuşalım. Ben onunla ilgili başlı başına bir yayın yaptığım için çok fazla tekrar etmek istemiyorum; ama gerçekten şaşırtıcı. Şahsen ben şaşırıyorum. Yani yıllardır iyi kötü bildiğimiz, tanıdığımız birisi. Benim de konuşmuşluğum var. Hatta bir iki kere yayın da yapmıştık belediye başkanı olmadan önce. Beypazarı’ndan dolayı bir iddiası, bir deneyimi vardı. Ama şu 1 yıl içerisinde, yani bu krize gelene kadarki süreci ayrı, ama krizle beraber çok farklı bir performans sergiliyor. Son derece sakin, “Ben sadece işimi yaparım, kavga etmem” duruşu var. Önüne çıkartılan engellerle ilgili şikâyetleri bile çok sakin. Ve sürekli olarak birtakım somut sorunları saptayıp –gündelikçiler, simitçiler, gençlerin sorunları gibi– kimi zaman onlarla konuşarak, bir anlamda doğrudan ilişkiye giriyor. Bir de, çalışmalarını sürekli rakamlar vererek, “Şu kadar kişiye şunu dağıttık, bu kadar kişiye bunu yaptık, şunu şöyle çözdük” diye anlatarak, videolarla açıklayarak şeffaf iş yapması, açıkçası beni şaşırtıyor. Ve ilginç bir şekilde de, Türkiye’de 31 Mart sonrası yaşanan İstanbul merkezli bakışı, yani siyaseten “Herhalde bundan sonra İstanbul’dan bir şeyler olacak” bakışını bir ölçüde değiştiriyor. Tabii CHP’nin içinde “İmamoğlu ile Yavaş’ı mı yarıştıryorsunuz?” diyen ve bundan rahatsızlık duyan çok kişi var. Ama somut olarak baktığımızda, şöyle bir şey görüyorum: Mansur Yavaş “Ben sadece Ankara’nın Büyükşehir Belediye Başkanı’yım, büyük siyasette işim yok” diyor –ki bu “Büyük siyaset” lâfı kendisinindir–, ama bütün bu yaptıkları, duruşu, tarzı, bir büyük siyasetin önünü açıyor diye düşünüyorum.

Can: Bu gösterdiğin resim, başka türlü bir siyaset düşünme biçiminin göstererek gündeme getirilmesi. Çünkü aslında hep tartışılan, bu merkezî iktidarların gücünün ya da hem popülaritesinin, hem de etkinliğinin ve otorite gücünün artması tartışmaları içerisinde çok gündeme getirilen ve aslında başka türlü bir siyasetin kurulma alanı olarak, yerel ölçeğin, yerelleşmiş siyasetin, ihtiyaçlara, taleplere doğrudan temas edebilen, onlarla ilişki kurabilen, merkezî tek güçlü bir devletin ya da siyasî aktörün yaratacağı istikrarla, yerel ihtiyaçların ve yukarıdan aşağıya doğru çalışan talep-beklenti ilişkisinin ve daha organik hale gelmiş bir siyasî temasın nasıl farklar yaratabileceği görebiliyoruz. 

Mesela, Antalya’da ve Eskişehir’de belediyenin aşevlerinin bağış hesaplarını bile dondurmaya kalkan merkezî yönetim, asıl tehdit olarak, bu kendi daralttığı siyasetin dışında bir siyaset yapma biçimini görüyor… Ya da onlar hizmet filan diye söylüyorlar da aslında hizmetin kendisi siyasî bir şeydir. Çünkü öncelikler, tercihler, onun yapılış biçimi, bu hizmetin ulaştırılma biçimi, bunların hepsi siyasîdir. Bu açılardan bakıldığında, birilerinin yapmadığı, eksik bıraktıklarını konuşmaktan ya da göstermekten çok, bunun net biçimde ortaya çıkmasını sağladığı için, bence ciddi bir politik sonuç üretmeye aday. Galiba da bu yüzden daha fazla rahatsızlık doğuruyor iktidarda. Yani “Şunu yapmadınız, bunu yapmadınız” lâflarını çok umursamıyorlar, ama bu tür şeylere daha yüksek reaksiyonlar vermelerinden de rahatsızlığın boyutunu anlıyoruz. 

Çakır: Sen eski bir Ankaralı olarak –üstelik Ankara’da yaşayan çok tanıdığın da var–, sürekli temasın oluyordur. Mansur Yavaş’ın belediye başkanı olarak yaptıkları, gerçekten hayata doğrudan yansıyor mu? Yani insanlar farklı bir Büyükşehir Belediyesi’nin Ankara’da fiilen var olduğunu yaşıyorlar mı? Çünkü biz sosyal medya üzerinden yapılan açıklamalardan görüyoruz sadece. Ama Ankaralı için gerçekten bunun sokakta bir karşılığı var mı?

Can: Bence var. Zaten biz, oradan taşarak geleni duyup, öğrenip biliyoruz. Türkiye kamuoyuna “Mansur Yavaş’ın yaptıkları” diye bir gündemin geliyor olması, orada bir karşılık bulması ile mümkün oluyor zaten. Çünkü çok yüksek bir PR kampanyası ya da medya iletişim stratejisiyle yürütmüyor. Genellikle yapıldıktan sonra duyuyoruz. Yapılacağına ilişkin vaatler halinde duymuyoruz. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında, bence karşılıkları var. Hem Ankara özelinde yapılan araştırmalarda, hem bunların duyulma ve bilinirliği açısından yapılan araştırmalarda da rakamsal olarak ölçülüyor bu. Ama doğrudan gündelik hayatta da bunun karşılığı olduğu, hatta politik bazı gerekçelerle mesafeli olan kesimlere bile yayılmaya başladığını düşünüyorum.

Çakır: Ben kendisiyle en son birkaç ay önce Ankara’da konuştuğumda, sürekli siyaset-üstü, partiler-üstü diye bahsediyordu. Makam odasında hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hem Kemal Kılıçdaroğlu’nun resimleri var. Kendisinin ülkücü kökenli olduğunu, MHP geçmişi olduğunu biliyoruz. Aslında kendisini “siyaset-üstü, partiler-üstü” tanımlamasının, çok bâriz bir siyaset stratejisi olduğu ortada. Sanki şu âna kadar bu onun hep lehine çalışmış gibi geldi bana. Hem geçmişini gizlemiyor. Bugünkü parti aidiyetini, CHP’nin belediye başkanı olduğunu da saklamaya çalışmıyor. Ama sürekli olarak da, kendisini, “partiler-üstü ve herkesin belediye başkanı” olarak sunma çabası şu âna kadar başarıyla gitti. Bunun tıkanacağı zamanlar olabiir herhalde, değil mi?

Can: Kuşkusuz olabilir. Çünkü bir süre sonra her türlü siyasî çaba, Türkiye’deki genel siyasî atmosferin, o iklimin duvarına çarpıyor. Orada çok özel bir alan üretmek mümkün olmuyor. Tabii İstanbul, büyüklüğü ve ölçeği açısından bu tür şeyleri yapmaya biraz daha zor imkân veriyor; ama daha küçük merkezlerde, yaparak gösterilen farklı siyaseti, dilde değil alanda kurmanın daha fazla somut sonuçlar üretmeye başlayacağını düşünüyorum. Çünkü biraz önce konuştuğumuz post-korona dönemi, merkezî otorite içinde eldeki imkânların dağıtımıyla, onun sağladığı “lütuf” avantajlarıyla memnuniyet üretmesine çok uygun bir yakın dönem vaat etmiyor. Dolayısıyla, sorunlara sahici çözümler üretebilen siyasîlerin öne çıkması, bu tür dikkat çekmesi, bu tür siyasetin biraz daha yükselmesi, iyimser beklentidir. Bu, birdenbire olacak bir şey değildir. Ama tersi eğilimler, demin konuştuğumuz gibi zorluklar ânında otoriteye sığınmak gibi durumlar oluşur. Ama bunların sonrasında gelen dönemde, yani herkesin takkeyi önüne koyup, “Ne yaşadık biz? Buraya nereden geldik? Bunda sorumluluğu olanlar kimlerdir? Ne yaptılar?” sorusuna cevap aramaya başladıklarında ve muhalefet bu dilden kurulmaya başladığında, tablo değişebilir.

Çakır: Evet Kemal, burada noktayı koyalım. “Haftaya Bakış”ta yine koronavirüsü konuştuk. Erdoğan’ın kriz yönetimi başarısını ya da başarısızlığını konuştuk ve biraz da Mansur Yavaş’ı ele aldık. Evet, bu haftayı böyle noktalıyoruz. Kemal, programı sen kapat.

Can: Sağlıklı kalın. Mümkün olduğunca ve mecbur değilseniz evde kalın. Dışarıya çıkıyorsanız da dikkatli olun. İyi günler.

Çakır: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus