İnfaz Yasası’nın göz önüne serdiği iktidar ve muhalefet gerçeği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan asla benimsemeyeceği bir infaz düzenlemesini MHP’ye bağımlı olduğu için sahiplenmek durumunda kaldı. Muhalefet ise, sadece 51 red oyu toplayarak bu derece hayati bir konuyu çok da fazla önemsemediğini göstermiş oldu.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkçi

İnfaz yasası geçti ve bize birçok konuda çok ilginç fotoğraflar verdi. Yasanın hazırlanması ve geçmesi bize hem iktidarın hem muhalefetin Türkiye’de nasıl bir zemin üzerinde yer aldığını gösterdi. Öncelikle iktidardan başlayacak olursak; biliyoruz ki bu yasa Devlet Bahçeli’nin istediği bir yasaydı. Devlet Bahçeli’nin en çok Alaattin Çakıcı’yı kurtarmak için bunda ısrar ettiğini biliyoruz. Daha önce denedi, ancak Erdoğan direnç gösterdi. Durumu yokladı ve sonra vazgeçti, iptal etti. Ama şimdi koronavirüs salgını vesilesiyle bu durumu bir gerekçe göstererek, cezaevlerindeki doluluğu göstererek –ki bu doğru–, bu vesileyle daha önce onay vermediği Bahçeli’nin önerisine bu sefer destek verdi. Erdoğan’ın bu desteği çok gönüllü vermediğini anlamak mümkün, ama buna mecbur oldu. Bu mecburiyet işte bize Türkiye’deki iktidar yapısını gösteriyor. Artık Erdoğan tek başına kendi gücü ve partisiyle, kendi tabanıyla ülkeyi yönetebilen bir lider değil — uzun zamandan beri böyle. Bunu aslında kendisi yaptı. Ülkryi başkanlık sistemine geçirip %50+1 şartını dayatarak, kendisi hep başkalarına muhtaç oldu. Ve bu ihtiyacını karşılamada da en gönüllüsü Devlet Bahçeli ve MHP oldu. Şu aşamada, örneğin bu yasayı geçirmede MHP’nin desteği yeterli olabiliyor. Ama yapılacak bir cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP’nin desteği yetecek mi açıkçası hiç emin değilim. Fakat bu bize gösteriyor ki bu yasa esas olarak Erdoğan’ın ne kadar MHP ve Devlet Bahçeli’ye tâbi olduğunu, ona ihtiyacı olduğunu, onunla bir zıtlaşmaya girmek istemediğini ve giremeyeceğini gösteriyor. Aslında Süleyman Soylu olayı da böyleydi. Süleyman Soylu kişisel bir çıkış yapmış olabilir. Erdoğan’ın kal demesine rağmen istifa ederken kendisine iktidarın diğer ortağı olan Bahçeli’nin sahip çıkacağını tahmin etmiş olabilir. Belki bu konuda bir bilgisi vardı. Erdoğan’ın Soylu’ya daha önce benzer olaylarda gösterdiği tavrı göstermemesi, onun istifasını kabul etmemesi, bu meydan okuyuşu bir şekilde geçiştirmesi de Erdoğan’ın nasıl tek başına ayakta, iktidarda kalamadığını gösteriyor. Eğer Soylu olayında başka bir tavır alsaydı MHP ile olan ilişkisi ciddi bir şekilde zedelenebilirdi. Zaten çok zor bir süreçten geçiyoruz, zaten ekonomik kriz vardı, bir de üstüne bu salgın krizi eklenince Erdoğan çok ciddi bir şekilde sıkışmış durumda. Her ne kadar kamuoyu araştırmalarında –örneğin MetroPOLL’ün anketinde de gördük– Erdoğan’a onay yükselmiş olsa da, bu onun şahsından ziyade, böyle kritik zamanlarda dünyanın her yerinde olduğu gibi, insanların otorite etrafında toparlanma, kenetlenme ihtiyacını gösteriyor. Ve Erdoğan şu haliyle bu krizi MHP’nin desteği olmadan sürdürebilecek bir durumda değil. Sadece bu krizi değil iktidarı da sürdürebilecek bir durumda değil. Şimdi burada çok ilginç bir başka husus var. Alaattin Çakıcı açık bir şekilde Erdoğan’a tavır almış, hakaret etmiş, meydan okumuş birisi. Şimdi bizim bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan –Karadenizli, Kasımpaşalı–, şu âna kadarki tavır ve üslûplarından da biliyoruz, bunun altında kalacak, sindirebilecek bir kişi değil. Esas olarak Çakıcı’yı çıkartmak için düşünülmüş bir tasarıya evet demiş olmasının da, ayrıca altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor. Erdoğan yasa çıktıktan sonra bir video yaptı ve bu hemen Anadolu Ajansı aracılığı ile duyuruldu. Açıkçası o videoda bir yerde bir şeyler söyler diye bekledim. Tam tersine Erdoğan bu yasaya sahip çıktı. Ve “Bu yasa, mahkûm olmuş kişilerin topluma geri kazandırılmasında önemli bir rol oynayacak” dedi. İnşallah öyledir diyelim, ama daha şimdiden Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker arasında gidip gelen mesajlar –tabii doğrudan değil–; en son Sedat Peker’in çektiği video hiç de bir şeylerin kapandığını göstermiyor. Çıkanlar ve çıkmayıp devlet garantisi altında içeri girmemiş olan muadilleri arasında önümüzdeki dönemde birtakım kapışmalar yaşayabiliriz. Yani düzenlemenin insanları topluma kazandıracak olması bahsinde; özellikle öne çıkan bazı isimler üzerinden baktığımızda, onların hayat tarzlarını değiştirmelerini beklemek çok fazla iyi niyetlilik olacaktır. Şimdi Çakıcı’nın Erdoğan’la olan meselesini vurguladım. Ama doğrudan cephe almış birisi olarak vurguladım; bu bence önemli, fakat Erdoğan bunu bir şekilde sineye çekti. Ama öte yandan biliyoruz ki bu İnfaz Yasası’nın en çok mağdur ettiği kişilerin önemli bir kısmı bu paketin içerisine girmediyse, burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan dahli olduğunu düşünmek için kâhin olmaya gerek yok. Örneğin bir Ahmet Altan, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, HDP’liler, HDP’li belediye başkanları, milletvekilleri, parti yöneticileri –mesela bir İdris Baluken– bu kişilerin içeride kalmasının, tamamen anayasanın eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde bir kesim insanın bırakılıp bir kesim insanın devlete karşı işlenen suçlar kapsamında tutulmasının, Erdoğan’ın kişisel inisiyatifi olduğunu bize gösteriyor. Halbuki Erdoğan’ın da içinde olduğu bu hareket, örneğin Rahşan Ecevit’e istinaden Rahşan Affı denen af tartışmalarında, İnfaz Yasası düzenlemesi tartışmalarında da çok ciddi şu pozisyonu almıştı: Devlet ancak kendisine karşı suçları affeder, bireye karşı işlenen suçları affetmek devletin haddi değildir. Ama bu düzenlemeye baktığımız zaman, tamamen kişiden kişiye işlenen suçlar kapsamda, devlete karşı işlendiği varsayılan suçlar — “işlenen suçlar” diyemiyorum; çünkü birçok gazetecinin, siyasetçinin, aydının bir suç işlediğini asla düşünmüyorum. Burada tamamen muhalif olmaları, Akp iktidarına engel çıkardıkları için kendilerine suçlar yaratıldığını biliyoruz. Böyle bir ayrımı özel olarak yaptıklarını biliyoruz. Bu da tabii ki çok ciddi bir şekilde ontolojik bir kopuş, bir sapma; yani bu hareketin kendisinin, AKP’nin kendi geçmişinden tam anlamıyla bir kopuşu bize gösteriyor. Aynı zamanda AKP ve Erdoğan iktidarının aşırı sağ milliyetçi bir pozisyona doğru seyrettiğini gösteriyor. Dolayısıyla İnfaz Yasası, getirdiği çok büyük eşitsizlik, haksızlık, hukuksuzluk bir yana, aynı zamanda iktidarın ne derece kırılgan bir yapıda olduğunu, Erdoğan’ın iktidarını uzatmak için normalde asla yapmayacağını düşündüğümüz şeyleri yapmak durumunda ve zorunda kaldığını gösteriyor. 

Peki muhalefet ne yapıyor? Çiğdem Toker’in bugünkü yazısına baktığınız zaman görüyorsunuz: 51 red. Meclis’te oturum oluyor ve bakıyoruz 51 red. Detaylara bakalım 139 sandalyesi bulunan CHP’den 18 red, 19 katılım olmasına karşın bir milletvekili elektronik oylamada yanlışlıkla kabul tuşuna basmış. 61 sandalyesi bulunan HDP’den 24 red. 38 sandalyesi bulunan İyi Parti’den 8 red — bir kişi daha var: Bağımsız milletvekili Cihangir İslam. Böyle bir tablo ile karşı karşıyayız: Toplamda 51 red. Nedeni çok basit — Çiğdem de onu söylemiş: “Nasıl olsa geçecekti bu yasa. Gitsek ne olacaktı? Neyi değiştirebilirdik?” Bu perspektif, bu yaklaşım, Türkiye’nin çok ciddi bir muhalefet sorunu olduğunu gösteriyor. Muhalefet dediğimiz zaman, sadece anamuhalefet değil hepsinin sorunu olduğunu gösteriyor. Şimdi HDP’liler en çok şikâyetçi olan –haklı bir şekilde–, çünkü çok sayıda arkadaşları cezaevinde: 61 sandalye 24 red. Her birinin kendilerince haklı sebepleri olabilir; salgın dönemindeyiz vs. Ama bu tür oylamalar tarihî oylamalardır, tarihe geçer ve hani savaşla ilgili derler ya: “Baba, savaşta ne yaptın?” diye çocuk sorarmış. Şimdi, bu oylamada ne yaptınız? Tabii grup adına konuşanlar var, çok ciddi sert çıkışlar yapanlar var, saatlerce komisyonlarda sabahlayanlar var, gerçekten çok büyük emek gösteren milletvekilleri var, hepsi çok takdire şayan hareketler yaptılar; ama topladığınız zaman, HDP milletvekillerinin 61 sandalyeden 24’ü yani 37 kişi yok. CHP’den 120 kişi yok. Burada aslında söylenecek fazla birşey yok. Bu son dönemin Türkiye’de –belki dünyada da çok yaygın bir şey şimdi– muhalefet etmek, itiraz etmek, bir şeylerde tavır almak, artık sadece pozisyon almaya indirgenmiş durumda. Birkaç yıl önce bir karikatür görmüştüm, hep aklımdadır o. Çok alâkasız gibi görünebilir, ama şöyle bir şeydi: İki bohem kılıklı sanatçı genç –uzun saçlı, keçi sakallı– ve bir sergi organizasyonu var. Ve şunu konuşuyorlar: Facebook’tan yüzlerce like geldi, demek ki serginin açılışına ilgi var, açılış için de alışveriş yapıyorlar tabii ikram için. O kadar çok like gelmiş ki, kasa kasa şarap almışlar; ama karikatürün sonunda bakıyorsunuz: 10 kişi geliyor. Ve dolayısıyla şaraplar sergiyi düzenleyenlerin kendilerine kalıyor ve sabaha kadar içip sarhoş oluyorlar. Tabii bu bir karikatür; ama Türkiye’de ve dünyada böyle bir olayın olduğunu biliyoruz.Sosyal medyada like atıp, retweet yapıp paylaşınca, orada herşey bitmiş gibi oluyor. Şimdi sorarsanız CHP ve HDP’li bütün milletvekilleri, İyi Partililer, İnfaz Yasası’nın ne kadar gayri âdil ve eşitliğe aykırı olduğunu söyleyecekler; ama işleri olan, Meclis’te oturuma katılıp itirazlarını dile getirmek ve oylamada gerekirse de –ki gerekirse değil gerekiyor– oy kullanmaya gelince gitmiyorlar. Vardır birtakım kişisel nedenleri; fakat onları oraya seçmiş kişileri ikna edecek hiçbir şeyleri yok. Kendinizi cezaevinde haksız yere bu yasadan yararlanamayan kişilerin yerine koyun ya da o kişilerin ailelerinin yerine koyun. Mesela Selahattin Demirtaş’ın eşinin yerine koyun, Osman Kavala’nın eşinin yerine koyun, Ahmet Altan’ın çocuklarının yerine koyun. Ve o size sorsun: Oylamada ne yaptınız? “Ya, çok çalıştık ama Akp ve Mhp’nin oylarıyla geçti.” Olay bu kadar basit değil, çok daha derin. Burada gerçekten adaletsizliğe, eşitsizliğe bir isyan varsa, gerçekten bir hukuk devleti arayışı varsa, bütün bunlar çabalayarak, fedakârlıkla ve mücadele ederek olur. Hele bir de işini zaten buysa, işinizi yaparak olur. Ama işinizi yapmayıp ondan sonra gerektiği zaman demeçler verip, “Tabii ki karşıyız, şöyleyiz böyleyiz” dediğiniz zaman, çok da fazla birşey olmuyor. Burada tabii işin ilginç tarafı şu: Dibine kadar kriz yaşayan bir iktidar var; bu iktidar her adımını zorlayarak atıyor, her adımını atarken de başına birşey gelebileceğinden ve bu sefer filmin kopabileceğinden endişe ediyor. Ama öteki tarafta, “Nasıl olsa iktidar her istediğini yapıyor, bizim ne kadar gücümüz var ki?” deyip hiçbir şey yapmayan, ya da ağırdan alan bir muhalefet var. Dolayısıyla her iki taraf, kendi krizleriyle beraber bu ülkeyi adım adım demokrasiden, çoğulculuktan, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaştırıyorlar ve bütün bunlar şu anda yaşadığımız salgın gibi çok büyük, herkesin hayatını tehdit eden bir süreçte oluyor. Maalesef böyle. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus