Paul B. Preciado: Koronavirüs ve biyopolitika

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Salgınlarla karşı karşıya kaldığımızda, kurtarmak istediğimiz hangi yaşamlardır? Covid-19, AIDS, frengi: Her toplum, onu tehdit eden viral patolojiler ve bunlara karşı ne şekilde örgütlendiğiyle tanımlayabilir kendini. Mediapart’ın pandemi sonrası dünya üzerine düzenlediği dosyaya yazan filozof Paul B. Preciado’nun metninin ilk bölümünü Haldun Bayrı çevirdi.
Paul B. Preciado

Michel Foucault 1984’te AIDS’ten kurtulsa ve üçlü tedavi (trithérapie) bulunana kadar hayatta kalsaydı, belki de bugün 93 yaşında olacaktı: Vaugirard Sokağı’ndaki dairesine kapanıp kalmayı kabul eder miydi? Tarihte, edinilmiş bağışıklık eksikliği virüsünün doğurduğu komplikasyonlardan ölen ilk filozof, salgının siyasal yönetimini düşünmek için en etkili mefhumların bazılarını bıraktı bize. Paniğin ve dezenformasyonun ortasında bu mefhumlar iyi bir bilişsel maske gibi yararlı hale geliyor.

Foucault’dan öğrendiğimiz en önemli şey, canlı (dolayısıyla da ölümlü) bedenin, her politikada baş konu olmasıdır. Bedenlerle ilgili bir politikası olmayan politika yoktur. Ama Foucault için beden, önce verilen sonra da üzerinde iktidarın işlediği bir biyolojik organizma değildir. Siyasal eylemin bizzat görevi, bir beden imal etmek, onu işe koşmak, onun üretim ve yeniden üretim biçimlerini tanımlamak, bu bedenin “ben” diyebilene kadar kendini kurguladığı söylem tarzlarını telkin etmektir.

Foucault’nun tüm eserleri, ahalilerin yaşamının ve ölümünün iktidar tarafından hangi farklı tekniklerle yönetildiğinin tarihsel bir analizi olarak anlaşılabilir. “Gözetlemek ve Cezalandırmak” (Surveiller et Punir) ile Cinselliğin Tarihi’nin (çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yay., 2020, 10. bas.) ilk cildini yayımladığı 1975 ile 1976 yılları arasında Foucault, modernlikte iktidarın toplumsal bünyeyle kurduğu ilişkiden söz etmek için “biyopolitika” mefhumunu kullanır.

Hükümran toplum” diye adlandırdığından “disiplinci toplum”a geçişi, hükümranlığı şiddetin ve ölümün ritüelleştirilmesi anlamıyla tanımlayan bir toplumdan, ulusal çıkar gereği ahalinin yaşamını yöneterek uzatan bir topluma geçiş olarak tasvir eder. Foucault için, biyopolitik yönetim teknikleri bir iktidar ağı gibi yayılıp, yasallık ya da cezalandırıcılık çemberini aşarak yataylamasına dal budak salan, mekânın tamamını katederek bireyin bedenine kadar giren bir kuvvet haline gelmiştir.

Un homme désinfecte une rue de Marseille contre la propagation du SARS-CoV-2 (Theo Giacometti/Hans Lucas via AFP).
Bir görevli SARS-Cov-2’nin yayılmasına karşı Marsilya’da bir sokağı dezenfekte ediyor (Theo Giacometti/Hans Lucas via AFP).

AIDS krizi sırasında ve sonrasında çok sayıda yazar, biyopolitika ile bağışıklık arasındaki ilişkiyi inceleyerek Foucault’nun varsayımlarını genişletip onlara kök saldırdılar. İtalyan filozof Roberto Esposito, siyasal olan “topluluk” (communauté) mefhumu ile, biyomedikal ve epidemiyolojik olan “bağışıklık” (immunité) mefhumu arasındaki ilişkilerin analizini yaptı. Topluluk ile bağışıklığın ortak bir kökü var: “Munus”, Latince’de birisinin topluluk içinde yaşamak ya da onun parçası olmak için ödemesi gereken vergidir (ödev, yasa, zorunluluk, ama aynı zamanda da hibe/bağış).
Topluluk “cum” (“ile”) “munus”tur: Ortak bir yasa ve zorunluluk ile bağlı bir insan grubu; ama aynı zamanda bir “hibe/bağış” ile de bağlıdır, pahasız bir şey değildir bu.

Immunitas” ismi, “munus”un olumsuzlamasından türeyen ve yoksunluk belirten bir sözcüktür. Roma hukukunda bağışıklık, herkesin üzerine düşen görevleri yerine getirme zorunluluğundan muaf tutan bir ayrıcalık idi. Bundan hariç tutulan kişi “bağışıklaşmış” (immunisé) olurdu. Bundan yoksun olan (démuni) kişinin ise, topluluk yaşamındaki tüm ayrıcalıkları elinden alınırdı.

Roberto Esposito her biyopolitikanın bağışıklık bilgisiyle alâkalı (immunologique) olduğu üzerinde ısrar eder: Her biyopolitika, topluluğun bir tanımını ve vergiden ya da hibeden muaf tutulanlar (bağışık görülenler) ile topluluğun potansiyel tehlike olarak görüp bağışıklık bilgisine dayalı bir koruma davranışıyla dışladığı kişiler arasındaki bir hiyerarşiyi gerektirir. Biyopolitikanın paradoksudur bu: Her koruma davranışında o topluluğun bağışıklık tanımı vardır; bu da, kendi hükümranlık fikrinden yana olarak topluluğun bir bölümünü feda etmeye karar verme iktidarını kendinde görmeyi gerektirir. İstisnâ hali bu katlanılmaz paradoksun normalleşmesidir.

19. yüzyıldan itibaren, suçiçeğine karşı aşının bulunması ve Pasteur ile Robert Koch’un deneyleri sonrasında, bağışıklık mefhumu hukuk çemberinden çıkarak tıbbî bir anlam kazanmıştır. Özgür ve bağımsız bir beden olarak anlaşılan modern birey, sadece liberal ekonominin bir ütopyası değildir, aynı zamanda bir biyopolitik bağışıklık standartıdır da. 19. yüzyılda Avrupa’daki liberal ve ataerkil-sömürgeci demokrasiler modern bireyin ülküsünü sadece özgür bir ekonomik etken (erkek, beyaz, heteroseksüel) olarak kurmamış; aynı zamanda bağışıklaşmış, köklü biçimde ayrılmış, topluluğa hiçbir borcu olmayan bir beden olarak da kurmuşlardır.

Esposito’ya göre, Nazi Almanyası’nın kendi nüfusunun bir bölümüne Ârî topluluğun hükümranlığını tehdit eden bedenler (Yahudiler, ama aynı zamanda Romlar, eşcinseller, engelliler de) özelliğini atfetme şekli, bağışıklığa dayalı biyopolitika yönetiminin tehlikelerine paradigma değerinde bir örnektir. Bağışıklığa dayalı bu toplum anlayışı Nazizm’le bitmemiştir; aksine, ABD’de ve Avrupa’da, ırksal azınlıkları ve göçmen nüfusları yönetme politikalarını meşrulaştırarak sürmüştür. Günümüzdeki Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu, Schengen mitosunu ve Frontex tarafından yürütülen şiddetli operasyonları şekillendiren de bu bağışıklık politikasıdır.

Princeton Universitesi’nden antropolog Emily Martin, 1994’te Flexible Bodies’de, çocuk felci ve AIDS krizleri sırasında Amerikan kültüründe bağışıklık ile politika arasındaki ilişkiyi analiz etmiştir. Martin günümüzdeki krizin analizi bakımından da isabetli sonuçlar çıkarmıştır. Bedensel bağışıklık, kültürel ve biyolojik değişkenlerden bağımsız bir biyolojik olgu değildir, diye belirtir Martin. Aksine, bağışıklık dediğimizde anladığımız, kâh hükümranlık kâh dışlanma, kâh koruma kâh damgalanma, kâh yaşam kâh ölüm üreten toplumsal ve siyasal ölçütler üzerinden kolektif biçimde inşa edilmiştir.

Şu son beş yüzyıldaki bazı küresel salgınların tarihini Michel Foucault, Robert Esposito ve Emily Martin’in sundukları prizmadan düşünürsek, denklem biçimi alabilen bir varsayım tasarlamak mümkündür: Bana topluluğunuzun nasıl bir siyasal hükümranlık kurduğunu söyleyin, size salgınlarınızın hangi biçimleri alacağını ve bunun üstesinden nasıl geleceğinizi söyleyeyim.

“Salgınların siyasal yönetimi bir topluluk fikrini sahneye koyar”

Farklı salgınlar, verili bir dönemde yaşamın siyasal yönetimine ve ahalilerin yaşam ve ölümünün yönetimine hükmeden saplantıları bireysel bedenin alanında maddîleştirir. Foucault’nun kullandığı sözcükleri tekrarlarsak, bir salgın, ulusal topraklarda uygulanan biyopolitika tekniklerini siyasal anatomi düzeyinde kayda geçerek bireysel bedenin içinde ve üzerinde radikalleştirir ve onu yerinden oynatır. Aynı zamanda, bir salgın, o zamana kadar hem içeride hem ulusal topraklar sınırlarında “yabancılar” diye telakki edilen nüfus kesiminin tamamına şiddetle uygulanan “bağışıklaştırma”nın siyasal önlemlerini nüfusun tamamına yayma olanağı verir.

Salgınların siyasal yönetimi, toplulukla ilgili bir fikri sahneye koyar, bir toplumun bağışıklıkla ilgili fantazmlarını açığa vurur ve siyasal hükümranlığın her şeye kadîrlik düşlerini (ve başarısızlıklarını) gün ışığına çıkarır. Michel Foucault, Roberto Esposito ve Emily Martin’in varsayımının bir komplo teorisiyle alâkası yoktur. Virüsün bir laboratuvar icadı olduğu veya daha da otoriter politikaları yaygınlaştırmak için Makyavelist bir planın parçası olduğu minvalli gülünç bir fikir söz konusu değildir. Aksine, virüs sadece ürer, maddîleşir, yayılır ve nüfusun bütünü için ulus topraklarında ve sınırlarında zaten mütehakkim şekilde işlemekte olan biyopolitik (biyo: yaşam) ve nekropolitik (nekro: ölüm) yönetim biçimlerini nüfusun bütünü üzerinde yoğunlaştırır.
Böylelikle, her toplum kendini tehdit eden salgın ve buna karşı örgütlenme şekli üzerinden tanımlanabilmektedir.

Une rue de Pékin, le 21 février 2020 (Koki Kataoka/The Yomiuri Shimbun via l'AFP).
Pékin’de bir cadde, 21 Şubat 2020 (Koki Kataoka/The Yomiuri Shimbun via l’AFP).

Mesela frengiyi alalım. Salgın ilk olarak Napoli kentini 1494’te vurmuştur. Avrupa’nın sömürgecilik girişimi bundan kısa süre önce başlamıştır. Frengi, sömürgeci tahribin ve gelecekteki ırka dayalı politikaların başlangıç vuruşu olmuştu. İngilizler frengiyi “Fransız hastalığı” diye adlandırıyorlardı; Fransızlar bunun “Napoli hastalığı” olduğunu, Napolililer ise Amerika’dan geldiğini söylüyorlardı: Amerika Yerlileri’nin bulaştırmış olduğu hastalık sömürgeciler tarafından getirilmiş…

Virüs her zaman yabancıdır, ötekidir, başka yerden gelendir, diyordu Derrida. Cinsel yolla aktarılabilir bir enfeksiyon olan frengi, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar ataerkil ve sömürgeci modernlikte geçerli olan, bedenler üzerinde baskı kurma ve onları toplumdan dışlama biçimlerini maddîleştirmiştir: ırk saflığı saplantısıyla, farklı sınıflardan ve “ırklar”dan kişiler arasındaki sözümona “karma evlilikler”in yasaklanmasıyla, cinsel ve izdivaç-dışı ilişkilere getirilen sayısız kısıtlamayla.
Topluluk ütopyası ve toplumun frengiye bağışıklığı modeli, ulusal bünyenin yeniden üretim çekirdeği olarak görülen, cinsel bakımdan çift yaşamıyla sınırlı, beyaz burjuva bedeni içindir. Nitekim fahişe, frengi salgını sırasında bütün aşağılık gösterenleri yoğunlaştıran canlı beden haline gelmiştir: Faal ve çoğu zaman başka ırktan bir kadındır, evin ve evliliğin yasalarının dışındaki bedendir, cinselliğini üretim biçimi haline getirmiştir, seks emekçisi virüsün yayılmasının baş taşıyıcısı olarak görünür kılınmış, denetlenmiş ve damgalanmıştır.

Ama frenginin altından kalkılmasını sağlayan, fuhuşa baskı ya da fahişelerin ulusal genelevlere kapatılması (Restif de la Bretonne’un hayallediği gibi) olmamıştır. Bilâkis. Fahişelerin kapatılması onları hastalığa karşı daha savunmasız kılmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Frenginin kökünün kazınmasını sağlayan, antibiyotiklerin, özellikle de 1928’de penisilinin keşfi olmuştur; ama Avrupa’da cinsiyet polikalarındaki derin dönüşümlerle geçen on yılın da bu hususta etkisi olmuştur — sömürgelerde bağımsızlık isteyen hareketlerin ayaklanmaları, beyaz kadınların oy hakkını elde etmesi, eşcinsellik üzerindeki yasaklarda ilk azalma ve heteroseksüel evlilik etiğinin nispeten liberalleşmesi.

Yarım yüzyıl sonra ortaya çıkan AIDS, 19. yüzyılda sınâî ve sömürgeci toplum için frengi ne olmuş ise, 20. yüzyılın hetero-kurallı neo-liberal toplumu için o olacaktır. İlk vakalar 1981 yılında, tam da eşcinsellik onlarca yıl boyunca toplumsal bir zulüm ve ayrımcılık konusu olduktan sonra daha yeni yeni psikiyatrik bir hastalık olarak görülmemeye başlandığı sırada belirmiştir.

Salgının ilk evresi o sırada “4 H” adı verilen kesimleri etkilemiştir: eşcinseller (homoseksüeller), “hookers” (seks işçileri), hemofiller (yaralandığında kanaması durmayanlar) ve eroinmanlar (héroïnomanes) — uyuşturucu kullananlar. Frenginin örmüş olduğu ve yıkılmasına 1960 ve 1970’li yıllardaki bağımsızlaşmanın, feminizmin ve eşcinsel hareketlerinin, ayrıca da penisilinin icadının katkıda bulunduğu, bedenlerin denetimi kılavuzuna tekrar şekil vermiştir AIDS. Frengi krizinde fahişelerle olduğu gibi, eşcinselliğe baskı sadece vefat sayısını artırmıştır.

AIDS’i tedrîcen bir müzmin/kronik hastalığa dönüştüren ise, eşcinselliğin bir patoloji olarak görülmemeye başlanması, güney ülkelerinin ilaçlar bakımından özerkleşmesi, kadınların cinsel özgürleşmesi, prezervatifsiz cinsel pratiklere hayır deme hakkına kavuşmaları ve bu hastalığın etkilediği nüfus gruplarının, ait oldukları sosyal sınıftan ve ırksal durumlarından bağımsız olarak üçlü ilaç tedavilerine/triterapilere erişimleri olmuştur. AIDS’deki topluluk/bağışıklık (communauté/immunité) modeli, duhul (pénétration) hakkında tartışılmaz bir erkek cinsel hükümranlığı fantazmına bağlıdır; oysa duhul olunan (pénétré) her beden (eşcinsellik, kadınlık, anallik) biçimi, bir hükümranlık yoksunluğu (démuni) gibi algılanır.

Bağışıklık ve sınır politikası

Şimdi güncel durumumuza dönelim. Covid-19’un ortaya çıkışından hayli önce, zaten küresel bir değişim sürecine girmiştik. Virüsten önce, frengiyi geliştirmiş toplumları etkileyen toplumsal ve siyasal değişim kadar derin bir değişimi yaşıyorduk zaten. 15. yüzyılda, matbaanın icadı ve sömürge kapitalizminin yayılmasıyla, sözel toplumdan yazılı topluma; feodal bir üretim biçiminden sınâî-köleci bir üretim biçimine; ve teokratik bir toplumdan, içinde cinsiyet, ırk ve cinsellik mefhumlarının ahalilerin yaşamı ve ölümünün yönetimi aygıtları haline geleceği, bilimsel anlaşmalarca düzenlenen bir topluma geçtik.

Bugün, yazılı bir toplumdan siber-sözel bir topluma, organik bir toplumdan dijital bir topluma, bir sanayi ekonomisinden gayri maddî bir ekonomiye, disiplinli ve mimarisi olan bir denetim biçiminden mikro-protezli ve medyatik-sibernetik denetim biçimlerine geçmekteyiz.

Başka metinlerde, bu yeni siyasal şekillenmedeki beden yönetme ve üretme tipini, ama aynı zamanda cinsel öznellik tipini de “farmakopornografik” diye niteledim. Çağdaş beden ve öznellik artık bir tek disiplin kurumlarından (okul, fabrika, kışla, hastane, vb.) geçişlerinde düzenlenmez; mikroprotezler ve dijital gözetim teknolojileri üzerinden bedenin içine giren bir biyomoleküler teknoloji bütünüyle düzenlenir özellikle.

Cinsellik alanında, bilincin ve davranışın farmakoloji etkisinde değişimiyle, anti-depresanların ve anksiyolitiklerin/müsekkinlerin kitlesel kullanımı, doğum kontrol hapı tüketiminin küreselleşmesi, ayrıca triterapiler/üç ilaçlı tedaviler, AIDS’i önleyici terapiler, ya da viagra tüketimi, biyoteknoloji yönetiminin göstergelerinden bazılarıdır.
İnternetin tüm gezegene yayılması, mobil bilişim teknolojileri kullanımının umumîleşmesi, yapay zekâ kullanımı, geniş bantlı bilgi alışverişi ve uydular yoluyla küresel bilgisayar izleme tertibatlarının gelişmesi, bu yeni dijital gösterge-tekniği yönetiminin habercileridir. Bunları pornografik olarak nitelemiş olmam, bu yönetim tekniklerinin artık cinselliğin (mastürbasyon veya başka yolla) bastırılması ve yasaklanması yoluyla değil, tüketime teşvik ve kurala bağlanmış ölçülebilir bir zevkin sürekli üretimi yoluyla işlemesindendir. Tükettikçe afiyetimiz yerine gelir ve daha da iyi denetleniriz.

Des migrant·e·s sautent des barrières érigées par l'armée turque près du point de passage de Pazarkule, le 4 mars 2020 (Ozan Kozé/AFP).
Göçmenler Pazarkule geçiş noktası yakınında Türk ordusunun koyduğu engellerin üzerinden atlıyorlar, 4 Mart 2020 (Ozan Kozé/AFP).

Yaşanmakta olan dönüşüm aynı zamanda ataerkil-sömürgeci ve doğal kaynakları sömüren bir rejimden, yeryüzündeki insan topluluğunun ufak bir kısmının evrensel bir yırtıcılık politikası icra edebildiği insanmerkezli bir toplumdan, enerjiyi ve hükümranlığı paylaştırabilen bir topluma geçiş de olabilir. Bu krizle ve bu krizden sonra tartışmanın merkezinde olacak soru da budur: Hangi yaşamları kurtarmak istiyoruz? Topluluk (bugün tüm gezegen olan bir topluluk) ve bağışıklık anlayışlarının bu dönüşümünün bağlamında, virüs işini görmekte, siyasal strateji ise onun karşısına çıkmak için örgütlenmektedir.

Şu son 20 yıldaki hükümet politikalarının özelliği, en azından ikiz kulelerin yıkılışından beri, Thatcher çağının neo-liberalizmine hükmeden görünür hareket serbestliği fikirleri karşısında, ulus-devletlerin yeni-sömürgeci ve kimlikçi anlamda tekrar tanımlanması; ulusal kimliğin ve siyasal hükümranlığın yeniden tesisinin koşulu olarak da fizikî sınır fikrine dönüş olmuştur.

İsrail, ABD, Rusya, Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu, onlarca yıldan beri ilk kez, sadece koruyup gözetim altında tutmakla kalmayıp, duvarlar dikerek, bentler inşa ederek ve bu bentleri biyopolitik değil nekropolitik önlemlerle savunarak yeni sınır biçimleri icat etmişlerdir.

Avrupa toplumu kendini bütünüyle bağışıklaşmış, Doğu’ya ve Güney’e kapalı bir topluluk olarak kolektif biçimde inşa etmeye karar vermiştir; oysa Doğu ve Güney, enerji kaynakları ve tüketim mallarının üretimi bakımından onun ambarlarıdır. Bu siyasal bağışıklığın inşası yeni-hükümranlıkçı bir sayıklamadan geçmiştir: Avrupa, sınırını Yunanistan’da kapatmış ve tarihin en büyük açıkhava alıkoyma merkezlerini Türkiye kıyısındaki adalarda, Ceuta’da, Melilla’da, Calais’de, Lampedusa Adası’nda kurmuştur. Avrupa’nın yıkılması paradoksal bir biçimde, yabancılara ve göçmenlere bütünüyle kapalı ve içe açık olan bu bağışık Avrupa topluluğunun inşasıyla başlamıştır.
Covid-19 üzerinden gezegen ölçeğinde şimdi test edilmekte olan, cinsel ve ırksal kimliğin eklem yerlerinden ayrıldığı bir bağlamda yeni bir hükümranlık anlayışıdır. Covid-19 ulus topraklarının ya da Avrupa süper-arazisinin sınırlarını bireysel organizmaya doğru kaydırmıştır. Beden, bizim bireysel bedenimiz, yaşam mekânı ve iktidar ağı olarak, enerji üretim ve tüketim merkezi olarak, yıllardan beri “ötekiler” üzerinde testini yaptığımız şedit sınır politikalarının şimdi virüse karşı bir savaş biçimini aldığı yeni topraklar haline gelmiştir.

Yeni nekro-politik sınır Yunanistan kıyılarından bizim özel ikametgâhımızın kapısına doğru yer değiştirmiştir. Midilli şimdi bizim evin sahanlığıdır. Ve sınır sürekli üzerimize kapanmakta, bizi daima bedenimizin daha yakınına itmektedir. Calais şimdi suratımızda patlamaktadır. Yeni sınır maskedir. Soluduğumuz hava sadece bize ait olmalıdır. Yeni sınır üst derimizdir. Yeni Lampedusa derimizdir.

Son yıllarda göçmenlere ve mültecilere –onları topluluk için virüs gibi görerek– uygulamış olduğumuz sınır politikaları ile katı alıkoyma ve hareketsizleştirme önlemleri, şimdi ulus topraklarının içerisinde yeniden vuku buluyor, toplam nüfus üzerine yayılıyor ve bireysel bedenlerde tekrar kayda geçiyor. Yıllar boyunca göçmenleri ve mültecileri, alıkoyma merkezlerine, ne hukuk ne yurttaşlık bulunan o siyasal ârafa, dâimî bekleme odalarına yerleştirdik. Şimdi, kendi evlerimizdeki alıkoyma merkezlerinde yaşıyoruz.

Bu analizin birinci bölümünün sonu. Gelecek bölüm: biyogözetim ve mutasyon.

Paul B. Preciado, eski adı Beatriz Preciado, 1970 doğumlu bir İspanyol filozofudur. Feminist, queer ve pro-sexe hareketlere yakındır. Eserlerinde özellikle, cinsiyetler, cinsler ve cinsellikler arası farklılıkların kalkmasını kuramlaştırır. Dişi olarak doğduğunda kendine verilen Beatriz ismiyle tanınmış olan Preciado, ilk başta bir süre kendini lezbiyen bir kadın, sonra da “gouine trans” (lezboş trans) ve “erkek-kız” gibi kabul eder ve erkek türüne de kadın türüne de ait olmamayı talep eder. Ağustos 2014’te, kendini “ameliyatsız trans between” ilan eder, sonra da Ocak 2015’te “Paul B. Preciado” adını kullanma kararı alarak kimliğinde erkekliği seçer.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus