Türkiye’de sahiden “tek adam yönetimi” mi var?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Uzun zamandır Türkiye’de bir “tek adam yönetimi” olduğunu söylüyor, bu önermeyi tartışmaya dahi açmıyoruz. Halbuki son İnfaz Yasası, MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin iktidarda hayli söz sahibi olduğunu gösterdi.

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir

Birtakım önkabullerimizi sorgulamakta yarar var. Özellikle de Türkiye’deki siyasî rejimi tanımlarken kolaylıkla başvurduğumuz –ki bende buna dâhilim– “Tek adam rejimi” saptamasını ciddi bir şekilde sorgulamamız gerekiyor, geç bile kaldık. Burada Erdoğan her şeyi tek başına yapan kişi olarak gözükse de, AK Parti içerisinde hemen hemen hiç kimsenin etkili olmadığı gözükse de , Erdoğan’ın bütün kararlarda ilk ve son söz sahibi olduğu gözükse de, aslında bunun da ötesinde bir koalisyon ile karşı karşıya olduğumuz açık — İnfaz Yasası bunu gösterdi bize.

Bu koalisyonun önemli bir parçası Milliyetçi Hareket Partisi ve onun lideri Devlet Bahçeli. Ama onun ötesinde Devlet Bahçeli ile benzer dalga boyunda bulunan birtakım kişiler, odaklar, çevreler de bir şekilde var olan iktidarın içerisinde kendilerine yer buluyorlar. Ne elde ediyorlar kişisel olarak? Bu ayrı bir tartışma konusu, ona birazdan değineceğim. Ama öncelikle Erdoğan onların kafasındaki güvenlikçi devlet anlayışını Türkiye’ye dayatıyor. Bu kişiler her şeyden önce tabii ki öncelikle Bahçeli ve MHP, her şeyden önce fikirleri iktidarda oluyor; yani onların perspektifi, onların yıllardır söylediği şeyler, bugün devlet eliyle hayata geçiriliyor ya da geçirilmeye çalışılıyor. Bu çok çok büyük bir imkân, çok geniş bir iktidar alanı.

Devlet Bahçeli MHP’nin başına geldiği andan itibaren hep bir sloganla karşılandı, “Devletin başına Devlet geçecek!” diye. Ama MHP’nin gücü belli olduğu için –%10’lar civarında; bir ara, 99 seçimlerinde bu biraz farklı oldu, ama onun dışında %10’lar civarında olduğu için– bu slogan gerçek dışı bir temenni olarak dile getirildi. Güzel bir slogan, tabii ki Devlet Bahçeli adıyla üretilmiş bir slogan, ama bunun asla gerçekleşmesinin söz konusu olmayacağı hep düşünüldü. Şimdi baktığımız zaman, devletin başında Recep Tayyip Erdoğan var, ama Devlet Bahçeli de pekâlâ devletin en önemli aktörlerinden ve sahiplerinden gözüküyor — bir anlamda bu sloganın hayata geçmiş olduğunu da görüyoruz.

Bu neden böyle oluyor? Bunun esas nedeni Erdoğan’ın eskisi kadar güçlü olmaması, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarında dile getirdiği görüşleri, perspektifleri savunmaktan vazgeçmesi ve o tarihlerde kendisiyle yola çıkmış olan belli güçleri olan kişileri, özellikle kendi iktidar alanını genişletmek adına teker teker tasfiye etmesi ya da onların kendi çekilmelerini teşvik etmesi. Erdoğan yola başladığı isimlerden büyük bir kısmını çoktan kenara attı. Bunların bir kısmı başka partilerde yer aldılar — özellikle Deva Partisi, bir anlamda da Gelecek Partisi, ama daha çok Deva Partisi’nde var. Ama Erdoğan gücü kendi elinde topladıkça güçsüzleşti. Güçlenmek için attığı adımlar onu daha çok güçsüzleştirdi. Ve Haziran 2015 seçimlerinde de gördüğümüz gibi artık eskisi gibi ülkeyi tek başına yönetme şansı olmadığının farkına vardı ve iktidarını sürdürebilmek için birtakım açık ya da örtülü ittifaklara, koalisyonlara gitti. Günümüzde Cumhur İttifakı olarak yürüyen olay bunun sadece görünen yüzü.

Ama bunun miladının esas olarak Haziran 2015 seçimleri olduğunu söylemek mümkün. Daha sonra Fethullahçılarla beraber yaşananlar bu olayı daha da kızıştırdı. Çünkü Fethullahçılar devlet içerisinde çok güçlü bir örgütlenmeye sahipti — ki bu örgütlenme büyük ölçüde Erdoğan’ın bilgisi, onayı, desteği ve teşvikiyle olmuştu. Bunlar devletin içerisinden de Erdoğan’a meydan okuyunca, Erdoğan devletin içerisindeki başka kesimlere muhtaç oldu. Ve böylece yeni bir ittifaka gitti. Zamanında Fethullahçılarla beraber tasfiye etmeye kalktığı kesimlerin bir kısmının yeniden sahaya çıkmasına izin verdi ve onlarla beraber hareket ediyor. Böyle bir olayla karşı karşıyayız. Ama bunu pek görmek mümkün değil; bunun tartışmalara, analizlere, yorumlara yansıdığını görmek mümkün değil.

Bunun birkaç tane nedeni var: Birincisi, Erdoğan karşıtlığı bugün muhalefetin önemli bir bölümünün ana ekseni. Erdoğan eleştirisi büyük ölçüde haklılıklar taşıyor; çünkü Erdoğan birçok şeyi kendi elinde topluyor, ama sadece Erdoğan’a odaklanmış bir eleştiri onun etrafındaki görünen ve görünmeyen ittifakları görmeyi engelliyor. Mesela bugün Erdoğan’ın en güçlü müttefiki olan Devlet Bahçeli dün CHP’nin en güçlü müttefikiydi. Beraber Ekmeleddin İhsanoğlu gibi hiçbir şansı olmayan bir kişiyi Erdoğan’ın karşısına çıkartacak kadar iç içeydiler. Birçok yerde ortak hareket ediyorlardı, sürekli birlikte fotoğraf veriyorlardı. Ve sonra birden Bahçeli Erdoğan’ın yanına geçti. Kılıçdaroğlu’nu Erdoğan’dan daha fazla eleştiren kişi oldu. Halbuki Bahçeli aynı Bahçeli, Kılıçdaroğlu aynı Kılıçdaroğlu.

Burada Kılıçdaroğlu’nu Bahçeli’ye sürükleyen Erdoğan karşıtlığıydı, ama bir şekilde Bahçeli kendinin de paylaştığı Erdoğan karşıtlığından kurtulduktan sonra, buna artık ihtiyacı olmadığını düşündükten sonra, pekâlâ Erdoğan’ın yanında yer aldı. Çünkü Erdoğan onun görüşlerini büyük ölçüde benimsemeye başladı, çizgisini benimsemeye başladı — özellikle Kürt sorunu bağlamında. Ondan sonra Bahçeli bu sefer Kılıçdaroğlu’ndan uzaklaştı. Daha sonra Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ile geliştirdiği strateji aslında bundan büyük ölçüde ders aldığını düşündürtüyor.

Bu da nedir? Artık Erdoğan ile kavga etme üzerine kurulu bir strateji yerine Türkiye’ye bir şey önerme, Türkiye’nin sorunlarını dile getirme yönünde partiler-üstü bir strateji izledi. Bu strateji referandumda belli ölçüde sonuç aldı, ama esas sonuç aldığı yer son yerel seçimlerdir. Yerel seçimlerin öncesindeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de bir ittifak kuruldu Meclis seçimleri için, ama cumhurbaşkanlığı seçiminde –ki en kritik seçimdi– bu ittifak kurulamadı; kurulamadığı gibi, CHP’nin adayı Muharrem İnce kampanyasını esas olarak Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurdu. Sadece ve sadece Erdoğan karşıtlığı üzerinden muhalefet yapma perspektifi hâlâ etkisini gösteriyor. Dolayısıyla bugün Erdoğan etrafındaki ittifakın, koalisyonun diğer üyelerini çok fazla önemsemeden sadece Erdoğan’a odaklanmaya gidiyor.

Burada tabii şöyle hesaplar da olabilir: Erdoğan o kadar güçsüzleşiyor ki yarın öbür gün yanındakiler ondan zaten uzaklaşmak zorunda kalacaklar. Ve onlar da bizim potansiyel müttefikimiz, onlarla fazla uğraşmamak iyi olabilir gibi bir perspektif de olabilir. Bir diğer yapılan yanlış, sadece ve sadece Erdoğan karşıtlığı dışında Devlet Bahçeli’yi küçümseme yanlışı. Devlet Bahçeli ile ilgili muhalefet çevrelerinden son dönemde dile getirilen eleştirilerin büyük bir kısmı aslında Devlet Bahçeli’nin söylediklerine, grup toplantılarında söylediklerine, attığı twit’lere hep alaycı bir yaklaşım, onu gerçek olmayan bir siyasî aktör olarak görme, onun kendi kendine konuştuğunu, bu söylediklerinin hiçbir yere gitmediğini düşünme gibi çok vahim bir yanlış yapılıyor.

Halbuki Devlet Bahçeli bugün Türkiye’de siyaset yapan liderler içerisinde en deneyimlilerden birisi. Çok genç yaşta ülkücülük içerisinden gelmiş; aynı zamanda akademik bir yönü de var. Akademisyenlikten sonra aktif siyasete angaje olmuş, yıllarca MHP gibi aslında bir cadı kazanı olan –ki onu kongre kavgalarında gördük– böyle bir yapıyı yıllarca yönetiyor. Tabii ki burada onun son kongre sürecinde çok ciddi bir tehdit altında olduğunu –Meral Akşener başta olmak üzere–, o süreçte Erdoğan tarafından kurtarılmış olduğunu da unutmamak lâzım.

Bazıları sanıyor ki Bahçeli, Erdoğan kendisini MHP’nin başında tutuğu için ona bir diyet ödüyor. Bunun çok doğru olduğunu sanmıyorum. Tabii ki bunun karşılığında bir şeyler vermiştir, ama o defter çoktan kapandı bence. Onun MHP’nin başında kalmasından sonra Erdoğan’a yaptığı birtakım iyilikler, ya da kolaylıklar, verdiği destekler geride kaldı. Çünkü şu aşamada baktığımız zaman, Erdoğan Bahçeli ilişkisinde Bahçeli’nin çok fazla bir şey verdiği söylenemez. Erdoğan’a bir destek veriyor, ama onun karşılığında çok şey alıyor. Yani burada esas bağımlı olan bana göre Erdoğan.

Bahçeli kendi iktidarını sürdürmek için Erdoğan’a tavizler veren bir MHP lideri değil; tam tersi Erdoğan kendi iktidarını sürdürmek için Bahçeli’ye taviz veren bir lider görünümünde. Ama burada sorun çıkmıyor, çünkü Bahçeli bu aldıklarını, kazanımlarını, çok gürültülü bir şekilde lanse etmiyor. Bunları çok kibar sakin bir şekilde karşılıyor. Erdoğan’ı zor durumda bırakacak, onun çaresizliğini ve kendisine duyduğu ihtiyacı açık edecek çıkışlar yapmıyor. Tehdit etmiyor, uyarılar yapıyor; ama onun dışında Erdoğan’ı zorlamadan nasıl olsa onun kendisine ihtiyaç duyduğunu bilerek, bu olayı bence çok akılcı bir şekilde götürüyor. Ama onun bu akılcı politikası, etkili stratejisi özellikle muhalefet cephesi tarafından çok fazla önemsenmiyor, anlaşılmıyor. Aslında oraya bakılmıyor; çünkü tek özne olarak Erdoğan gözüküyor. Bahçeli’nin olsa olsa burada bir aktör değil figüran olduğu sanılıyor — ki çok büyük bir hata yapılıyor. Böyle bir noktanın özellikle altını çizmek isterim.

Bahçeli burada sadece ve sadece İnfaz Yasası’nda olduğu gibi kendi istediği düzenlemeleri mi geçirtiyor, sadece Kürt sorununda kendi çizgisinin hâkim olmasını mı sağlıyor? Bunların hepsi başlı başına önemli hususlar; ama onun da ötesinde bugün özellikle Fethullahçılar ile savaşla beraber yaşanan devlet içerisindeki büyük tasfiye ve dolayısıyla oluşan boşluğun doldurulması diye bir olay söz konusu. Burada yine MHP ve ülkücülerin etkili bir şekilde devrede olduğunu duyuyoruz. Bu 1970’li yıllarda da böyle yaşandı. Daha sonrada Türkiye’nin değişik dönemlerinde iktidarlar devlete kadro bulurken ilk akıllarına gelen hep milliyetçi-ülkücü kesimden insanlardı. Ülkü Ocakları diye bir yapı var ve bu yapı yıllardır birtakım değişikliklere uğrasa da gençlik içerisinde çok güçlü bir damara sahip. Özellikle Anadolu’da, taşrada çok sayıda insan üniversite bitirirken Ocak’tan geçiyorlar, Ocak aynı zamanda onların iş bulma, çevre bulma aracı oluyor, bir network’ü/ağı oluyor. Dolayısı ile bu dönemde çok ciddi bir şekilde devlet içerisinde yeni kadrolar bulunmasında, özellikle İçişleri Bakanlığı’nda –ki bu noktada Süleyman Soylu’yu vurgulamak lâzım– bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir anekdot anlatmak isterim, yıllar önce DSP’nin Bülent Ecevit’in başbakanlığında Bahçeli’nin de koalisyon ortağı olduğu dönemde, Milli Eğitim Bakanlığı DSP’de idi ve bir gün rivayet o ki doğru olduğunu düşünüyorum, bir ilin DSP il başkanı Milli Eğitim Bakanı’na gidip öğretmen olan eşinin tayini konusunda kolaylık ister ve bakan çaresiz kalır, bu konuda bir şey yapamayacağını söyler, ima eder ya da geçiştirir. Bir süre sonra il başkanı ile karşılaştığında DSP’li bakan sorar eşinin durumunu; o da der ki: “Ya hiç dert etmeyin, biz onu MHP’li il başkanı arkadaşıma söyledik o halletti, merak etmeyin eşimin işi halloldu” der.

Bugün Türkiye’de 1970’li yıllardan beri devlet içerisinde güçlü olan bir ülkücü kadrolaşma vardır. Fethullahçılar bu kadrolaşmayı bir ölçüde aşındırdılar, bunu özellikle vurgulamak istiyorum, bunlardan bazılarını da devşirdiler. Emniyet’teki, Yargı’daki Fethullahçı yapılanmanın bazı kilit isimlerinin ülkücü geçmişleri olduklarını biliyoruz, bu kayıtlarda var. Bunlardan kimisi gerçekten ideolojik olarak çizgi değiştirdi, kimisi zaten ülkücülük ile İslam dini arasında çok fazla sorun olmaması nedeniyle bunu yaptı. Bir diğer husus da aslında Fethullah Gülen’in katıksız bir Türk milliyetçisi olmasıdır. Bu dönemde çok sayıda insanın buraya gittiğini gördük, bazıları da tabii ki yükselen hareketin Fethullahçılık olduğunu gördüler. MHP’nin dışlanmıs olduğunu, iktidarın dışında kaldığını gördüler ve bulundukları yerlerde yükselebilmek için Fethullahçılığı tercih ettiler, böyle bir husus da var.

Şimdi bu MHP ve AKP arasında ya da Erdoğan ile Bahçeli arasındaki ilişkinin, neredeyse iç içe geçmiş olmanın, bu koalisyonun muhtemel etkilerine bakacak olursak, aslında şimdiden yaşadığımız bir olay var, bu olay Cumhur İttifakı birlikteliğinin AK Parti’nin aleyhine, MHP’nin lehine olduğunu bize birtakım seçimlerde gösterdi. Aslında bana göre bu ittifak Türkiye’yi bu güvenlikçi çizgisiyle çok fazla taşıyabilecek bir ittifak değil. Ve zaten birlikte kaybetmeye mahkûm oluyorlar. Bahçeli’nin aldığı en büyük risk aslında bu. Erdoğan’ın kaybına ortak olma gibi bir risk alıyor. Buradan belki yarın öbür gün kendini çıkarabilir. Nitekim ekonomik kriz gibi konularda, yaşanan birtakım ciddi konularda Bahçeli hiçbir sorumluluğu olmamış gibi davranabiliyor ve topu tamamen Erdoğan’a ve AK Parti’ye atabiliyor.

Burada iç içe geçmiş bir kitle söz konusu, özellikle Anadolu’da yıllar boyunca benim izlediğim, 1970’li yıllardan itibaren seçim sonuçlarında –ki uzmanları daha iyi bilecektir–, milliyetçi oylar ile muhafazakâr oylar arasında bir geçişkenlik var. Bu geçişkenlik hep sürdü. Kimi zaman MHP kimi zaman MSP, daha sonra MHP ve Refah Partisi, daha sonra Fazilet ve MHP, şimdi AKP ve MHP gibi gidiyor ve bana göre ikisinin birlikte kaybettiği bu süreçte esas kaybeden AK Parti oluyor. AK Parti ile beraber aslında Türkiye’ye özgü İslamcılık da ciddi bir şekilde kaybediyor. Milliyetçilik her halükârda Türkiye’de varlığını sürdürecek, çünkü milliyetçilik zaten dünyanın en gözde ideolojilerinden birisi. MHP’nin temsilcisi olduğu, Türk milliyetçiliği diye tanımladıkları ülkücü yorum, kendini değiştire değiştire de olsa bir şekilde varlığını sürdürecek. Onun hep bir istikbali olduğunu düşünüyorum, İslamcılık da muhakkak varlığını sürdürecek, ama şu anda Türkiye’de yaşanan büyük yenilginin faturasının esas olarak İslamcılığa, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye özgü İslamcılığa kesileceği kanısındayım. Sonuçta birlikte bir çöküntü yaşasalar bile önümüzdeki yakın gelecekte, MHP’nin ya da MHP’nin temsil ettiği görüşlerin toparlanması zor olmayacak. Ama AKP’nin dillendirdiğini iddia ettiği İslamcı perspektifin tekrar kendisini toparlamasının mümkün olduğu kanısında değilim. Tekrar başa dönecek olursak, Türkiye’de “Tek adam yönetimi” var diyoruz; görünüşte bu böyle, ama Türkiye bir koalisyon ile yönetiliyor, bu koalisyonda MHP’nin ve Devlet Bahçeli’nin yeri çok önemli. Ama bütün bunlara rağmen bu koalisyon Türkiye’yi taşımakta zorlanıyor ve bunların sonunda yaşanacak olan finalde fatura esas olarak Erdoğan ve onu destekleyenlere kesilecek, MHP ve Devlet Bahçeli bir şekilde buradan kendilerini en az zarar ile çıkarabilecekler diye düşünüyorum. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus