Salgın sonrası dünya ve Türkiye: Erdoğan ile Kılıçdaroğlu farkı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında sözü edilen Kemal Kılıçdaroğlu yazısını okumak için tıklayınız.

Yayına hazırlayan: Sema Kahriman Gökçe

Cumhuriyet gazetesinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu imzalı uzun bir yazı yayımlandı. Başlığı “Alçakgönüllü bir uygarlığın inşasına çağrı” olarak vermişler. Bu yazının yazılış nedeni esas olarak 23 Nisan’ın 100. Yılı, yani Meclis’in açılmasının 100. yılı. Ama yazının önemli bir bölümünü koronavirüs salgını ve bundan hareketle dünyanın nasıl yeniden şekilleneceği meselesi oluşturuyor. Ve bu konuda çok kapsamlı, özellikle sosyal bilimlerin, siyaset biliminin kavramlarının kullanıldığı, referansların olduğu çok kapsamlı bir yazı söz konusu. Kılıçdaroğlu imzası ile çıkan bu yazı aslında tam bir neo-liberalizm eleştirisi. Tabii ki neo-liberalizm dünyada solun uzun bir süredir gündemindeki ana konulardan birisi. Dünyada solun değişik yorumlarında neo-liberalizm eleştirisi merkeze alınır. Ama bazı sol, kendilerine “yeni sol”, “üçüncü yol” gibi isimler bulan bazı kesimler de, özellikle Batı dünyasında, neo-liberalizmi bir zorunluluk olarak alıp onun üzerinden sol siyaset şekillendirmeye çalıştılar. Ama büyük ölçüde başarısız oldular. Bu şekilde açık bir neo-liberalizm eleştirisinin CHP eliyle yapıldığını çok hatırlamıyorum. Muhakkak bir yerlerde eleştirilmiştir, değinilmiştir; ama burada Kılıçdaroğlu’nun bir tür manifesto gibi olan bu yazısının ana eksenini neo-liberalizm eleştirisi oluşturuyor. Zaten yazıda çok sol bir dil var. Bir enternasyonalist dil var. Tüm dünyaya yapılan bir çağrı var. Ve tüm dünyanın demokratlarına yapılan bir çağrı var. Bu ne derece gerçekçi? Açıkçası dünya salgından önce de çok ciddi bir şekilde demokrasilerin krizini tartışıyordu. Özellikle seçimle işbaşına gelen bazı liderlerin Avrupa’da, Asya’da, Latin Amerika’da –ve tabii Türkiye’de buna dahil– seçimle işbaşına gelen bazı popülist liderlerin nasıl varolan demokrasiyi otoriterleştirdikleri konusunda çok ciddi bir literatür var. Ama literatürün ötesinde de çok ciddi bir deneyim var. Bu deneyimlerden hareketle, örneğin illiberal demokrasi, yani özgürlükçü olmayan demokrasi gibi kavramlar da gelişti. Birçok kavram ortada var; ama bunlar hiçbir zaman tek başına buralardan nasıl çıkılacağının işaretlerini gerçekten veremiyor. Dünyada bu popülist hareketlerin güçlenmesine karşı, bunları frenleyebilecek güçte demokrasiyi öne çıkartan, çoğulculuğu öne çıkartan hareketler çok fazla yoktu. Varolanlar da genellikle kendi başlarına hareket ediyorlar. Halbuki popülist hareketlerin kimi durumda bayağı organik bir şekilde birbirleriyle ilişkili olduklarını, birbirlerini çok iyi beslediklerini biliyoruz. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’ın yükselişe geçmesiyle birlikte, daha seçilmesinden önce Trump’ı oralara hazırlayan kişilerin aynı zamanda çok ciddi bir şekilde Avrupa’da bu tür sağ popülist, aşırı sağ hareketlerin de bir şekilde sponsorluğunu üstlendikleri hakkında –çok ciddi sayı değildir de– bilgi var. İşin bir yerinde de tabii Rusya var. Rusya da ilginç bir şekilde bu tür eylemlere doğrudan ya da dolaylı, açık ya da örtülü bir şekilde destek oluyor. 

Salgından önce zaten böyle bir ortam vardı. Salgınla beraber bu iyice güçlendi. Çünkü yaşama, hayatta kalma korkusu, kaygısı her şeyin önüne geçiyor ve insanlar bu uğurda hayatta kalabilmek için her türlü tedbiri, kısıtlamayı bir şekilde kabullenmeye hazır oluyorlar. Nitekim bu koronavirüs salgını ile birlikte birtakım popülist liderler, örneğin Macaristan’da Orban, bunu bir fırsat olarak görüp kendi otoriterliklerini bunun üzerinden daha da güçlendirmeye çalıştılar. İsrail’de benzer bir şey Netanyahu tarafından yapıldı; ama belli bir yerden sonra tıkandı ve şimdi Netanyahu en büyük rakibi olan İşçi Partisi ile koalisyon yapma zorunluluğu hissetti. Böyle bir durumla karşı karşıya kaldı. 

Bir diğer ilginç husus da bazı popülist liderlerin ise tam tersine bu dönemde daha fazla devlet eliyle sınırlama, baskı yerine tam tersine bir tür kendi tabirleri özgürlükçü bir dili savunmaları. Örneğin Brezilya’da Bolsenaro’nun yaptığı, Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump’ın yapmaya çalıştığı şey, salgını çok da önemli göstermeyip, insanları çok da fazla sokağa çıkma yasağı gibi, karantina gibi dayatmalarla ekonomik aktiviteden uzak tutma uygulamalarından kaçınıyorlar, kaçınmak istiyorlar. Çünkü orada başka bir olayla karşı karşıya kalıyorlar. Ekonominin çarklarının dönmemesi ya da eksik dönmesi durumunda kendi iktidarlarının tehlikeye girebileceğini düşünüyorlar. Böyle bir ortamla karşı karşıyayız. Ve dünya şu anda her şeyin birbirine karıştığı, normal olarak kimin neyi yapacağını kestiremediğimiz bir dünya haline geldi. Yani eskiden şöyle şeyler çok olurdu, “Bu siyasetçi sağcı, şunu yapar”, “Bu siyasetçi solcu, bunu yapar”, “Bu demokrat, şunu yapar”, “Ötekisi bunu yapmaz” gibi ezberler vardı. Bu ezberlerin büyük ölçüde bozulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tam bir kafa karışıklığı. En önemlisi herkesin kendi yağıyla kavrulmak durumunda kaldığı, dayanışma ve işbirliği ağlarının iyice aşındığı, varolan ağların fonksiyonsuz kaldığı bir dünyadayız. 

Buradan hareketle baktığımızda Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yazısı, burada dile getirdiği çağrılar, perspektif, tüm dünya demokratlarının birleşmesi perspektifi bence doğru, ama biraz naif. Bu ne derece gerçekleşebilir, açıkçası kestirmek zor. Ama yine de iyimser olmak, umutlu olmak tabii ki iyi bir şey. Bunları savunmak tabii ki iyi bir şey. Burada en önemli husus Kılıçdaroğlu’nun söylediği şeyler: Birincisi, dünyada artık kimsenin tek başına bir şey yapamayacağı, herkesin yeni döneme birlikte hazırlanması gerektiği ve bunu yaparken de bilimin, demokrasinin öne çıkartılması gerektiği. Kamunun, özellikle sağlık alanı örneğinde görüldüğü gibi, kamunun ihtiyacının, halkın ihtiyaçlarının her şeyin önüne geçmesi gerektiği. Kapitalizmin “kâr, daha fazla kâr” perspektifinden uzaklaşılması gerektiği. Sosyal devlete dönülmesi gerektiği perspektifleri tabii ki doğru, lüzumlu, gerekli, söylenmesi gereken şeyler. Ne derece hayata geçirilebileceği konusunda gerçekten ciddi soru işaretleri var. Ama soru işaretlerinin olması hiçbir zaman bunlardan vazgeçilmesi gerektiğini, bunları ısrarla istemekten vazgeçilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. 

Bir diğer soru da tabii şu: Bunları dile getirdiniz, ama bunların takipçiliğini yapabilmek için sizin kendinizin bu konuda çok ciddi bir şekilde bir dinamizm sergilemeniz, bir çekim merkezi olmanız, bir güç yaratmanız ve burada insanların kendi, özellikle çevrenizde dünyaya bir çağrı yapıyorsanız ve bunu Türkiye’den yapıyorsanız, Türkiye’de bir nevi küçük de olsa bunun bir örneğini oluşturabilmeniz lâzım. CHP bu noktada nerede? 

Son dönemde, geç kalmış bir şekilde, CHP’li belediyelerin salgın döneminde attığı birtakım adımların çok etkili olduğunu –o kadar ki, iktidar partisini ve iktidarı endişelendirdiğini– gördük. Bunlar yeterli mi? Bence değil. Ama CHP’li bazı belediyelerin icraatları bize bir yolun tutturulabileceğini gösteriyor. Bunu da nereden anlıyoruz? Karşı tarafın verdiği, iktidarın verdiği reaksiyondan anlıyoruz. Yapılan işlerin bazılarından, ilginç bir şekilde devlet bunları engellediği zaman ya da devlet bunları suçladığı zaman haberdar oluyoruz. Burada aslında bir yol tutturulmuş. Ama bu tek başına yeterli değil. Bunun daha genel bir siyasî söylemle, yani bugün Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet gazetesinde söylediği türden genel bir perspektif içerisinde savunulabilmesi lâzım ve orada söylediği “Tüm demokratların birleşmesi” çağrısını kendi ülkesinde yapabilmesi lâzım. 

Aslında bu konuda, Adalet Yürüyüşü’nden itibaren Kılıçdaroğlu’nun yapmaya çalıştığı çok ciddi bir ittifak politikası var. Ve bu kimi zaman etkili, çok etkili oldu, kimi zaman tam etkili olamadı. Mesela cumhurbaşkanlığı seçiminde etkili olamadı, ama yerel seçimlerde gerçekten çok başarılı oldu. Lâkin burada şöyle bir soru var: Bu ittifak gerçekten bir demokrasi ittifakı mı? Yoksa Erdoğan iktidarına muhalif olma ittifakı mı? Bu ittifakı oluşturan grupların birbirleriyle ilişkisi ne derece demokratik ve kendi içlerindeki duruşları ne derece demokrasi yanlısı? Bunları da bir kenara koymak lâzım. Açıkçası bugünün Cumhuriyet Halk Partisi’nin duruşunun, konumunun, pozisyonunun, kadrolarının, söyleminin, Cumhuriyet gazetesinde gördüğümüz, Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerini hayata geçirebilmenin epey uzağında olduğu kanısındayım. Bu söylemin de, bu yazının da öylesine bir yazılmış 23 Nisan’ın 100. yılı için yazılmış ve kısa sürede unutulacak bir yazı olarak kalma ihtimalinin de ciddi bir şekilde olduğunu maalesef vurgulamak lâzım. 

Öte yandan baktığımızda, Cumhurbaşkanı Erdoğan virüsün ardından Türkiye’nin “Dünyanın merkezi” olacağını iddia etti. Dünyanın yeniden yapılanmasında merkezi olacağını iddia etti. Bu ikisini karşılaştırdığımız zaman arada dağlar gibi fark var. Ben Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin naif olduğunu söyledim; yani iyi, ama gerçekleşmesi ne derece mümkün olur diye vurguladım. 

Erdoğan’ın söylediklerine naif bile denemez, çünkü dünyanın merkezi olma iddiası ya da dünyanın yeniden yapılanmasında merkezlerden biri olma iddiası çok inandırıcı değil. Bu bana Çetin Altan’ın meşhur “Türk’ün Türk’e propagandası” sözünü çok ciddi bir şekilde hatırlatıyor. Türkiye’nin bir şeylerin merkezi olabilmesi için, daha önce, biliyorsunuz, bölgesinde oyun kurucu olma iddiası vardı. Neler geldi, neler yaşadık, ortada. Özellikle tek başına Suriye meselesi her şeyi ile, o çok vahim faturasıyla önümüzde duruyor. Türkiye’nin dünyanın yeniden yapılanmasında merkezlerden biri ya da hatta daha merkez olabilmesi için Türkiye’nin birçok şeyi yerine getirebilmesi gerekiyor. Ekonomiyi haydi bir kenara koyalım, en hassas en kırılgan yönü ama, bir kenara koyalım. Türkiye’nin dünyaya söyleyebilecek, dünyayı kendi etrafında toplanmaya, ya da kendi çizdiği perspektifte toplanmaya çağırabilecek bir çoğulcu dili yok. Türkiye daha kendi içerisinde, Türkiye’yi yönetenler daha kendi belediyelerinin, en büyük illerin belediyelerinin faaliyetlerinden bile rahatsız olan bir siyasî iktidarın, dünyanın yeniden yapılanmasının merkezi olma iddiasının bence hiçbir gerçekçi, gerçekleşebilir tarafı yok. Aslında Türkiye’de şu anda koronavirüs ile mücadele sürecinde çok kırılgan bir dönemden geçtiğimizin bir işareti bu. Ve bu tür çıkışlarla, bu tür propaganda söylemleriyle bu kırılganlık bir anlamda örtülmek isteniyor. “Her şey çok iyi gidiyor, bütün her şey çok başarılı, sağlık sistemi çok başarılı” vs., ama iktidar o kadar süre direnmesine rağmen önce hafta sonları sokağa çıkma yasağını kabullenmek durumunda kaldı. Şimdi yarından itibaren 4 günlük bir –kendi deyimleriyle– “kısıtlama”yla karşı karşıya büyükşehirler. Ondan sonra 1 Mayıs’ı içine alacak şekilde yine uzun bir kısıtlama ya da sokağa çıkma yasağı olacağı spekülasyonları yapılıyor. Bütün bunlar da, resmî söylem ile hayatın gerçekleri arasında birebir bir uyum olmadığını bize gösteriyor. 

Evet, Türkiye’nin durumu, özellikle vefat sayısı noktasında, şu anda resmî rakamlara baktığımız zaman, diğer ülkelerle kıyaslandığı zaman gerçekten hiç de kötü bir yerde değil. Ancak toplam vaka sayısına baktığımız zaman da Türkiye’nin dünyada 7’nci ülke olduğunu, çok fazla vaka olan ülkelerin hızları azalırken Türkiye’nin en azından vaka sayılarının hiç de öyle çok fazla azalmadığı bir dönemden geçiyoruz. Her neyse. 

Türkiye de tüm dünya gibi bunu bir şekilde atlatacak ve önüne bakacak. Yeni bir dünyanın yeniden yapılanmasında önüne bakacak. Burada şu an itibariyle Türkiye’den çıkan iki ses var. Birisi dünyaya mütevazı bir şekilde, uygarlığı birlikte demokrasi temelinde inşa etme çağrısı yapıyor. Bir diğeri dünyaya kendisinin etrafında yeniden şekillenmesi çağrısını yapıyor. Dünyanın bu iki çağrıdan ne derece haberi var açıkçası çok emin değilim. Ama yine de bu çağrıları ayrı ayrı değerlendirmekte yarar olduğunu düşünüyorum. 

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus