Ünsal Ünlü & Ruşen Çakır: Bağımsız gazetecilikte beş yıl sohbeti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fotoğraf 14 Aralık 2019’da Medyascope stüdyosunda çekilmiştir.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün, bir meslektaşım, arkadaşım ve kaderdaşımla sohbet edeceğiz. Madem evlere kapandık, bizi izlemek istersiniz. Evet, Ünsal Ünlü ile birlikteyiz. Ünsal, senin yerin sabit, bense sürekli yer değiştiriyorum. Ama herkes seni beş yıldır orada görüyor.

Ünsal Ünlü: Ağustosta beş yıl bitecek. Senin de öyle, değil mi? Önce sen başladın zaten. Herkese söylüyorsun. Bak yüz yüzeyken de söyleyeyim buradan: Beni bu işe başlatan da zorlayan da Ruşen Çakır’dır. Ben de senden bir hafta sonra başladım zaten; Ağustos ayının 27’siydi sanırım. Senin de ağustosun 20’si olmalı, değil mi? Beş yıl bitecek bu sene.

Çakır: Hatta şöyle bir şey hatırlıyorum: Seni bulduğumda tatile mi gidiyordun, tatilden mi dönüyordun…

Ünlü: Tatilden dönüyordum.

Çakır:Periscope diye bir şey var, tam senlik” diye aramıştım seni. Sen o sıralarda sabahları bir radyoda gazete okuyordun ve maaşına zam yapmamışlar, işine de son vermişlerdi. Öyle bir dönemdi.

Ünlü: Şöyleydi: İşime son vermediler. Daha da ağırı, senin de benim de değişmez belâm bu FETÖ’cüler var ya, onlar benim çalıştığım radyonun stüdyosunu kiraladılar. Sonradan, onların hepsi operasyonla alındı, biliyor musun? Şu anda tamamı tutuklu. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan adamlar, açık açık tehdit ettiler: Benim yaptığım programı bitirmek karşılığında stüdyoyu kiralayacaklarını söylediler. Bunun üzerine ben de istifa ettim. Orada çalışan, yanılmıyorsam 103 kişi vardı. Çok kalabalıktı Ruşen. Ben çalışmaya devam etsem, o çocuklar işsiz kalacaktı. E, birinin ceketini alıp çıkması lâzım.

Çakır: Bu Periscope uygulaması, hem gazeteciliği sürdürmek hem de önü tıkanan senin benim gibi insanlar için yaratılmış. Evet, beş yıl oldu. İnişli çıkışlı demeyeceğim, sürekli yükselerek gidiyoruz, yanılıyor muyum?

Ünlü: Çok haklısın. Hatta şunu anlatayım da, sorumu sonra sorayım: Hakikaten bizim sadece çıkış trendimiz var, hiç öyle dalgalanma filan olmadı. Niye? Senin de benim de temeldeki kaygımız şuydu: Biz gazeteciyiz; başka iş yapmak istemiyoruz. Biz işimizi yapabileceğimize inanıyoruz. Böyle de bir imkân var, zorlayalım o zaman. Benim yaptığım yayın üzerine seninle ilk konuşmalarımızı hatırlıyorum: İnsanlar onun üzerinde çok durmalılar bana kalırsa. Bir gün, bu ülkenin medya tarihi ahlâklıca yazılacak. Şu anda yazılmıyor. Ama bir gün dürüstçe yazılacak. O günler, senin de, benim de, başka insanların da bir şey yapmak üzere yola çıktığı günler de anlatılacak. Çünkü o günlerde sen şöyle şeyler yapıyordun: O zamanlar Periscope çok daha kötüydü biliyorsun, eline bir iPad alıp, Türkiye’yi gezerek mitinglerde sesini duyuramayan bütün liderleri yayınlıyordun. Ben de aynı şeyi, daha önce NTV’de, TRT’de, CRT’de yıllarca denediğim hikâyeyi, burada oturup bir program formatında yaptım. Mesela, sen o motivasyonu nasıl bulmuştun kendinde? Gazetecilik dışında bir motivasyonun var mıydı?

Çakır: Yoktu. Bu, kaderimiz diyelim. Ünsal, başladığımızdan bu yana beş yıl oldu ve sürekli ilerlemeler var. Ama birtakım değişiklikler de var. Aslında bu çok ilginç bir şey; yeni medyanın bir özelliği var, uygulamalar da değişiyor; mesela ilk başladığımızda Periscope vardı. Sonra Facebook girdi, daha sonra YouTube geldi. Instagram’da da canlı yayın yapılıyor. Başka uygulamalar da var. Bu arada bunların her biri uygulamalarında da yeniliklere gittiler. Periscope’un ilk başladığı zamanlardaki haliyle, sonraki gelişimi de farklı. Sen şimdi aynı anda YouTube’dan da yayın yapabiliyorsun değil mi? 

Ünlü: Ben aynı anda, eşzamanlı olarak…

Çakır: İlk başlarda bu kadar kolay değildi.

Ünlü: Tabii canım. Arayüz programı kullanıyoruz şu anda. Sağolsun, Servet Dilber de çok yardım etti, onun da kulaklarını çınlatalım buradan; onun da yardımıyla arayüz programları kullanarak, şu anda eşzamanlı, aynı anda sekiz kanaldan çıkabiliyoruz. Mesela ben bugün yayınıma bir müzik klibiyle başladım. Evet, artık bunların tamamını yapabiliyoruz. Ama senden farklı olarak, ben hep çalışma odamda yaptım bu işi. Sen, İstanbul’da, Sanayi Sitesi’nin göbeğinde, Manuel Çıtak’ın o dededen kalma fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı yerde başladın. Asıl sen anlat nasıl değiştirdiğini. Çünkü ilk başta seninle konuştuğumuz o küçücük yer, sağı solu daha yapılmadan önceki hali, masası, sandalyesi henüz tamamlanmayan…

Çakır: Hemen hemen beraber başladık; ama aramızdaki en önemli fark, sen tek tabanca kaldın, ben bir ekiple devam ediyorum.

Ünlü: Açık açık konuşalım şimdi, resmen medya patronu oldun.

Çakır: Bunu çok fazla dillendirmeyelim. Evet, tabii bu bir tercih meselesi. Tek başıma başladım; ama sonrasında bazı insanlar kendileri geldi. Ben bazı arkadaşlarıma söyledim. Ama burada şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Seninle konuştuğum zaman, aynı anda, NTV’de, CNN Türk’te, Milliyet’te birlikte çalıştığım birçok arkadaşıma da “Böyle bir uygulama var. Birlikte yapalım, ya da sen kendi yayınını yap. Çok para vermek de gerekmiyor. Zaten cep telefonu da var. Böyle bir platform oluşturabiliriz” diye çağrı yaptım. Ama birçok insan uzun bir süre ayak diredi.

Ünlü: Evet. Başlayıp bırakanlar da oldu.

Çakır: Hadi onlar en azından bir şeyler denedi diyelim. Ama çok sayıda insan, bunda bir gelecek görmedi. Bir de yazma meselesi var. Özellikle televizyondan gelenler değil de, diğerlerinde bir çekince oldu. Ben hayatım boyunca yazmış bir insanım. Ama şimdi burada hep yorum yapıyorum. Geçenlerde Kadri Gürsel, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) için bir yazı istedi benden. Yazıyı yazıp gönderdim; “Ben yazmayı unutmamışım. Demek ki yazabiliyormuşum” dedim. Bu kurumsallaşma meselesi de apayrı bir şey.

Ünlü: Araya gireceğim, ama sen bu bölümü hızlı geçiyorsun. Bence hızlı geçme. Çünkü ben bunu yürekten söylüyorum ve çok inanıyorum: Bir gün, bu ülkenin medya tarihi ahlâklıca yazılacak. Hatırlıyorsundur, beş sene önce, ben İstanbul’a gelip Sanayi Sitesi’nde Medyascope’un şu anki yerini ilk gördüğüm zaman, gelip giden çocuklar vardı. Onlar, aslında sağdan soldan ya da arkadaşları vasıtasıyla bu işi duyan, bu işe ilgi gösteren ve gerçekten para almadan bunu yapmaya çalışan çocuklar. O anlamda, senin yaptığın bu iş gerçekten çok büyük bir iş. Sen bunu söylemezsin, o yüzden ben söyleyeyim. Gerçekten çok önemli. Şunun için çok önemli. Burada sen de, ben de –ki sen benden daha eski, daha kıdemli bir gazetecisin– gazeteciliğe başladığımız zaman âdet olan şey şuydu: İnsanlar bir süre parasız çalışır ama iyi ustaların yanında gazeteciliği öğrenir. Ben yıllarca gazetelerde çalıştım, birlikte televizyonlarda çalıştık. Açık yüreklilikle söyle, sen şu anda “usta” deyip iş öğretebilecek insan görüyor musun sağında solunda? Ben görmüyorum. Çoğu da beraber çalıştığım insanlar. O yüzden, o çocuklar Medyascope’a gelirken… Demin söylediğin çok doğru: Adını açıkça koyalım; pek çok insan, bizim gibi inanmadı bu işe; bundan bir şey olmayacağını düşündü. Ama o çocuklar çok inanarak geldiler. Ben en son 2019 Aralık ayında Medyascope’a geldiğimde, birlikte genç gazetecilere ya da gazeteci adaylarına eğitim vermek üzere geldiğimde, o kadar gurur duydum ki… Oradaki insanların gözündeki ışıktan çok gurur duydum. Çünkü herkes iş yapıyor; gazetecilik yapıyor.

Çakır: Ben çocuklara genellikle şunu söylüyorum: “Burada bir şeyler yapıyorsunuz, ama buradan çıkıp kazârâ Türkiye’deki herhangi bir medya kuruluşuna giderseniz, bütün bildiklerinizi unutun.

Sen, Medyascope’ta bizim pek yapmadığımız, yapamadığımız, yapıp yapmama konusunda da tereddütte olduğumuz bir şeyi çok ciddi bir şekilde yapıyorsun. Belki de tek tabanca olduğun için daha rahat yapıyorsun. Yayınların çok interaktif. Hatta yorumları görüyorsun; yorumlara ânında cevap veriyorsun. Bu çok yorucu olmuyor mu? Yani sabah kalktığında, yayınla ilgili düşündüğün birtakım şeyler, aldığın notların var. Ama bir anda birisi orada kılçık atıyor.

Ünlü: E bizim büyük trollerimiz var. Ama ben şöyle çalışıyorum: Beş sene önce, ben bu yayınla ilgili kafamdaki formatı sana anlattığım zaman, “Yayının içinde interaktivite olsun mu, olmasın mı?” telaşında, benim “Mutlak olsun” dediğim formattı bu. Ben sabah yayını yapmaya çok alışığım; farklı televizyon kanallarında, Habertürk’te, NTV’de, CNBC-e’de, TRT’de yıllarca yaptım bunu. Ama burada yaptığım yayının özelliği şu: Burada öyle bir şey yapıyoruz ki, bir şey söylüyorsun, hemen 30 saniye içinde dünyanın herhangi bir yerinden tepkisi geliyor. Bu çok kıymetli bir şey, ziyan etmemek lâzım. Yayın tecrübem olduğu için, o insanlarla gerektiğinde mücadeleye giriyorum, gerektiğinde konuşuyorum; ama mutlaka okuyorum yazdıklarını. Söylemeye çalıştıkları şeyi ben de anlamaya çalışıyorum. Amaç şu: Burada, artık medyada yok olan “çokseslilik” hikâyesini oturtabiliriz. Biz zaten yapıyoruz. Gerçekten yapıyoruz. Mesela yayınlara katılımlara bakıyorum; zaman zaman senin yayınlarını, Sedat Pişirici’nin programlarını izlediğimde, dünyanın birçok yerinden, birçok insan, bunu gerçekten haber programı olarak izliyor. Benim en çok önem verdiğim hikâye bu. Bu artık sadece “internet yayıncılığı” olarak düşünülemez. Bizler gerçekten haber programları yapıyoruz. Benim yaptığım program bir “haber şov”. Artık adını koyabiliriz. Senin yaptığın o günün yorumuna ilişkin gündem analizi, gerçekten bir siyasî analiz. Ve herhangi bir televizyonda olması gereken şey. Onun için de zaten yaptığımız işi küçümsememek lâzım.

Çakır: “Ana akım” olduğumuzu ne zamandır söylüyorum zaten. Ama burada şöyle bir sorun var. Kadri Gürsel de bir ara bunu dile getirmişti, hatta eleştiriler de oldu. Bir “ana akım medya” vardır. Eğrisiyle, doğrusuyla da olsa bir ana akımdır. Normalde, senin, benim, Medyascope’un yapması gereken, o ana akımın doldurduğu yerden kendimize alanlar açmaya çalışmamızdır. Ama ülkede ana akım medya diye bir şey kalmadığı için, bu, bizim sırtımıza yüklendi. Mesela, bizim hafta içi saat 19.00’da ana haber bültenimiz var: “Güne Bakış”. Hafta sonlarında da haber bültenlerine başladık. Sabahları da Tamer Durak “Gündem” programını yapıyor. Bunlar, bizim gibi yeni medya platformlarında aslında çok da şart olmayan şeyler.

Ünlü: Hatta zor bile.

Çakır: Evet. Ama Türkiye’deki koşullar nedeniyle, doğru dürüst ana haber bülteni olmayınca, kendimizi daha spesifik, ilginç şeylere yoğunlaştırmak yerine, bunu bir tür yükümlülük olarak üstümüze aldık. Arada sırada, “Ne işiniz var sizin ana haberle filan?” diye lâf çakanlar da oluyor. Bunu tabii ki biliyorum. Normal şartlarda, yapmam gerekmeyebilir; ama Türkiye’de öyle bir medya ortamı çıktı ki, bize, beklediğimizden… Tabii bunun keyif verici bir tarafı da var.

Ünlü: Ben şunu çok merak ediyorum, sen onu anlatsana. Ben sabah 07.00’ye doğru kalkıp işime başlıyorum. 15.00 gibi işim bitiyor. Yani yaklaşık sekiz saat tek başıma mesai yapıyorum; buranın genel müdürü, getir-götürcüsü, çaycısı, her şeyi benim, ama mutluyum. Sen konuk alıyorsun. Ben onu yapmıyorum mesela. Medyascope’un ilk yayın zamanlarında, konuklarını çağırmaya başladığında, onların çekingen gelişleriyle, bugünün arasında hiç fark yok mu Ruşen? Bugün çağırdığında daha bir koşarak gelmiyor mu insanlar?

Çakır: Hele an itibariyle herkes evinde olduğu için, konukların “Yurtdışında olacağım”, “İşim var” gibi bahaneleri de yok. En fazla, hocaların çevrimiçi dersleri oluyor. Sorduğun soruya şöyle cevap vereyim: Birincisi, senin, benim gazetecilik kariyerimizle ilgili bu; insanlar zaten biliyor, güveniyor ya da güvenmiyor. Kimisi tereddüt etmeden geliyor, kimisi de gelmiyor. Ama yayınları yaptıkça, mesela sen de ilk günkü yayınlarından, iki yıl sonraki, hatta bugünkü yayınlarına verilen tepkilere baktıkça, artık iyice oturduğumuzu görüyoruz. İnsanlar da artık yaptıklarımızı biliyor. Eskiden, “Bakın, şöyle olacak: Skype var, Periscope var; şöyle bir yayın uygulaması yapıyoruz” diye anlatıyorduk. Şimdi artık herkes biliyor. Medyascope’un adını da biliyor. Onun için daha kolay oluyor. Hatta bazı durumlarda, insanlar kendileri bizi buluyor. Mesela, şu son salgın meselesinde, dünyanın dört bir tarafında yaşayan Türklere…

Ünsal: Haber kanallarına ilham oldu bu biliyorsun; aynı şeyi araklayarak yapmaya başladılar, sanki kendileri bulmuş gibi.

Çakır: Biliyorum. Mesela, İsrail’de Kudüs Hadasa Hastanesi’nde genel cerrahi asistanı olarak çalışan Dr. Ata Maden’le ilk röportajı biz yapmıştık. Şimdi hemen her kanalda görüyorum.

Ünlü: Biliyorum. Ben de ilk kez Medyascope’ta görmüştüm. Şimdi kaç kanalda var.

Çakır: Onu ilk, Twitter’da attığı bir tweet’ten gördüm ve sonra yayına aldık. Mesela geçenlerde genç bir arkadaş Tayvan’dan yazdı; olaylara da çok hâkim. Bize Tayvan’da olanları anlattı. Böyle böyle konuklar çoğalıyor. Konuk anlamında çok zorluk çektiğimiz yok. Ama ülkenin siyasî konjoktüründen kaynaklanan şöyle şeyler var: Biz “havuz medyası”nda olmadığımız için… Biz muhalif medya da değiliz. Normal bir yayın kuruluşuyuz.

Ünlü: Aman muhalefet gibi olmasın zaten. Şunu konuşalım Ruşen. “Gazeteci muhalif olur” diye kim çıkarttı bu lâfı bilmiyorum. Gazeteci gazetecidir, niye muhalif olmak zorunda olsun? İktidarla didişir, çünkü yanıtlarını beğenmez — o kadar.

Çakır: Burada şöyle bir sorun olabiliyor: Bazıları “Şimdi buraya çıkarsam, bana lâf eder mi?” kaygısındalar. Çünkü biliyorsun, 80 yaşında insanların bir tweet’i beğendiği için gözaltına alındığı bir ülkede yaşıyoruz. Ama onların sayısı çok az. İktidarın yaşadığı krize bağlı olarak, bu insanların bize yönelik ilgisi de artıyor. Mesela iki kongreye katıldım: Önce, Gelecek Parti’si, sonra DEVA Partisi’nin kongrelerine gittim. Her ne kadar yeni insanlar katılmış olsa da, sonuç olarak birçoğu AK Parti’den gelenler. Biliyorsun Ankara’da bir ofisimiz var. Bürodaki arkadaşlarla kongreye gittiğimizde, o kadar çok insandan ilgi gördüm ki. Ve bu ilgi benim şahsıma yönelik değil, Medyascope’a yönelik. Bizi izliyorlarmış.

Ünlü: Sadece izlemek değil, böyle düşünme Ruşen. Bunu aynı zamanda sesini duyurabileceği bir platform olarak da düşün. Şunun da altını çizmek lâzım: Bu insanlar her ne kadar bugünün kötü medya ortamının yaratılmasının müsebbiplerinden olsalar da, bugün seslerini duyuracak yer bulamıyorlar. Sana çok açık bir örnek vereyim: Sen Bülent Arınç’la bir yayın yaptın.

Çakır: Tam da aklıma o geldi. O hikâyenin kısa bir özetini anlatayım. Bülent Arınç’ı yıllardır tanırım. Bayağı da bir muhabbetimiz var. Ben ona telefon açıp programa davet ettiğimde, o dönemde TRT ve Anadolu Ajansı’nın da kendisine bağlı olduğu Başbakan Yardımcısı idi.

Ünlü: Evet. İki kurum da ona bağlıydı. 

Çakır: Ama sonra öyle bir tasfiye ettiler ki… Üzerine de, trol saldırısına uğradı. Hatırlarsan “Bizim cenahta başörtülü troller var, bunlara ‘troliçe’ deniyor” demişti; saldırıya uğradı. Sonra beni arayıp “Hâlâ davetin geçerli mi?” diye sordu. Düne kadar, TRT ve Anadolu Ajansı’nın bağlı olduğu siyasetçi, daha sonra kendisine yönelik saldırılara karşı söz hakkını kullanabileceği yer bulamıyor. Kendisiyle yaptığımız o program da 90 dakikalık çok güzel bir yayın olmuştu. Bülent Bey şimdi tekrar iktidarın yanında olduğu için, biz davet etsek de gelmez.

Ünsal: Kendisi şu anda Cumhurbaşkanlığı Danışma Kurulu’nun içinde. Bu değişmez. Aynı şeyi sen de yaşıyorsun. Ben de isimlerini hiç kullanmayacağım, bunun bir önemi yok. Çünkü yıllarca siyaset gazeteciliği yapınca, çok sayıda insan tanıyorsun. Bir kısmıyla dostluğun da oluyor. Benim cep telefonumda da yollanmış öyle mesajlar var ki baktığım zaman acı acı gülüyorum. Onlar bir dönemin çok kudretli insanları. Ve bugün, mesela mesaj yollayıp “Ünsal, şundan da bahsetsene, bence konuşulmalı” diyen insanlar bunlar. Bülent Arınç bunun çok önemli bir örneği. Şu çok acı bir şeydir: TRT, Başbakan Yardımcılığı döneminde kendisine bağlanmıştı. Sonradan “Beni TRT’ye çıkartmıyorlar” demek zorunda kaldı. İş artık bu noktaya geldi çünkü. O yüzden bizim mecraların kıymeti daha fazla.

Çakır: Peki, neyi nasıl yaptığımız konuşalım.

Ünsal: Olur.

Çakır: Sen bu beş yılı, başka iş yapmadan mı sürdürüyorsun?

Ünsal: Şöyle söyleyeyim: İlk iki buçuk sene dublaj da yapıyordum. Ama bunu yayınlarımda anlattığım için gönül rahatlığıyla söylüyorum: Artık bana dublaj yaptırmıyorlar. Beni TRT’den içeri sokmuyorlar. Bu kadar net söylüyorum. Ben 1982 yılında TRT Ankara Radyosu Çocuk Saati ile başladım. İlk kamera karşısına çıktığımda 13 yaşındaydım. Şu anda 50 yaşındayım. 37 yıldır yayıncıyım. 37 sene dublaj yaptım, artık bana yaptırmıyorlar. Bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum. Benim bildiğim başka işler de var; başka işler de yapabilirim: Mesela, ben eski bar müzisyeniyim, şarkı da söylerim. Ama ben gazetecilik yapmak istiyorum. Üç senedir de başka hiçbir iş yapmadım. Gerçekten. Arada çok önem verdiğim kuruluşların, çok sevdiğim, kıramayacağım insanların çok özel toplantıları, davetleri olursa, bazen onlarda sunuculuk yapıyorum. Üç yıldır, Ankara Film Festivali’ni sunuyorum. Ama bunlar benim isteyerek yaptığım işler. Hayatımı kazanmaksa, yaptığım iş bu. Ben böyle kazanıyorum hayatımı. Sen de aynı şeyi yapıyorsun.

Çakır: Periscope’u ben sana öğrettim. Patreon’u da sen bana öğrettin.

Ünlü: Nasıl mücadele etmiştik, hatırlıyor musun? İnsanlar bilmez, bunu da anlatayım. Ben sekiz ay uğraştım. Sekiz ay boyunca… Çünkü şöyle arkadaşlarım var benim: Siyasal Bilgiler’deki sınıf arkadaşlarımdan MASAK’ta (Mali Suçları Araştırma Kurulu) çalışanlar vardı. Çok da üst düzey personel. Telefon edip diyordum ki: “Ben şöyle bir şey yaptım, bir gelir modeli oluşturayım.” “Sabah 9.00’da gelip kelepçeyi takarız” diye cevap veriyor. Vallahi öyle. “Sabah 9.00’da gelip kelepçeyi takarız. İstersen yap.” Niye? “Böyle yapamazsın. Ticaret Kanunu’na aykırı. Borçlar Hukuku’na aykırı.” Tam sekiz ay bu model üzerine uğraştım. Şimdi bir sürü insan kullanıyor. Çok da iyi. Biliyorsun, “Crowdfunding” dedikleri, “Kitle fonlaması” Türkiye’de de başladı; üç tane firma var. Ben çalışmıyorum onlarla; ama en azından insanlar için bir çıkış yöntemiydi. Çünkü biz çok kötü bir dönemine denk geldik. Aslında, Türkiye’de başka yollarla yapılıyordu bu iş. İnternet üzerinden, mesela “PayPal” ile yapılıyordu. “PayPal” bir yasaklandı, her şey yattı. Çünkü insanların alternatifi yoktu. E biz de bilmiyoruz. Biz, eski medyanın içinden gelip, bu medyanın içinde, resmen devrimci gibi savunan insanlar olduk. Halbuki konuya en uzak olanlar biziz. Senin bilgisayarla ilişkin neydi bilmiyorum, muhtemelen yazı yazarken kullanıyordun. Ben de öyleydim. Ama görsen, şimdi neler yapıyorum: MP3 format değiştiriyorum, Podcast hazırlıyorum, onun RSS bağlantısını başka beslemeler veriyorum… Çoğu zaman, bittikten sonra kendi kendime, “Ben nasıl yaptım bunları? Nasıl oldu bu işler?” diyorum. İstanbul’da Ali diye bir arkadaşım var, o çok yardımcı oluyor.

Çakır: Ben de, mesela birilerinden bir şey istediğimiz zaman, “Ben nasıl uğraşacağım?” dediklerinde “Ya, ben bile yapıyorum” diyorum. Gerçekten, ben bu anlamda özürlüydüm. Tabii senin durumunda, sen tek tabanca olduğun için, mecbur kalıyorsun öğrenmeye. Medyascope’ta, Patreon’dan aldığımız destekler sembolik. Biz asıl, fonlardan alıyoruz.

Ünlü: Şu anda kaç kişi Medyascope’ta çalışıyor? 

Çakır: Çalışan kadrolu kişi sayısı 40 civarında.

Ünlü: Ne güzel bir şey bu.

Çakır: Bir de, part-time çalışanlar var. Ayrıca Kadri Gürsel, Kemal Can gibi dışarıdan gelip haftalık yorum yapanlar var. Gönüllü olarak katkıda bulunan epey sayıda insan var. Biliyorsun, senin yayınlarını da ilk günden itibaren sayfaya koyuyoruz. Sen yayınlarını You Tube’a aktarıyorsun, biz de Medyascope sayfasına koyuyoruz. Senin kadar sistemli olmasa da, Türkiye ve dünyada böyle işbirliği yaptığımız çok insan var. Mesela Kanada’da bir arkadaş popüler kültür üzerine bir şeyler üretiyor. Veya bir başka yerde, bir başkası basketbol üzerine bir şey üretiyor. Kimileri de Podcast yapıyor. Biliyorsun, Podcast yeni dönemin trendi. Bunların hepsini Medyascope sayfasına koyuyoruz. Ben buna “Herkes kazanıyor” diyorum. Çünkü benim sayfaya koymamla, onun çektiği videonun izlenme oranı artıyor. Onun videosu ile de benim sayfanın izlenme oranı artıyor. Bu çok önemli, çünkü yeni bir dünyayı yakalamaya imkân veriyor. Birbirinden farklı o kadar insanla ilişki kuruyoruz ki. Sen daha iyi biliyorsundur: Bize video ve Podcast katkısı veren insanlar, özellikle yurtdışındakiler, aslında başka bir iş yapıp… mesela mühendis, ama pop müzik üzerine de bir şeyler söylemek istiyor.

Ünlü: Benim öyle izleyicilerim var: Mesela, yazılım işini amatör olarak yapan ama sadece bu yayına destek vermek için, “Ben de şunu yapabilirim” deyip, evde boş zamanlarında bana buradaki arayüz programının çalışmasında yardımcı olan Polonya’dan bir izleyicim var. Bu aynı zamanda bir “imece” kafasını da oluşturdu aslında. Çünkü senin de, benim de söylediğimiz: “Bizim başka bir telaşımız yok”. Bizim gazetecilik kariyerlerimizi biliyor insanlar; gizli saklı gelmedik ki. Dün akşamüstü de başlamadık. Ya güvenir, ya hiç güvenmiyor. Bu, çok iyi bir şey.

Çakır: Ama bazen şu çok ağırıma gidiyor: Ben 35 yıldır gazetecilik yapıyorum. 35 yıl… İlk kitabım, 90 yılında çıktı. 30 yıl olmuş. Şimdi birileri gelip bize “YouTuber” muamelesi yapıyor.

Ünlü: Sana “YouTuber” muamelesi yapıyor. Bir toplantıda bana adam “Influencer” dedi ya. Önüme kocaman bir kart koymuş, üstünde “Influencer” yazıyor. “Burada ne yazıyor?” diye sordum. “Abi, işte ‘Influencer’ yazıyor ya.” “Ne demek bu?” diye sordum. Bana o kadar uzun anlattı ki, cümlesini kesip, “Abicim, böyle bir şey yok. Benim yaptığım iş gazetecilik. Sen oraya onu yaz. Nerede yapıldığı önemli değil. Çünkü mesleğin adı bu” dedim. Ama “Influencer” diyorlar yahu.

Çakır: Peki, yaşadığın en büyük sıkıntı ne şu âna kadar? En son Kablonet’e fırça atıyordun.

Ünlü: İnternet bizim için çok önemli. Senin için de öyle. Siz kurumsal anlamda daha büyük kullandığınız için, sizin için farklı çıkış yöntemleri var. Ama ben bu yayınlardan –kazancımla kıyasladığım zaman– kendi açımdan bayağı ciddi para harcıyorum. Ben iki modem kullanıyorum; toplamda aylık internet harcamam 900 GB. Bayağı, internet kafe gibi çalışıyorum ben. Çünkü çevrimiçi yayın yapmak çok pahalı bir iş. İnternet bu sıkıntılardan en büyüğü. 

İkincisi, başlarda çok oluyordu şimdi artık olmuyor: Kendini bilmez tiplerin tehditleri, atmalar, tutmalar, ev telefonuna dadanmalar, aramalar, bunlar çok sıkıntı olmuştu. Ama artık bunlar geçti. Şu anda en büyük sıkıntı ne, biliyor musun? Ben yayından sonra izleyicilerle çok konuşan biriyim; mail yoluyla, mesaj yoluyla bana ulaşıyorlar. Vakit buldukça ben de onlara yanıt yazıyorum, yazabildiklerime. En çok mutlu eden şey aslında bir dönemin en büyük sıkıntısı oldu; ulaşamamaktı. Şu anda çok rahat ulaşıyoruz. Mesela izleyicilerim arasında AKP’ye oy vermiş çok insan var. MHP, siyasî tavrı nedeniyle, en çok eleştirdiğim partilerden birisi; MHP’li çok fazla izleyicim var. Yani tam istediğim platforma geldik aslında. Tek tabanca, kendisi, 12 m2’lik bir odanın içinde bir adam, bir gazeteci, “Biz oturur konuşuruz” diye başladığımız bir hikâyede, hakikaten oturup konuşuyoruz. O yüzden ben sıkıntılarımı çok sallamıyorum. Zaman zaman teknik sıkıntılar oluyor onları da çözüyoruz. Sağ olsun, burada adını ikinci kez anıyorum: Servet Dilber’in Medyascope’un içinde yaptıkları ayrı, bana yardımları, kullandığım bu arayüz programları, benim hayatımı çok kolaylaştırdı. Bu işleri bilmediğimiz için tabii. 

Sen demin söyledin ya, benim de bu sene gazetecilikte 30 yılım bitti, 31. yıla başladım. Bu teknik işler bildiğimiz şeyler değil; benim karşımda şu anda iki ayrı ekran var. Bir iPad var, bir tane kamera var, kendi kurduğum ışıklarım var. Ama burası artık dünyaya açılmanın bir yolu Ruşen. Sen ilk baştaki zorluklarla, bugünün zorluklarına baktığın zaman… Ben Periscope’tan yaptığım yayınların sonunda söylediğim Patreon yoluylaya da YouTube reklamları ile hayatımı bir şekilde döndürüyorum. Ama Medyascope, demin bahsettiğin gibi, sabit çalışanlarla kabaca 50 insanın para kazandığı bir yer. Asıl siz nasıl yürütüyorsunuz? Ne yapıyorsunuz, nasıl hallediyorsunuz mesela? 

Çakır: Bir kere, istikrar önemli. İkincisi, bağımsızlık ve tarafsızlık çok önemli. Özellikle bize fon veren kuruluşlar, Türkiye’de basın özgürlüğü sorununu bilen, buradaki sıkıntıları bilen, basın özgürlüğü meselesinin sadece ve sadece cezaevine atılan gazetecilerden ibaret olmadığını; aslında basın özgürlüğünün en önemli ayaklarından birisinin de finansman konusu olduğunu bilen insanlar. O insanlar ya da o kurumlar için de, bizim, etkili, prestijli bir iş yapıyor olmamız önemli. Ve tamamen “Bipartisan” dedikleri, yani “partiler üstü” olma durumumuz. 

Bizim, Medyascope’ta başından beri en çok dikkat ettiğimiz ve bence başarılıysak –ki bence başarılıyız– onun en temel hususu, Türkiye’deki kutuplaşmanın tuzağına düşmemek. O tuzağa düşmek o kadar mümkün ki… Sürekli birtakım ıvır zıvırla uğraşmamızı istiyorlar. Onunla uğraş, bununla uğraş; önemli meseleleri konuşmak yerine kavga et, sürekli kavga et. İnsanlar gaz veriyor; gaz vermeyi çok seviyor. Ama bu tür gazlarla giden şeyin ömrü çok fazla uzun olmuyor ve çok da bir anlamı olmuyor. Ben hiçbir zaman mesleğimde böyle bir şeyi yapmadım. Yakın çevremdeki meslektaşlarım da hiçbir zaman yapmadı. Tabii ki bizlerin, benim ve birçok arkadaşımın, bir duruşumuz var. Ama partizanlık yapmama hikâyesi çok önemli. 

Sen biraz önce, yayınlarını AK Partili birçok insanın izlediğini söyledin. Ben İstanbul’da işe giderken, işten gelirken hep toplu taşıma kullanıyorum; üç vasıta değiştiriyorum. Minibüsle başlıyorum, metrobüs, sonra metro. Eskiden Marmaray kullanıyordum. Marmaray artık çok dolmaya başladı, onun için kestim. Her seferinde muhakkak bir iki kişiyle kısa bir konuşma geçer aramda. İnsan “Bunlar herhalde siyaseten de bana yakındır” diye düşünüyor. Hatta bir tanesini hiç unutmuyorum: Marmaray çıkışıydı, çocuğun biri, yanında arkadaşı da var, bana çok iltifat ettikten sonra, “Size en çok hayran olan benim babam” dedi. “Baban ne iş yapıyor?” diye sordum: “Emekli başkomiser” dedi. 

Ünlü: Ama çok doğru Ruşen. Bu, yaptığımız işin doğru tarzını da gösteriyor aslında. Adıyaman’da bir konferansa gittim. Avrupa Birliği ile Adıyaman Üniversitesi’nin düzenlediği bir konferanstı. İçeride, katılan üniversite öğrencilerinden 800 kişi vardı. 800 üniversite öğrencisi. İnan, oradaki kızların yüzde 90’nından fazlası başörtülüydü. Normalde bizi “Bu adamlar gâvur, kâfir, AKP’yi sevmiyor. Bunlar iktidar karşıtı” diye tanıtırlar insanlara. Hayır, orada bana gelen insanların, kızların en çok söylediği neydi biliyor musun? Buna pek çok gazeteci arkadaş da şahit oldu: “Abi, bizi AKP’li zannediyorlar. Benim başım bağlı diye, potansiyel olarak ‘Bu insan AKP’lidir’ diye düşünüyorlar.” Sosyalistti bu kızların çoğu. Gerçekten sosyalistti. Bunu sen anlarsın, ama oturduğu yerde sadece bir televizyon programı, bir internet programı seyreden insan çok anlamayabilir. İstanbul’da bunu yapabilirsin, İstanbul’da, Taksim’de “Yeryüzü Sofrası”na katılıp, başörtünle sosyalizmi yaşayabilirsin. Ama bunu Adıyaman’da yaşamak cesaret ister. 

İşte ben bu yüzden yaptığımız işi gerçekten çok önemsiyorum. Çünkü insanlara şunu anlatmaya çalışıyorduk — ve bence anladılar: “Başka bir yayıncılık düzeni mümkün. Gazetecilik de mümkün. Senin de habere ulaşımın mümkün. Sana partizanlık yapmayacağım, bundan emin ol.”  İlk iki üç sene bunun boğuşmasıyla, ikna etmekle geçti. Adamın biri bana, aynı yayında, Türkçü, Kürtçü, AKP’li, en son İBDA-C’li dedi. O kadar dağınık ki. Çünkü biliyorsun, kendisine benzemeyenlerden hoşlanmıyor bizim insanımız. 

Çakır: Sana İBDA-C’li diyebilmek için hayal gücünün çok yüksek olması gerek. 

Ünlü: Öyle, ama burada, bu yayındaki insanlar şahit. 

Çakır: Arada sırada Meclis’e gidiyor musun? En son konuştuğumuzda pek keyfi kalmamıştı. 

Ünlü: Gitmiyorum. Ruşen, bu sene 23 Nisan’da üçüncü yıl bitiyor, hiç gitmedim. Gerçekten eksikliğini duymuyorum, siyasî değil. Haber kaynaklarım hâlâ duruyor; telefonla ulaşabiliyorsun, görüntülü ulaşmak mümkün, oturup konuşuyoruz zaman zaman. Ama gitmiyorum. Gerekçesi de, şu anda Meclis’te ne siyaset yapılıyor ne yasama yapılıyor. Orada insanlar siyaset üretiyorlar; ama biraz böyle “kayıkçı kavgası” tarzında bir siyaset var. Biz de dışında durmaya özen gösteriyoruz. 

Çakır: “Meclis’e gidiyor musun?” diye sorarken, aslında siyasetçileri değil de oradaki meslektaşları kastederek sormuştum. 

Ünlü: Vallahi Ruşen, biliyorsun istemiyorum. Çünkü yıllarca, on altı sene parlamentoda çalıştım, tam on altı yıl. Bir de ben Meclis muhabirliğini seviyordum, biliyorsun. O zamanlar NTV’de beraber çalışıyorduk seninle. Ben severek yapanlardanım. Aslında zor bir iştir parlamento muhabirliği. Çünkü karanlıkta, gün görmeden çalışırsın, çok uzun saatler çalışırsın, çok gergin bir iştir.  Milletvekili sayısı 550’ydi o zaman, şimdi 600 milletvekiline ulaşmaya çalışırsın, sorumlulukların vardır. Ben çok severek yaptım. Ona rağmen artık görmek istemiyorum. Çünkü orada, partilere bakan gazeteciler değil “partili gazeteciler” var. Sadece AKP’liler için söylemiyorum, bunun da altı çizilsin; CHP’lisi de aynı şeyi yapıyor; HDP’lisi de aynı şeyi yapıyor; MHP’lisi de aynı şeyi yapıyor. Hiç değişmiyor. Kardeşim, sen gazetecisin, dışında kal, durabilirsin. Bugüne kadar bunu yapan insanlar var. Bir sürü insan yaptı, yine yapılacak. Ama orada partilileşerek, ikbal bekliyorlar. Senin de, benim de 20 yıl önceden tanıdığımız, aslında hiçbir cacık olmayacak bir sürü insan… Hep örnek veriyorum kardeşim, açıkyüreklilikle söylüyorum: Hürriyet gazetesini gidip bayiden satın almaya utanacak adam, Hürriyet gazetesinde yazı yazıyor bugün. Bu benim için artık bittiği nokta. O yüzden, teşekkür ediyorum. Ben böyle iyiyim. Ulaşıyorum, arkadaşlar da ulaşıyor sağ olsunlar, yeter. Sen benden daha çok gidip geliyorsun. Hatta günübirlik gidip geldiğini biliyorum. 

Çakır: Evet, ben grup toplantılarına salı günleri giderdim. Ama artık Cumhurbaşkanı salı toplantılarını yapmaz oldu. Gittiğimde bütün grupları izliyorum, biliyorsun. Bazı Ankara temsilcileri dahi, bazı partilere gidip bazı partilere gitmiyorlardı. 

Ünlü: İşine yaramıyor ki… Çıkarken, “Efendim bir görünmek lâzım”. Onun da derdi aslında 45 saniye görünmek. “Buradayım ben, yanlış olmasın.” O kadar. 

Çakır: Tabii ki Meclis’in eski anlamı kalmadı artık. Ama mesela ben salıları gidip sabah… Önce kiminle başlardı grup toplantıları? 

Ünlü: MHP ile başlar önce. 

Çakır: MHP ile başlar, en son CHP olur. 

Ünlü: Arada iki parti daha var, ama en son CHP yapardı. 

Çakır: Şimdi İYİ Parti de eklendi. En son birkaç ay önce, hepsine ayrı ayrı gidip, insanlarla konuştuğumda, çok ilginç bir şekilde, her partiden milletvekilinin, bizim yaptığımız işlerden haberdar olduğunu gördüm. İzleyip izlemediklerini ya da ne kadar izlediklerini bilmiyorum, ama haberdarlar. 

Şöyle ilginç bir husus var: Mesela, Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimlerden önce, çıkıp kanal kanal dolaşıyor. Hatta en son, TRT’nin en çok izlenen dizisi zamanında, İstanbul’un bütün ilçe adaylarını da yanına alıp, korsan yayın yaptı. Ama ertesi gün, onun o yayında söylediklerini konuşan tek kişi bile olmuyor. Çünkü orada insanlar soru sormuyor, bir heyecan yok. Ama mesela bizim NTV zamanlarımızı hatırla: Başbakanlığı zamanında Erdoğan ne yapardı? Seçim öncesi en son yayını, cuma gecesi bize, NTV’ye veriyordu cuma gecesi. Çünkü seçim yasakları başlıyordu biliyorsun. Biz de karşısına –uzun bir süre öyleydi, ben NTV’yi izlemediğim için sonra ne olduğunu bilmiyorum– acayip ekiplerle çıkardık ve ciddi ciddi konuşur, soru sorardık. Bu programlar izlenirdi. 

Ünlü: Lâfını unutma. Örneği verdim, adın da geçtiği için söyleyeyim: O gün de beraberdik. Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olduktan sonra, ilk röportajı –kaçınılmaz bir şekilde– TRT’ye, sonra A Haber’e, daha doğrusu ATV’ye verdi. Ama hiçbirinde kimse, bir şey izlemedi; NTV yayınında, adam bayağı ciddi hırpalandı biliyorsun. Bayağı ciddi soru soruldu. Çünkü orada önemli olan şey… Yayında insanlara anlattığım da buydu: Abdullah Gül’ü sen de ben de tanıyoruz. “Soru sorulmasın” diye bir derdi yok ki. Sormanın bir üslûbu var. Onu konuşabilirsin içeride. Bugün ondan vazgeçti insanlar Ruşen, soru sormuyorlar ki. Gerçekten soru sormuyorlar. 

Çakır: Hatta bir yayında, Cumhurbaşkanı yayın sırasında insanlara soru veriyordu. Mesele şu: Bir gazeteci bunu toplum için yapar. Diyelim ki sen, bugün bilmem kimle röportaj yapacaksın. Ya da sabah programına hazırlanıyorsun. Ne için hazırlanıyorsun? “Ben şimdi bir şeyler söyleyeceğim, acaba izleyici ya da dinleyici ne diyecek? Bana nereden kızacaklar ya da beni nereden beğenecekler? Ne tür sorular gelir?” bunları düşünüyorsun. Ama Türkiye’de uzun bir süredir birçok insan, gazeteci ise, bir kişi için yazıyor; televizyoncu ise bir kişi için çekiyor. O da şu: “İzleyicinin ya da okuyucunun ne dediğinin önemi yok. Cumhurbaşkanı ne diyor?” 

Ünlü: “Uçağa binebilecek miyim?” En büyük telâş bu. “Uçak bana açık mı?” Kimlerin ne paspas hallere düştüğünü gördük yıllar içinde. Ama bunun gideceği bir yer yok. Niye? Çünkü uçağın kriteri değişiyor. Bak bunları yaşadık. Ben Ankara Temsilciliği yaptım Habertürk’te. Hiç istemediğim halde mecbur kaldım, hayat o şekle getirdi. Çünkü NTV’den attılar beni ve Habertürk de beni istiyordu. İki yıl temsilcilik yaptım, sonra istifa ettim. Ve bunları anlatınca insanlar şaşırıyorlar. En son, İstanbul Arel Üniversitesi’nde konferansta anlattım: Benim birlikte çalıştığım adam, Yiğit Bulut’tu. Şimdi düşününce, insanlar “Hadi, nasıl çalıştınız beraber?” diyor.  Bal gibi de çalıştık. Çünkü ben işimi yapıyordum. Ama o dönemde Ankara temsilciliği yaparken, bir yandan Cemaat’i pohpohlayıp, öbür taraftan AKP ile aracılık yapan insanlar bugün arazi oldular. Hepsi demokratik kahraman; Amerika’da yaşıyorlar, Fransa’da yaşıyorlar. Oradan mesaj atıyorlar. “Böyle gazetecilik mi yapılır?” diye tweet atıyorlar mesela: E, siz bu hale getirdiniz, siz yaptınız. Uçak için, uçağa binebilmek için atılmış taklaları… Biz böyle çok örnek yaşadık. 

Çakır: Ünsal, toparlayalım. Sen bu yayınları daha ne kadar sürdüreceksin? 

Ünlü: Bilmiyorum ki. Bilemiyorum. Yani ne kadar isteniyorsa. Ama şunu söyleyebilirim. 

Çakır: Sen bilmiyorsan ben hiç bilmiyorum, çünkü sen tek tabancasın. Ben “Bırakıyorum” desem de bırakamam, çünkü bayağı bir kurum var. Sen ne yapacaksın? 

Ünlü: Ben şöyle düşünüyorum Ruşen; bugüne kadarki gazetecilik tecrübem onu gösterdi: İnsanlar zannediyor ki… Yani şu kolaycılığa kimse düşmesin: “Türkiye’de medyada her şey çok yolundaydı, AKP geldi bozdu.” Bu çok büyük bir yalan. Medya her zaman sağı solu ayrı oynuyordu. 30 senesini ben biliyorum, sen 35 senesini biliyorsun, hep böyleydi. Ama AKP çok farklı bir şey yaptı: Eskiden, hani bizim çok bildiğimiz Pacman oyunundaki gibi, kendi kurduğu medyaları, diğer medya organlarını yedirdi hepsine. Ve şimdi, ben şunu iddiayla ve ısrarla söylüyorum: Yarın iktidar değişsin, CHP iktidara gelsin mesela. CHP-İYİ Parti koalisyonu gelsin; sana da, bana da daha çok ihtiyaç olacak biliyor musun? Çünkü medya düzeni değişmeyecek, aynı şey olacak. Bizde medya, içinden bozulmuş durumda. Onun için ben, “Yaptıkça bu yayın izlenir” diye düşünüyorum. Bir yandan da izleyicilerle dertleşme programı için istatistik çıkarıyorum; ayda bir kere yapıyorum bunu mutlaka. Son oranlara bakarsan, sadece şu son 20 günlük süreç içinde, 420 bin kere izlenmiş benim videolarım. O zaman demek ki insanların bir talebi var, değil mi? O zaman nereye kadar gidecekse, bilmiyorum. Eskiler “Yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz ne kadarsa, görürüz” derler ya, herhalde öyle gibi. 

Çakır: Bu arada, senin çok imrendiğim bir ayrıcalığın var: Bazı durumlarda benim diksiyonumla dalga geçenler oluyor. 

Ünlü: Estağfurullah. 

Çakır: Hakikaten, ne deniyor senin durumuna? Sen tiyatrocu musun? 

Ünlü: Hayır, değilim. Benim aldığım eğitim “Radyo Çocuk Saati”nden kalma. Ben mikrofon oyunculuğu biliyorum. Ama şunu (mikrofonu) kullanmayı biliyorum ve bunu 37 senedir kullanıyorum. 

Çakır: Dublaj yaptığına göre… 

Ünlü: O eğitimi aldığım için, sağ olsun, söylüyor insanlar. Evet, o eğitimi aldığım için, iyi ustalarla çalıştığım için, iyi ustalarla işe başlayıp, onlarla devam ettiğim için. Sonuçta yaptığımız iş, her şeyin ötesinde, gazetecilik; gelip düğümlendiğimiz yer orası. Yapmak istediğimiz iş o. Senin farklı bir işin var mı? Sen yarın başlayıp, başka bir iş yapabilir misin? Bildiğin iş, bu. Yazacaksın, konuşacaksın, bir şeyin yorumunu yapacaksın. Ama “İşe yarasın, değsin” diye yapıyoruz. 

Çakır: Medyascope’un “Çünkü özgür” diye bir mottosu var biliyorsun. Bunu hep söylüyorum. İnsanlar genellikle bunu, iktidara, siyasete yönelik algılıyor. Bu tabii ki var, bunu reddedecek halimiz yok. Ama ben onu düşünürken, esas olarak şunu düşündüm: Bu rating ya da satış ya da tıklanış ya da okunma… Gazete isen tiraj, televizyon isen rating, internet sitesi isen tıklanma, radyo isen dinlenme. Özgürlüğü en çok kısıtlayan hikâyeler bunlar. Bunlar yüzünden… Mesela bir haber öneriyorsun: “Kim bunu izler?”, “Bunu kim okur?”, ”Buna kim bakar?” Bir program öneriyorsun mesela: “Sen ailenle mi izleyeceksin? Bunu kime satacağız?” diye yıllarca, insanların yaratıcılığını, cesaretini körelten bir medya ortamında… Yeni teknolojiler böyle bir imkânı verdi çok şükür, onu kullanıyoruz. Seni tekrar tebrik ediyorum. İyi ki seni bu havuza atmışım. 

Ünlü: Öyle söylüyorsun ama fıkrayı bilenler olabilir, o sana döner, söyleme öyle. Her şey bir yana, gerçekten ben çok teşekkür ediyorum. Bu yayında üçüncü kez söylüyorum, ama buna bütün kalıbımı basarak inanıyorum: Bu ülkenin dürüst, ahlâklı medya tarihi yazıldığında; bizim yapmaya çalıştığımızı başkaları çok daha iyi anlatacak. Çünkü bunların hepsi yaşanmış, bitmiş olacak. Biz içindeyken çok fazla anlamıyoruz. Evet, ne yaptığımızı biliyoruz, ama birileri çok daha iyi anlatacak. O yüzden ben sana teşekkür ediyorum. Anadolu’da çok sık söylerler, buna bayılırım: “İcat, ihtiyaçtan doğar” derler. Hakikaten biz, ihtiyaçtan icat yaptık ve ilerliyoruz. İnsanlar da sevdi. Sana çok teşekkür ediyorum onun için. 

Çakır: Ben de sana çok teşekkür ediyorum Ünsal. Aman kendinize, sağlığınıza çok dikkat edin. 

Ünsal: Hepimiz.

Çakır: Varlığımızı sürdürelim inşallah. 

Ünlü: Eyvallah, çok teşekkürler. Arkadaşlara çok selam, görüşürüz. 

Çakır: Selamını herkese gönderiyoruz. Ünsal Ünlü ile beş yıllık öykümüzü konuştuk, ama bizim öykümüz daha eski. Beş yıldır süren ve kendi ayakları üzerinde durmayı başaran bağımsız gazetecilik öykümüzü konuştuk ve paylaştık. Ünsal’a ve izleyicilere çok teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus