Erdoğan’a karşı olmak yetiyor mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir

Geçen bir yayında, muhalefetin sadece Recep Tayip Erdoğan’a odaklanmasının bir anlamı olmadığını söylemiş ve bir örnek vermiştim: Bir dönem CHP ile MHP’nin, Kılıçdaroğlu ile Devlet Bahçeli’nin ittifakı, birlikte hareket etmesi, esas olarak Erdoğan karşıtlığı üzerineydi; ama daha sonra Bahçeli, Erdoğan’ın kendi çizgisine geldiğini ya da gelmekte olduğunu anlayıp, kendisi de bu arada Meral Akşener ve diğerlerinin meydan okuyuşu karşısında çaresiz kalınca, Erdoğan’dan yana bir tercih yaptı ve o zamandan bu yana da Erdoğan’ın en önemli müttefiki haline geldi; hatta Erdoğan’ın iktidarının sürmesini sağlayan aktör oldu — Bahçeli, parti olarak da MHP. Dolayısıyla bu örnek çok taze bir şekilde önümüzde duruyor.

Erdoğan karşıtlığı üzerinden muhalefet yaptıklarını sananların çok büyük bir yanılgı içerisinde olduğu kanısındayım — bunu ısrarla vurguluyorum ve vurgulamak istiyorum. Bahçeli örneği çok çarpıcı bir örnek; ama en çok başıma gelen olayı şöyle tanımlayabilirim: Erdoğan ile ilgili herhangi bir değerlendirme ya da analiz yaptığında, onun devlet adına hareket ettiğini, onun bir anlamda devlet olduğunu söylediğimde, kendini muhalefette tanımlayan birçok kişi itiraz ediyor ve Erdoğan ile devletin aynı şey olmadığını söylemeye çalışıyorlar. Onların gözünde devlet hâlâ kutsal bir varlık; Erdoğan kötü biri, devlet iyi bir şey ve burada bir yanlışlık var — sorun yanlışlığı giderme sorunu. Yani Erdoğan’ı devletten uzaklaştırmak ve devleti tekrar eskisi gibi –kendi kafalarına göre tabii– yine kutsal bir yere taşıma yaklaşımı. Bu son derece yanlış bir şey. 

Eskiden devlet hükümet ayrımı yapılıyordu; ama Türkiye artık hükümet sisteminden de çıktığı için artık böyle bir şey kalmadı. Bir başkanlık sistemi var, adı böyle olmasa da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diye söylenen bir sistem var. Ve burada artık Erdoğan devletin her şeyine bir şekilde hâkim. Ama hâkim olması demek bir şeyleri herkese dayattığı anlamına gelmiyor; çünkü burada bir tek adam yönetiminin dışında bir şeyin şekillendiğini –özellikle Gezi’den itibaren ve 15 Temmuz’dan itibaren şekillendiğini– görüyoruz. Erdoğan burada yeni ittifaklara gitti ve iktidarını görünmeyen ya da öne çıkmayan unsurlarla, ya da Devlet Bahçeli ve MHP gibi sakin bir şekilde bunu yapan ama ısrarla vurgulamayan unsurlarla, aktörlerle paylaşıyor. 

Mesele burada Erdoğan eleştirisi değil; aslında bir sistem eleştirisi yapma. Şu anda Türkiye’de yaşandığını düşündüğümüz –örneğin ilk başta ekonomide, siyasette, dış politikada– bütün bu sorunlar sadece ve sadece Erdoğan’ın hatalarıyla, onun insan seçmesiyle, kadro seçmesiyle, onun birtakım konularda ısrarcı olmasıyla açıklanabilecek hususlar değil. Yani ekonomideki gidişat, damadını oraya getirmesiyle açıklanabilecek bir olay değil. Damadının yerine diyelim ki daha yetkin bir ismi getirmiş olsaydı, ama ona yine kendisi bir şeyleri yaptırmış olsaydı, çok da fazla bir şey değişmeyecekti. Buradaki dayatma, bir konsensüs sonucunda oluşan bir dayatma; bunları sadece bir Erdoğan meselesi olarak, Erdoğan’ın dayatması olarak görmenin, onun tercihi olarak görmenin aldatıcı olduğu kanısındayım. 

Diyelim ki böyle olsun; Erdoğan tek başına olsun, tek adam yönetimi olsun; yine de Erdoğan karşıtlığı tek başına bir anlam ifade etmiyor. Çünkü böyle bir muhalefet, Erdoğan karşıtlığı üzerinden sürecek olan muhalefetin Erdoğan’ın karşısına onun kadar, hatta ondan daha güçlü bir ismi çıkartması gerekir. Daha önce bunu Muharrem İnce denedi; çok büyük bir fiyasko oldu. Erdoğan’la uğraşarak siyaset yapmak ve muhalefet yapmak, ona meydan okumak, kazanılabilecek bir oyun değil. 

Bunun birçok nedeni var. Bir kere, Erdoğan çok deneyimli bir siyasetçi, çok pragmatist bir isim, çok popülist biri, elinde çok geniş imkânlar var ve bu geniş imkânlarını kendi iktidarını korumak için alabildiğine kullanabiliyor. Gerektiğinde yargı devreye giriyor, gerektiğinde ülkenin mâlî imkânları devreye giriyor.  Erdoğan’la baş edebilecek, onun karşısında gerçek anlamda birebir bir mücadelede kazanabilecek bir siyasetçi şu âna kadar çıkmadı. Bunun çıkması mümkün mü değil mi tartışması bir yana, bunun peşinde gitmenin çok anlamlı olduğu kanısında değilim. Şu anda Ekrem İmamoğlu ismi hep var, Erdoğan’a karşı en büyük meydan okuyabilecek kişi olarak Ekrem İmamoğlu görülüyor ve Erdoğan da bence böyle görüyor şu aşamada baktığımız zaman; ama şimdiden biliyoruz ki, İmamoğlu’nu yıpratma konusunda, etkisizleştirme konusunda çok da etkili olan hamleler yapıyor — onun alanını kısıtlamak gibi, ona bir yığın sorun çıkartmak gibi, onun üzerine trolleri salmak gibi, onun en ufak bir yanlışını veya eksiğini alabildiğine büyütmek gibi. Ama bir diğer husus da mesela Mansur Yavaş’ın faaliyetlerinin daha fazla göz önüne çıkmasına razı olması. Burada da bir parçala-böl-yönet taktiği olduğu da söylenebilir — ki Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu meselesini ayrıca bir yayında değerlendirmek istiyorum. 

Karşısına bir başka kişi çıkartmanın zorluğu, gereksizliği ve anlamsızlığı dışında bir diğer husus da şu: Burada mesele Türkiye’nin meselesi, çok ciddi bir sistem meselesi, çok ciddi bir düzen bozukluğu meselesi ve çıkacak olan hareketin Erdoğan karşıtlığının ötesinde bir düzen eleştirisi yapması gerekiyor. Bu noktada Refah Partisi’ne dönelim. Refah Partisi, o tarihte Erbakan liderliğinde ve Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde, Âdil Düzen diye bir perspektifle çıkmıştı. Âdil Düzen programı aslında çok da gerçekçi olmayan, hayli ütopik bir olaydı detaylarına baktığınız zaman — ki onun üzerinde bayağı bir çalışmıştım. O teoriyi geliştiren İzmir Akevler Kooperatifi’ndeki kişilerle de uzun uzun tartışmışlığım var. Bu ütopik bir olaydı, ama çok cazip bir slogandı. Âdil Düzen talep ettiğiniz zaman, bu düzenin gayri âdil olduğunu söylüyordunuz ve eşitlik vaadiyle çıkıyordunuz. Ama öte yandan İslâmî bir hareketin içerisinden geldiğiniz için de farklı olduğunuz gözüküyordu.

Yani siz bu düzen değişmelidir, âdil olmayan düzen değişmelidir dediğiniz zaman, “Hadi oradan, nasıl değiştireceksiniz?” diyenler tabii ki vardı. Ama bir diğer yandan da şöyle deniyordu: “Bunlar İslâmcı, şu âna kadar iktidara gelmediler, belki de yapabilirler, belki de bir şeyleri değiştirebilirler” diyerek, düzen partilerinden bunalan birçok insan –bunun özellikle altını çizmek lâzım–, onlar tarafından artık tatmin edilmeyen birçok insan, kademeli bir şekilde Refah Partisi’ne yöneldi. Önce yerel seçimlerde ardından genel seçimlerde. Bu olay AK Parti’ye kadar gitti. Orada bir iddia vardı. O iddia da düzenin gayri âdil olduğu ve kendilerinin âdil bir düzen inşa edecekleri iddiasıydı. Ve aşama aşama gerçekleşti. Şu anda muhalif olan, ülkede işlerin iyi gitmediğini düşünen kesimlerin de çok ciddi bir perspektifi, büyük bir anlatıyı ortaya çıkarmaları gerekiyor. Bir düzen eleştirisi yapmaları gerekiyor. Bir kere neyi eleştirdiklerini çok iyi tanımlamaları ve yerine neyi koyacaklarını da tanımlamaları ve bunu yaparken de iyi bir slogan/başlık bulabilmeleri gerekiyor. 

Şu âna kadarki yapılan eleştiriler, öneriler, genellikle başkanlık sisteminin yanlış olduğu, güçlendirilmiş bir parlamenter sisteme geçmenin gerektiği yolunda. Bence de böyle; bu önemli bir şey, ama tek başına hiçbir anlam ifade etmez, çünkü parlamenter sistemin olduğu tarihte de bu seçmen kitlesi halinden memnun değildi. Parlamenter sistem her derde deva bir şey olsaydı, zaten o tarihlerde bir etkisi olurdu ve belki de AKP iktidara gelmezdi. Dolayısıyla çok kapsamlı bir perspektif geliştirebilmek gerekiyor. Erdoğan ötesinde ve hatta özel olarak Erdoğan’ı göz önüne almadan, onu muhatap almadan geliştirilen bir perspektif. 

Çünkü Erdoğan kendisi üzerinden bir siyaset yapılmasını çok seviyor ve dikkat edin, o da hep karşısına bir kişi çıkartıyor, bu kişi de tercihen Kılıçdaroğlu oluyor. En son yaptığı açıklamada da Kılıçdaroğlu’nun yeni yalanları diye videolar gösterdi. İstiyor ki olay Kılıçdaroğlu ile sınırlansın. Kendisiyle Kılıçdaroğlu arasında bir rekabete dönüşsün. Türkiye’de genel olarak insanlar sağcı olduğu için, Türkiye’de sağ siyasetin oranı hep daha yüksek olduğu için –bir dönem de bunu söyledikleri oldu, Kılıçdaroğlu’nun ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünni kesimden olmamasını da kimi zaman dile getirip, kimi zaman dile getirmeden gündeme getirerek–; bir diğer taraftan da yine aynı sağ seçmende varolan bir CHP alerjisini de sürekli kullanarak öyle bir alana hapsetmek istiyor. 

Ama bu alanın dışına çıktığı ölçüde, Kılıçdaroğlu, CHP ve diğer muhalif unsurlar başarılı olabiliyorlar. Bunu işte Adalet Yürüyüşü’nde gördük, referandumda da görmek üzereydik bir şekilde, tam olmadı; ama 31 Mart yerel seçimlerinde çok bâriz bir şekilde gördük. İşte Erdoğan’ı en çok ürküten mesele, muhalefetteki rakiplerinin somut konular üzerinden somut sorunlara somut çözümler üretmeleri ve bunu da belli bir perspektif ile yapmaları. O perspektif neydi? 31 Mart’ta çok ilginç bir şey yapıldı, ne kadar bilinçli ne kadar kendiliğinden oluştu ayrı bir tartışma konusu, ama CHP’li belediye başkan adayları tamamen hizmet odaklı bir kampanya yaptılar, siyasî tartışmalara girmediler, partiler-üstü, kutuplar-üstü bir pozisyon almaya çalıştılar ve bunu yaparken de polemiklerden olabildiğince kaçındılar. Ve ortada, 31 Mart öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun en çarpıcı örneği olduğu, Mansur Yavaş’ın da benzer şekilde, Adana’nın, Mersin’in, İzmir’in de bir şekilde çalışmaya gelmiş, iş yapmaya gelmiş, siyasetçiden çok belediyeci isimler olarak geldiler. Ve büyük bir başarı elde ettiler, O başarının üzerinden çıkartılacak derslerle muhalefet belki yeni bir perspektifi hemen ardından getirebilirdi, getirmeliydi; ama onu yapmadı, kazandığı başarının ne kadar büyük ve değerli olduğunun farkına varmadı, tam anlamadı; hâlâ Erdoğan’a bir obsesyon şeklinde, Erdoğan takıntısı ile gittikleri için… 

Yani şöyle bir duygu olduğunu söyleyebilirim: “Ya, Erdoğan nasıl oldu da kaybetti?” sözünü muhalefet daha çok söyledi. Onun yenilmezliğini çok fazla vurgulayarak yaptılar ve hâlâ o takıntıyla gittikleri için genel anlatıyı, yeni bir düzen önermesini, bu düzenin nasıl oluşacağı önermesini, neden oluşması gerektiği önermesini tam olarak anlatamadılar. Çok da fazla bu konuda gayret sarfetmediler. Şu anda tüm dünya ve Türkiye çok ciddi bir süreçten geçiyor; belediyeler kendi çaplarında irili ufaklı bir şeyler yapmaya çalışıyorlar, bundan bile çok ciddi bir şekilde rahatsız olan bir Erdoğan ve iktidarı var. 

Bakın, Ali Erbaş’ın en son eşcinsellik üzerinden, LGBTİ üzerinden yaptığı hutbe, onun ardından yaşanan tartışmalar, aslında durumun iktidar bileşenleri için, iktidar ve iktidar destekleyicileri için de ne kadar vahim olduğunu bize gösteriyor. Çünkü homofobi dünyanın en kolay şeyi; popülistlerin, aşırı siyasetçilerin çok sıklıkla başvurdukları ve ellerinde patlayan bir silahtır. Buna kadar geldilerse, durum gerçekten vahim. Ama bunun karşısında, tartışmayı o alana taşıyıp, o alanın içerisine girip, sadece onunla sınırladığınız zaman o dayatmak istedikleri alana gelmiş oluyorsunuz. Halbuki onun cevabı zaten Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda herkesin eşit birer vatandaş olduğu önermesiyle, temel hak ve özgürlüklerin cinsel yönelimlerin, tercihlerin ve her şeyin özgür olduğunu vurgulamak olmalı. Yani olayı sadece bir LGBTİ bireylerin hakları üzerinden tartışmak, aslında şu aşamada çok ciddi bir şekilde bunalmış olan, özellikle ekonomik nedenlerle bunalmış olan iktidarın, zamanında Erbakan’ın çok söylediği gibi –o çok kullanırdı ve genellikle insanlar dalga geçerdi– suni gündem yaratma çabası bunlar. 

Bunlara takılıp sadece bunun üzerinden gidildiği zaman, o suni gündemin içerisinde kaybolup iktidarın ömrünü biraz daha uzatmasına katkıda bulunmuş oluyorsunuz. Ama insanlar, partiler, liderler olayı çok daha geniş, gerçek gündem üzerinden götürebildiği takdirde, o zaman gerçekten işin rengi değişiyor. Türkiye şu anda çok zor bir süreçten geçiyor ve bu zor sürecin ardından başta ekonomik olmak üzere sosyal bütün realiteler suratımıza çok sert bir şekilde çarpacak. Ve iktidarın, ülkeyi yönetenlerin, ülkeyi yöneten sistemin, o devlet yapısının buna verecek cevabı yok. Benim gördüğüm kadarıyla olsaydı bu cevabın ipuçlarını görürdük. Ve bunun telaşıyla ülkeyi başka meselelerle meşgul etmeye çalışıyorlar, çalışacaklar. Ellerinde çok ciddi imkânlar var, ama öte yandan gerçekten insanların artık bu düzenle gidilemeyeceği konusunda bir hissiyatı var. Bu hissiyatı pratiğe çevirebildiği ölçüde, inandırıcı bir şekilde çevirebildiği ölçüde, muhalif hareketlerin gerçekten iktidar olma ihtimalleri olabilir. Aksi takdirde, Erdoğan karşıtlığı üzerinden giden bir kör dövüşü halinde devam ederiz ve bundan herhalde yine hep olduğu gibi en çok Recep Tayyip Erdoğan kârlı çıkar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus