“Japonya modeli” salgın ile mücadele etmenin en ideal yolu mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Hokkaido Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Pror. Dr. Kazuto Suzuki, 24 Nisan günü “The Diplomat” için Japonya’nın koronavirüs ile nasıl mücadele ettiğini anlatan bir yazı kaleme aldı. Yazının çevirisini paylaşıyoruz.

Japonya Sağlık Bakanlığı’nın paylaştığı istatistiklere göre 23 Nisan itibarıyla Japonya’da toplam 11 bin 772 vaka tespit edilirken koronavirüs kaynaklı 287 ölüm yaşandı. (Bugün itibarıyla toplam vaka sayısı 15 bin 78, toplam ölü sayısı ise 536 – Ç.N.) Her ne kadar vaka ve ölüm sayılarında son haftalarda kayda değer bir artış yaşansa da Japonya’daki vaka sayısı benzer ülkelerle kıyaslandığı zaman hayli düşük kalıyor.

Uzmanlar ve medya mensupları salgının Japonya’daki boyutunu açıklamakta zorlanıyor. Belki de bu yüzden komplo teorileri de yayılıyor. Tokyo Olimpiyatları’nı kaybetmemek için vaka sayısının kasıtlı olarak az gösterildiğini iddia edenler günlük test sayısının düşük olmasından dem vuruyor. Japonya’da her gün 10 binden az PCR testi yapılıyor.

Gerçekleşen ölüm sayılarına baktığımız zaman en azından bu noktaya kadar Japonya’nın salgın ile başarılı şekilde mücadele ettiğini düşünebiliriz. Ancak salgına karşı geliştirilen “Japonya modeli” yeterince iyi anlaşılmamış olabilir. Batı medyasında bu konuyla ilgili büyük bir dezenformasyon var.

Japonya modeli

Öncelikli olarak Japonya modeli kümeleme projeksiyonuna dayanıyor. Bu stratejiye ilk olarak, 3 Şubat günü Yokohama Limanı’na yanaşan Diamond Princess adlı yolcu gemisinden başlandı. İlk aşamada semptom göstermeseler bile virüsü taşıyan insanlarla temas kuran kişiler takip edildi. Çevresine en fazla yayan kişiler tespit edildi. Bu kişileri kapsayan ayrı bir küme daha oluşturuldu ve alt kümeler halinde temas kurdukları kişilerin takibi yapıldı. Bu kişiler karantinaya alındığı için virüsü kapma riski yüksek olan insanlara test yapılırken nüfusun büyük kısmına PCR testi yapma ihtiyacı doğmadı.

Bu modelin en iyi uygulandığı bölgelerden biri Hokkaido. Hokkaido’nun ada olması tabii ki önlemlerin daha rahat alınmasını sağladı. Adadaki limanlarda ve havaalanlarında koruyucu ekipman konusunda sıkıntı yaşanmadı. Ancak davranışsal değişiklikler de gerekliydi. Hokkaido Valisi Naomichi Suzuki, 28 Şubat günü olağanüstü hal ilan ederken sokağa çıkma yasağı da getirildi. Tabii ki bu kurallara uyan insanlar sayesinde Hokkaido’da geliştirilen model başarılı oldu ve ülke çapında uygulanmaya başlandı. Bu uygulamaların hayata geçirilmesi için Sağlık Bakanlığı bünyesinde bir komisyon kuruldu.

“Kültür farklılığından dolayı sosyal mesafe Japonya için ikincil önemdeydi”

Bir başka önemli faktör ise sosyal mesafe kurallarıydı. Ancak öncelikli olarak Vuhan’da uygulanan, devamında salgının kontrolden çıktığı İtalya gibi ülkeleri etkileyen ve bugün pek çok ülkenin “yeni normali” haline gelen sosyal mesafe kuralları Japonya’da ikincil önlemler olarak hayata geçirildi. El sıkma, öpüşerek selamlaşma veya sarılma gibi fiziksel temaslar zaten Japonya’nın geleneksel iletişim biçiminde çok sık gözlenmez. Hatta bu tip yakın fiziksel temaslar görgüsüzlük olarak nitelenir. Bu yüzden sosyal mesafe kuralları fazla aşılmadı ve bu Japonya’nın şansıydı.

Maske kullanımı Japonya toplumunun en sık ve görünür önlemiydi. Normalde de grip benzeri hastalığa yakalanan kişiler Japonya’da maske kullanmaya özen gösterirdi. Ancak salgın sayesinde maske kullanımı yaygınlaştı.

Vaka sayılarının yeniden yükselmeye başlaması üzerine hükümet, 7 Nisan günü Tokyo dahil yedi büyük şehirde yeniden olağanüstü hal ilan etti. Ancak diğer ülkelerdeki karantina uygulamalarının aksine Japonya’daki bazı fabrikalara ve işyerlerine çalışma izni veriliyor. Dışarıdan bakınca bu işin savsaklandığı izlenimini verse de kümeleme stratejisi ile insanları izole edip virüsün yayılma yollarını kapatmak şu ana kadar salgının kontrol altına alınmasında işe yaradı.

Son günlerde ise Japonya’daki büyük hastanelerde çalışan personel için koruyucu ekipman kıtlığı yaşanmaya başlandığı dile getiriliyor. Bu aslında, kümeleme modelinin değil siyasetin başarısızlığı. Kümeleme stratejisinin başarılı olması hükümeti rehavete itti ve bu da yeterince koruyucu ekipman üretilmemesine yol açtı.

Peki olağanüstü hal ilan edilmesi ne anlama geliyor? Kümeleme stratejisinin başarısız olduğunu mu gösteriyor? Aslında tam tersi. Kümeleme stratejisi, her zaman enfekte olan kişi sayısının kontrolden çıkmaya başladığı noktada hükümetin sıkı önlemler almasını tetikler. Bu noktada da stratejinin yeniden devreye sokulması için hastaneye giden kişi sayısının kademeli olarak azaltılması gerekmektedir. Son 10 gün içinde Tokyo’da bir günde tespit edilen yeni vaka sayısının düşmesinde olağanüstü halin yeniden ilan edilmesi kadar Tokyo Valisi Yuriko Koike’nin evde kalma çağrıları da etkili oldu.

“Singapur ve Güney Kore’deki uygulamaların aksine Japonya’nın kullandığı takip sistemi endişe yaratmadı”

Japonya modeli coğrafyaya ve ülke içindeki sosyal koşullara bağlı bir modeldi ve diğer ülkeler tarafından uygulanması zor olabilir. Modelin başarılı olup olmadığının cevabı da hâlâ net değil. Benzer yaklaşımlar Singapur ve Güney Kore tarafından da benimsendi. Ancak bu iki ülkede de daha yoğun bireysel takip sistemleri kullanıldı ve bu da özel hayatın gizliliğiyle ilgili endişelerin artmasına neden oldu. Japonya’nın kullandığı bireysel takip sistemleri ise benzer kaygıları uyandırmadı.

Şu ana kadar Japonya’daki koronavirüs kaynaklı ölüm sayısının diğer ülkelere kıyasla düşük olması bu modelin işe yaradığını gösteriyor. Bu model hem ekonomik aktivitelerin devam etmesine hem de insanların dışarı çıkabilmesine olanak sağlıyor. Dolayısıyla hem karantina uygulamaları kadar külfetli değil hem de sürdürülebilir bir model. Bu da Japonya’nın geliştirdiği sistemin, uzun sürecek koronavirüs mücadelesindeki en ideal model olarak öne çıkmasını sağlıyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus