Sırrı Süreyya Önder anlatıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sırrı Süreyya Önder ile başta Selahattin Demirtaş olmak üzere cezaevlerindeki HDP’lilerin durumu; Ahmet Şık’ın istifasından hareketle HDP’nin Türkiye partisi olması tartışmalarını; yeni bir çözüm süreci ihtimalini ve kendisinin üzerinde çalıştığı senaryolar ve romanı konuştuk.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Sırrı Süreyya Önder ile sohbetimize başlıyoruz. Sırrı’yla çok eski bir dostluğumuz olduğumuz için, konuşmalarımız da senli benli olacak. Merhaba Sırrı.

Sırrı Süreyya Önder: Merhabalar Ruşen, kolay gelsin.

Çakır: Sağol, hepimize. Önce sağlığını sorarak başlayayım. Ben senin anlattıklarından bir şeyler biliyorum, ama kamuoyu çok fazla bilmiyor olabilir. Kamuoyunu ilgilendirdiği kısmıyla, sağlık durumunu anlatır mısın?

Önder: Cezaevinde başlayan bir sağlık sorunum vardı; karaciğer, safra kesesi, bir parça böbrekler… Sanırım, bedenimiz ufak ufak isyan ediyor bunca senedir maruz kaldığı şeylere. Cezaevinde tedavi olanağı pek yoktu, hâliyle. Çıkınca bir ameliyat geçirdim; ameliyat uzun ve zor geçti. Sonraki süreç daha da sıkıntılı geçti. Sanırım, HDP Kongresi’nde bir mikrop kaptım; 1 aya yakın yattım. Genel durumum biraz sıkıntılı, üstüne de bu koronavirüs geldi. Sonra da domuz gribi oldum. Koronavirüs müydü neydi bilmiyorum. Velhâsıl üç beş gündür ancak kendime gelebildim. Koronadan çok önce evde tecritteydim. Yani benim evde kalma sürem yaklaşık 3,5 ayı buldu. 3,5 aydır ne dışarı çıkabiliyorum, ne bir şeye bakabiliyorum, öyle bir vaziyetteyim. Ama şimdi iyiyim.

Çakır: Sen ne kadar yattın cezaevinde?

Önder: 10 ay.

Çakır: Ama bilmeyenler için söyleyelim. Sen gençlik yıllarında da uzun bir süre cezaevinde yattın.

Önder: Evet. 12 Eylül döneminde, 7 yıl civarında cezaevinde kaldım. 12 yıl ceza almıştım. Öyle işte. Ömrümüzün önemli bir kısmı cezaevlerinde geçti.

Çakır: 12 Eylül’de ben de yattım, ama senin kadar uzun değil. O dönemle bu dönem arasında Türkiye’de tabii ki çok şey farklı, ama sonuçta cezaevi. Sen her iki dönemde de siyasî tutuklu olarak cezaevinde kaldın; birisinde genç yaşta, birisinde yaşını başını almış birisi olarak… O iki dönem arasında temel olarak ne farklar var? En vurgulayacağın fark ya da farklar nedir?

Önder: Bu ülkede cezaevleri, yatanların ve muhalif bir siyasî çizgide siyaset yapanların çok yakından bildikleri bir gerçeklik. Cezaevleri, özellikle politik mahkûmlar için, iktidarlara göre rahatlayan ya da sıkılaşan yerler değil. Türkiye’de cezaevleri, bu devletin “çelik çekirdeği” denen yer her neyse, orası tarafından –yine altını çizerek söyleyeyim– muhalifler için, iktidarlardan bağımsız olarak, politikaları, mimarisi, yaklaşım biçimleri belirlenen mekânlardır. Vekilliğim döneminde cezaevleri ve hak ihlâlleriyle çok yakından ilgilendiğim, gelip gittiğim, ziyaret ettiğim, takipçisi olduğum için biliyorum; 12 Eylül döneminde cezaevlerinin işkencehane hâline dönüştürülmesi ve bunu herkes için neredeyse 24 saat yapması olgusu bugün yok. Fakat bugün de daha sofistike yöntemlerle geliştirilen şeyler var: Mesela, dün F tipi hücreler yoktu, bugün özel güvenlikli F tipi hücreler var. Mahkûm ya da insan, illâ işkenceyle hırpalanmaz, illâ işkence sonucu ölmez. İnsan dediğin, sosyal, toplumsal bir varlık. Yalnızlık, tecrit, izolasyon, belki o kaba işkencelerden çok daha ağır bir işkence biçimi. “Sofistike” kelimesini de yerine başka bir şey bulamadığım için kullandım. “12 Eylül döneminin zindanları mı, bu mu?” diye sorarsan, 12 Eylül tüm bu uygulamaların anasıdır. Mevcut hiçbir şey onun yerini tutamaz. Dolayısıyla cezaevleri meselesine, onu bir tel’in ederek ve bu gerçekliği bir kez daha hatırlatarak cevap vermiş olayım.

Çakır: Sen tahliye oldun, ama birçok arkadaşın, beraber siyaset yaptığın kişiler, milletvekilleri, eski eşbaşkanlar, belediye başkanları hâlâ içeride. Bir infaz yasası da çıktı, ama onlar bu yasadan yararlanamadılar. Bu, herhalde içerideki adaletsizlik durumunu katlamıştır. Özel olarak Selahattin Demirtaş’ı sormak istiyorum; çok konuşulan bir isim. Onun çok konuşuluyor olması, diğerlerinin hatırlanmadığı, konuşulmadığı anlamına gelmiyor. Belli ki Selahattin Demirtaş bu dönemde devletin özel bir meselesi. Onun sağlığıyla ilgili haberler çıktı; avukatları, eşi, hatta kendisi de açıklamalar yapıyor. Şu anda durumu nedir?

Önder: Selahattin Bey’e geliriz tabii, ama biraz da cezaevi hemşericiliği olsa gerek, Kandıra Cezaevi’nde birlikte kaldığımız, Gülten Kışanak, Sebahat Tuncel, diğer eş genel başkanımız Figen Yüksekdağ, Selma Irmak, Çağlar Demirel… İsimlerin hepsini şu anda hatırlayamıyorum, yani bütün kadın siyasi tutsak arkadaşlarımız oradaydı. İdris Baluken Sincan’da… Bir genel mesele olarak, bizim hiçbir zaman af, infaz ve benzeri konularda kendimiz için bir şey talep etmek gibi bir tutumumuz olmadı, olmaz da. Bizim taleplerimizin odaklandığı temel nokta, adalet meselesi. İnsan suçlu olursa, af, infaz gibi bir şey talep edebilir. Oysa bizler suçlu insanlar değildik; kanıtlanmış, evrensel hukuk kriterleriyle, asgari demokrasinin olduğu herhangi bir kara parçasında suç sayılabilecek bir tane fiilimizi gösteremezsiniz. Bütün seçilmişlerimiz için söylüyorum bunu. Bunları söyledikten sonra, Selahattin Bey konusuna girebilirim. Ben infaz süremi Edirne’de geçirmek için çok uğraştım. Çünkü zaten ikimiz de aynı dosyadan ceza almıştık. Ama olmadı, vermediler; tayinimiz Kandıra’ya çıktı. Dışarıdayken de Selahattin Bey’in sağlık sorunları vardı. Hatta kalbiyle ilgili rahatsızlığına birinci elden şahidim: Hukukçuların bir gecesinde yan yana oturuyorduk, Bakırköy’deki hastaneye –bu deyimi kullanmak istemiyorum aslında– neredeyse yarı ölü bir şekilde yetiştirmiştik. O zaman da gerekli tetkikler yapılmıştı. Oradaki ön tetkiklerden sonra, Diyarbakır’a gidip kardiyolog olan akrabaları ve diğer hekim arkadaşların nezaretinde, ayrıntılı bir teşhis ve tedavi süreci başlamıştı. Dolayısıyla, Selahattin Bey’in sağlık problemi cezaevinde başlamış bir durum değil; öncesinde var olan, ama gündemin gerisinde kalmamak, bütün sorunlara yetişebilmek, halkın taleplerine ses olabilmek için, bütün arkadaşlarımız gibi, belki de en fazla, canını dişine takarak, sağlığını geri plana attı. Kendimden biliyorum; mutlak izolasyon ve fiziksel aktivitelerin zayıfladığı anlarda, bu hastalıklar daha çabuk ortaya çıkıyor. Zindan koşulları mâlûm koşullar zaten. Onun için, Selahattin Bey’in durumu, belli bir konjonktürde, “Bugün nasıl? Şu andaki durumu nedir?”den daha geniş bir perspektifle ele alınması gereken bir şey. Tüm bunlar bir yana, içeride tutulma biçimleri, AİHM’in, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar göz önüne alınarak, bu yargılamaların tümünün tatil edilmesi, geri alınması, mağdurlarından ya da muhataplarından özür dilenmesi lâzım. Bu, olacak, bunu göreceğiz. Bu ülkenin yakın dönem siyasî tarihinde böyle zamanlara çok tanık olduk, çok da içinde yaşadık. Böyle toz dumanın içinde, bu tek sesli, tek kanallı bir amfi düzeninin, bir diyafon gibi sadece sahibinin sesini dillendiren şartlar ilânihâye şartlar değildir. Aslolan, bunun gerçekten toplumsal yarılmayı, tahribatı, ortak geleceğimizi, demokrasi umudunu, “Herkes için daha iyi bir yaşam mümkündür” zeminini fazlaca hırpalamadan bunun olması çok önemlidir.

Çakır: Biraz HDP’den bahsedelim. Vekil değilsin, ama hâlâ partilisin. Şimdi en gündemdeki konu, her ne kadar kendisi istifasındaki kısa bir açıklama dışında hiçbir şey söylememiş olsa da, Ahmet Şık’ın istifası. Sen de ben de ayrı ayrı tanıyoruz. Bu olay herhalde HDP için iyi olmadı. Ne dersin?

Önder: HDP için de, Ahmet için de, hepimiz için de, bu ülkede ortak paydası demokrasi, eşitlik, özgürlük olan herkes için de üzücü bir durum. Bu ülkedeki demokrasi mücadelesi tarihinde de, özel olarak medya alanında da çok eşsiz, çok özgün katkıları ve çalışmaları olan, bir demokratik ve devrimci tutumun sahibi. Bunu ne bir baskıyla ne bir menfaat karşılığı ne de bir günlük hesap karşılığı herhangi bir şeye tahvil etmeyen, yüksek ahlâklı bir kardeşimiz. Böyle olmaya da devam edecek. Günlük siyaset ya da parti siyaseti çok farklı bir şeydir. Kendim aynı süreçten geçtiğim için, Ahmet’le empati kurabiliyorum, Ahmet’i anlayabiliyorum. Zorlandığı noktaları da anlayabiliyorum. Ama beri yandan, HDP’nin, hem fikrî düzeyde, hem de fiilen ilk kurucularından birisiyim; Ahmet’in istifa ediş biçimi bir parça içime dokundu doğrusu. Bu durum böyle ortaya konmayabilirdi. Sanırım süreci hep birlikte daha farklı bir noktaya taşıyabilirlerdi. Elbette ki insanlar görüş ayrılığına düşer. Bugün Ahmet’in bir demecini okudum. “Partiden istifa ettim, yoldaşlıktan değil” diyor. Evet, tam da böyle algılamak, böyle yaklaşmak gerekir. Ama bazen böyle olabiliyor. Bunu bugünkü aralıkta değiştirmemek, böyle değerlendirmemek lâzım. Süreç içerisinde, HDP’nin de, bizlerin de bundan kendimize çıkaracağımız sonuçları olacaktır şüphesiz. Eminim, Ahmet de, bu istifa etme biçimini ya da dile getiriş biçimini gözden geçirecektir muhtemelen. Her ne olursa olsun, Ahmet benim yoldaşım, HDP de benim partimdir. Dolayısıyla, biraz üzülüyorum.

Çakır: Olay çok detaylandırılmadı; ama dışarıdan, üçüncü şahıslar tarafından, HDP, Kürtlük, Kürt olmamak, “Türkiye partisi” olmak, Kürt olmayanları da katmak gibi bağlamlarda tartışılıyor. Bu anlamda da çarpıcı örneklerden birisi sensin; her ne kadar aksanından dolayı birileri seni Kürt sansa da, değilsin. Kürt olmayan kesimden, sol hareketten HDP’ye katılımlar anlamında ve onun üzerinden, “HDP’nin bir ‘Türkiye partisi’ olma meselesi gerçekleşir mi, gerçekleşemez mi?” üzerinden tartışılıyor. Bu bitmeyecek bir tartışma gibi. Şu haliyle HDP o iddianın neresinde? Ya da HDP hâlâ bu iddiayı güçlü bir şekilde taşıyor mu sence?

Önder: Bu ilk dile getirildiğinde sistem onu öyle bir ele aldı ki, “Türkiye partisi” olma mottosunu “Türk partisi” olma mottosuna evirdi. Dolayısıyla, Barış Hoca’nın o çok kıymetli çalışmasına da atfen söyleyeyim: HDP’ye bir Türklük sözleşmesi dayatılmaya çalıştı. Oysa bizim “Türkiye partisi” olmaktan kastettiğimiz, Türkiye’deki bütün ezilenlerin ve bütün bozucu alanların takipçisi, mazlumlarının sözcüsü ve platformu, bu zemini tahrip edenlerin karşısında duran bir Türkiye ve Türkiyelilik anlayışı var. Bunun doğurduğu dalga boyu fark edilince, süratle bir “Türklük” meselesine indirgemeye çalıştılar. Dolayısıyla “Hani Türkiye’nin partisi olacaktınız?” yollu her itiraz, biraz altını kurcaladığında görüyorsun ki, aslında beklediği ya da itiraz ettiği o spesifik şeyin Türkiyelilik’le alâkası yok, ama devletin dayattığı o mevcut resmî Türklük’le çok alâkası var.

Öte yandan, meselenin bir de Kürt boyutu var. Kürtler’de, bu meseleyi bildiğimiz, klasik anlamda ulusal temellerde tutmak ve yükseltmek isteyen bir kesim var. Bu, olacaktır. Bunu tu kaka etmek, mahkûm etmek ya da buna hiyerarşik bir yerden bakmak bizim işimiz olmamalıdır; başta, çirkin ve gayriahlâkî bir tutum olur. Çünkü bir halkın kendisi için ne yapacağına ancak kendisi karar verebilir. Sen sadece önerilerini ve politik tutumunu gösterebilirsin. İnanıyorsan, dayanışmanı ortaya koyabilirsin. Bu ulusal ölçekte yükseltmeyi isteyen anlayış, HDP’nin içerisinde de var ve bu öyle gizli saklı bir şey de değil. Biz bu arkadaşlarımızla yıllarca demokrasi ve özgürlükler paydasında gayet uyumlu bir mücadele yürüttük. Üstelik de en az bugünkü kadar olumsuz koşullarda. Ben üç dönem vekillik yaptım; içimizde bu yelpazenin her yerine ait insanlar vardı. HDP yönetimi, bu Kürtlük meselesini de gözeten bir yerde durmak durumunda. Çünkü seçmen kitlesinin belirleyici bir bölümü Kürt seçmen. Türkiye’deki demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerin de Kürt meselesine yaklaşımdaki çarpıklıklar olduğunu bir belirleme olarak önüne koymuş bir siyasî parti olarak, bunlara “Adam sen de” ya da “Bana ne?” ya da “yanlış-doğru” gibi bir noktadan cevap veremez; gözetmek zorunda. Gözetmek de bir eyyamcılık temelinde olmamak zorunda. 

Dün, Mithat Sancar’ı izledim; Fox TV’de İsmail Küçükkaya’nın konuğuydu. Tartışmanın neredeyse sevildiği bir gelenektir; herkes tartışmadan kaçar, ama bizim enerjimizin ve zamanımızın büyük bir bölümü bu tartışmalarla geçer. Bunların önemli bir kısmı da bir verimlilik olarak bize geri döner. Zor koşullar bu tartışma alanını daraltıyor; mono bir ses düzeni, kendini ifade edememe, geniş kitlelere ulaşamama, neredeyse bütün ana akım medyanın iktidarın denetimi ve sözcüsü durumuna gelmiş olması gerçekliği düşünüldüğünde, bu, özellikle manipülatif durumlar olarak servis ediliyor kamuoyuna. Toparlayacak olursak, Kürt gerçekliği, HDP’de siyaset yapan herkesin gözetmek zorunda olduğu, katılsa da katılmasa da saygı ile yaklaşmak zorunda olduğu bir alandır. Çünkü onun arkasında büyük acılar, büyük bedeller, büyük fedakârlıklar var. HDP’yi de dâhil ederek söylüyorum, bizler, hiçbirimiz, nevzuhur insanlar ya da oluşumlar değiliz. Bu çizginin ilk başlatıcılarından, bugüne kadar ödenen ağır bir bedeller silsilesinin son halkasıyız. Dolayısıyla HDP’de siyaset yapan bütün arkadaşlar, bu dayanışma ve yoldaşlık meselesinde, bir lâf etmeden önce iki üç kere düşünmek zorundadır. Ahlâklı olan budur.

Çakır: Kendi gözlem ve değerlendirmelerime dayanarak soracağım bu konuyu. Haziran 2015 seçimlerinde, Türkiye’nin ve HDP’nin yakalamış olduğu bir ivme vardı. Sanki onun lokomotifi de bir anlamda HDP ve Selahattin Demirtaş’tı. Fakat ondan sonra HDP’nin siyasetteki etkililiği açısından bir iniş görüldü. Tabii bunda belediye başkanlarının tutuklanması, kayyum atamalar da etkili oldu. Sonuç olarak baktığımızda, HDP’nin siyasette etkili olmasında bir azalma var; ama ilginç bir şekilde, HDP’nin seçmen desteğinde çok büyük, dramatik bir iniş görünmüyor. Benim gözlemim şöyle: Hareketin tabanı duruyor, ama hareketin partisi o tabanı yeterince temsil edemiyor ya da siyasetini yansıtamıyor. Yani, HDP’nin etkisinin azalmasına paralel olarak, barajı aşamaması yüzde 7-8’lerde dolanması beklenirdi, ama hiç öyle bir şey olmuyor. Hatta şimdi yapılan kamuoyu yoklamalarında HDP’nin hâlâ çok rahat olduğu görülüyor. Ama HDP bir parti olarak dinamik bir şekilde gözükmüyor. Ben mi yanlış okuyorum?

Önder: Senin verilerinden yola çıkarak bir şeyler birlikte düşünebiliriz belki. Senin gibi düşünmüyorum, ama belki ifade ediş biçimimiz farklı olabilir. Şöyle: Son dönemde, bunca olan bitene rağmen HDP’nin oy oranı %10-12 gözüküyor. En azından 7-8 seçim yaşamış ve tümünün de mutfağında çalışmış birisi olarak söylüyorum; seçim öncesi yapılan anketlerle, seçim sath-ı mailine girildiğinde de, HDP’nin oyları daima minimum 1- 2 puan bandında ya da bunun üstünde çıkar. HDP hiçbir zaman, daha önce öngörülen oy sayısı kadar ya da onun bir tık altında almamıştır. Kısa bir zihinsel tarama yaptığında bunu hemen fark edeceksin; daima kamuoyu araştırmalarının 1-2 puan üzerindedir. Peki, böyle bir gerçeklik var. Buradan yola çıkarak nasıl bir belirleme yapabiliriz? O da şu: Senin sorduğun soruyu bir soruyla açmaya çalışarak devam edeyim: Bugün AKP etkili bir parti midir? Ya da CHP etkili bir parti midir? Veya İYİ Parti etkili bir parti midir bugün? Çünkü gelinen sistem, parlamenter sistemin tümüyle rafa kaldırıldığı, lağvedildiği, mülgâ sayıldığı bir düzlem. İkincisi, 16 bine yakın, bizatihi HDP organizasyonunda, yani il, ilçe ve diğer kurumların da aktif çalışan yöneticilik yapan ya da seçilmiş temsilcisi olan insan gözaltına alındı. Bunun yaklaşık 11 bin civarında kısmı halen cezaevinde; ya mübalağalı cezalar aldılar ya da tutuklu olarak yargılanmaları devam ediyor. Bir siyasal yapılanma düşün ki, 11 bin kişisinden uzunca bir süreliğine mahrum kalmış, toplam 16 bin civarında insanı da değişik sürelerle cezaevinde kalmış. Hiçbir genel merkez, hiçbir eşbaşkan ya da hiçbir parti yöneticisi tek başına bir şey değildir. Hele HDP’de hiç değildir. Çünkü biz lider kültü üzerinden yürüyen bir siyasal anlayış değiliz. Elbette ki temsilcilerimizin, yöneticilerimizin, seçilmişlerin halkı etkileyebilmesi, geniş kitleleri harekete geçirebilme yetenekleri önemlidir. Ama bunlar sadece, o arkadaşımızın işini doğru ve yetkin bir şekilde yapabilmesine olanak tanır ve zemin oluşturur; hepimizin de hayatını kolaylaştırır. Onun dışında, siyasal yapılar kendi kitleleri ile bir şeydir. Düşünün ki bir kampanya başlatıyorsunuz. Mesela, bugün bir “Kardeş Aile Kampanyası” yürütüyoruz. Bir yönetim, genel merkez ya da eşbaşkanlar tek başlarına ne yapabilir? Ama bunu il, ilçe diğer kurumlarınız, size saygı, sevgi duyan ikinci, üçüncü halkalar seferber olduğunda, bir geniş görünürlük, inanılırlık, etkileme kapasitesi gibi şeyler tanırsınız. 

Bu yakın dönem siyasî tarihimizden –gerçi artık ihtiyar olduk, ona da ne kadar yakın demek doğru bilmiyorum–, orta dönem siyasal tarihimizden ikimizin çok iyi bildiği bir şey var: Sistem, muhalif siyasal yapılara sadece fiziken yönelmez. Adına “kamu psikolojisi” dedikleri psikolojik harekâtlarla türlü manipülasyonlar yapar. Eskilerin “takdim tehir” dedikleri şey, HDP için bir doğrulama içermiyor. Hiçbir parti, zannedildiği gibi kötüyse ve zannedildiği gibi beceriksizse ve zannedildiği gibi bir sapma içinde ise, bu denli geniş bir kitleyi halen kendisinde konsolide edemez; Akla, eşyanın tabiatına ve bildiğimiz bütün parametrelere aykırı bir durum olması gerekir. Elbette ki yetmezliklerimiz var. Ben çoğu zaman şöyle düşünürüm: “Ya, bunlar bu kadar propaganda yapacaklarına, bizim bir toplantımızı verseler –ki mutlaka izliyorlardır– kendimizi nasıl eleştirdiğimizi, nasıl didik didik ettiğimizi görseler, herhalde psikolojik bir şey yapmalarına gerek yok” — şartlar çok ağır, çok acımasız. Bugün muhalif bir ses çıkarmanın maliyeti, aşını, işini kaybetmek, özgürlüğünü kaybetmek diye başlayan bir dizi… Üstelik sadece kendinle de sınırlı değil.

Çakır: Peki şunu sormak istiyorum: Son dönemde, özellikle yerel seçimlerde, HDP bayağı damga bastı; CHP’nin, özellikle İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerde belediyeleri kazanmasında çok etkili oldu. Buna, Adana, Antalya, Mersin de dahil, Ankara da bir şekilde dahil. İzmir’i zaten alıyorlardı, ama anladığım kadarıyla İzmir’de de HDP seçmeni CHP’ye oy verdi. Yalnız, orada şöyle bir husus var: HDP, hep gizli müttefik oldu ya da örtük müttefik. Ya da, müttefik olarak telaffuz edilmedi. Bir ittifak var ve o ittifakın açık aktörleri CHP ve İYİ Parti. Ama HDP’nin desteği olmasa, o seçimlerde o başarılar elde edilemezdi. Burada bir kâr-zarar hesabı yapılıyordur herhalde HDP ve HDP tabanı tarafından. Ama şunu da özellikle belirtmek lâzım: Selahattin Demirtaş’ın 31 Mart öncesindeki o açıklaması olmasaydı, ne kadar olurdu açıkçası çok emin değilim. Yani adı konmamış bir ittifak ilişkisini çok da fazla sindirmeyenler de vardı sanki.

Önder:  Evet. Çok eskiye dayanan hukukumuzun bir gereği olarak, açık yüreklilikle bir cevap vereyim. Birincisi Selahattin Bey’in ilk açıklamasında bir cümle vardı. Ben de o zaman cezaevindeydim. Yerel seçimler sürecini cezaevinde geçirdim ve cezaevinden izledim. Demirtaş’ın orada bir cümlesi vardı: Dedi ki “Gerekirse bağrınıza taş basarak, gidin oy verin.” Benim birtakım öngörülerim vardı ve aşağı yukarı tamamına yakını doğrulandı. Çünkü herkes, “Gidin oy verin” kısmını öne çıkaracak. Bizim bu desteğimizle yönetimlerde seçimi kazanacak bir Allah’ın kulu, bir büyükşehir adayı ya da o partinin bir yöneticisi çıkıp, “Ya babam! Niye bağrınıza taş basıyorsunuz?” sorusunu sorar mı diye çok bekledim doğrusu. Çünkü o çok ağır bir lâf, kendini bilene. Hem “Oy verin” diyorsun, hem de “Bağrınıza taş basın” diyorsun. Bizim toplumsal hafızamızda “Bağra taş basma”nın nereye denk geldiğini burada birbirimize anlatmaya gerek yok. Bu çok ağır bir lâftı. “Üstelik dediğinizi de eksiksiz yaptınız kardeşim. Ama biz çok üzüldük, etkilendik.” Ya da “Artık bu iktidarın sahibiyiz. Niye bağrınıza taş basıyorsunuz?” diyen birisi çıksın diye umdum, bekledim. Bir memlekette 6 milyonu aşkın insan, bağrına taş basacak bir siyasal ve sosyal gerçeklikle karşı karşıya ise, ittifakı oluşturan diğer partilerin hepsinin, bir soru sorması icap eder. Bu soru sorulmadı. 

Gelelim benim şahsî düşünceme: Ben böylesi bir ittifaktan yanayım. Demokrasi güçlerinin, her türlü dar grup anlayışını, günlük hesaplarını, orta vadeli hesaplarını, hatta bütün hesaplarını bir kenara bırakıp… Çünkü söz konusu olan insan. Ve biz de siyaseti insan için yapıyoruz. İnsanlar bugünkünden daha iyi şeyleri hak ediyorlar. En azından biz böyle düşünüyor ve böyle inanıyoruz. Dolayısıyla bir hesabımız olamaz. Ben kişisel olarak, ilkesel ve açık olmayan hiçbir şeye taraftar değilim. Dışarıda olsaydım, muhtemelen ben de partimin işaret ettiği doğrultuda tutumumu ortaya koyardım. Ve etkim olabildiğince, bunu açık, şeffaf ve ilkeler etrafında yaptırtmaya zorlardım. Olmayabilirdi de. Çünkü taktiklerden farklı olarak ilkeler, bugünden yarına, konjonktüre göre değiştireceğimiz şeyler değildir. Bu anlamda, halen de geç kalınmış değil. Dün bize aracı gönderen, “Şurada kiminle çalışalım? Nasıl çalışalım? Şunu nasıl yapalım?” diye fikrimizi merak eden bir siyasal parti, bugün bize koordinat biçemez. İYİ Parti’yi kastediyorum. “Bizim nazarımızda HDP şuradadır” falan gibi bir şey diyemez. Bu saygısızlığı bugün yapabiliyorlarsa, o gün, bizim bu ilkeselliği dayatmış olmamamızdan dolayıdır. İYİ Parti’ye hiç kızmıyorum ya da onun liderine. Biz o gün böyle yapmakla ve bu bağra basılan taşı da kimsenin merak etmemesi ile, bugün böylesi değerlendirmelerin muhatabı oluyoruz

Çakır: 31 Mart seçimlerinin üstünden 1 yıl geçti. 23 Haziran’ın dolmasına da az kaldı. Sen İstanbul’da yaşıyorsun ama Türkiye’yi çok iyi biliyorsun. Ankaralılığın da var. Belediye başkanlarına atfedilen birtakım anlamlar, muhtemel bir seçimde cumhurbaşkanlığı adaylığı için muhalefetin isimleri olarak zikredilenleri sen nasıl değerlendiriyorsun? Sizlerin de desteği ile kazanmış olan belediyelerin performanslarını ve bundan sonrasını sen nasıl görüyorsun?

Önder: Elbette ki bir önceki dönemin, özellikle çevre meselelerinde alan bazlı yaklaşımlarıyla kıyasladığımızda, daha olumlu bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Fakat şu tehlike her zaman var: Belediye siyaseti, her an küçük, yerel, dar grup çıkarları ya da müteahhit hesaplarına kurban edilebilir. Üstelik bu, hiçbir parti ayırt etmeden, herkese şu veya bu ölçüde sirayet edebilecek bir şeydir. Dolayısıyla, biz HDP olarak hep “Yerel yönetimde bu herkes için geçerli olacak alandan kendimizi nasıl dışarı taşırız?” sorusunun arayışı içerisinde olduk ve bugün gelinen noktada, geliştirdiğimiz çözümlerin çok işe yaradığını gördük. Bunlardan birisi, eşbaşkanlık meselesiydi. Bugün suç sayılsa bile, eşbaşkanlık önemli bir denetim. Birçok parti bundan bir şey anlamadı. İki erkeği eşbaşkan olarak önermek gibi bir zevzeklik içine düşenler bile oldu. Dolayısıyla kadın temsiliyeti, kadının o denetleyici, düzenleyici üstünlüğünün buralarda eşit temsili, hatta HDP çizgisinde, eşitten de öte bir özgül ağırlık taşıması filan bizi bu badirelerden kurtardı. Biz yerel yönetim anlamında başka derelerde çırpındık. 

Cumhurbaşkanlığı meselesine gelince; kimse kusura bakmasın, şunu hiç anlamıyorum: Belediye başkanlığı cumhurbaşkanlığına bir atlama taşı olmamalı. Elbette ki belediye başkanlığı yapan birisi de cumhurbaşkanlığına aday olabilir, yapabilir de. Nitekim hâlihazırda bir örneğini yaşıyoruz, buna bir beis yok. Seçilmiş bütün muhalif belediyeler için söylüyorum; sosyal belediyecilik dediğimiz meseleye bütün enerjilerini, insanı merkeze alan, çevreyi merkeze alan ve kendi işlevini bunların birleştiği bir zemin üzerine inşâ eden, dezavantajlı kesimlere, yok sayılanlara, ötekileştirilenlere bir liman olan bir belediyecilik anlayışı yükseltilmezse, herhangi bir büyükşehir belediye başkanı ya da il, ilçe belediye başkanının, bırak cumhurbaşkanlığını, bir daha belediye başkanlığını görmesinin garantisi yoktur. Bence, muhalif olarak hangi partiden olursa olsun bütün seçilmişler, bütün enerjisini tam da iktidarın bugünkü belediyecilik anlayışında tahrip ettiği alanları görünür kılmak ve oralarda insanî çözümler geliştirmek durumundalar. Öbür türlü, cumhurbaşkanlığı rüyasıyla yatıp kalkılırsa, bir dahaki belediye başkanlığı da hayal olabilir.

Çakır: Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak gibi mi?

Önder: Pirinç, bulgur metaforu çok doğru değil. Bu iş yenilecek, içilecek bir şey değil. Özür dilerim, daha tam atlatamadım.

Çakır: Peki, biraz siyasetin dışına çıkalım. Sağlık meseleleriyle uğraşmak bayağı bir yoruyor seni, zaten şu anda tanık oluyoruz. Şu sıralar ne yapıyorsun, ne ediyorsun? Siyasete pek bulaşmıyorsun sanki?

Önder: Siyaset kir midir ki bulaşalım Ruşen? Siyaset bizim için bir yaşam biçimiyle ilgili. Sosyal medyadaki bu kütüphane görüntüleri ile ilgili yazılanları okudum; millet arka fonda –arka fon da yanlış bir şey oldu, hemen düzelteyim– fonda kitap görüntüleri üzerinden epey mavra döndü. Benim küçük bir evim var, kendi evim değil, kiracıyım. Çalışma odam burası, bilgisayarım da burada. Belki de göstermekten gocunmayacağım tek şeyim de kitaplığım. Dolayısıyla ben de şu anda kitap yazıyorum, iki tane de senaryo çalışması yürütüyorum. Evet, günlük siyasetten bir parça uzağım ve uzak durmayı da sürdüreceğim.  Fakat yaptığım işin, en az günlük siyaset kadar siyasî bir iş olduğunu düşünüyorum. Millet “Uzak duruyor, kenar duruyor” meselesini genellikle günlük hayhuyun içinde görmeyince söylüyor. Oysa yapabilirsek filmlerimizle, çıkarabilirsek kitaplarımızla ve bunların yarattığı etkiyle, neredeyse günlük siyasetin etkisine eşdeğer şeyler üretebiliriz. İyi başarabilirsek, yetkin bir şekilde yapabilirsek belki daha da fazlasını… Kendi hikâyemden söyleyeyim, bir Yılmaz Güney filmi izleyip solcu olan bir insanız biz, bizim kuşağımız. Bereketli Topraklar Üzerinde benim ilk okuduğum kitaptı. 13-14 yaşlarındaydım; hayata dair ilk soruları bana o kitap sordurdu. Babam, Türkiye İşçi Partisi’nin il başkanıydı. Onun sorduramadığı soruyu, okuduğum bir kitap sordurdu bana. Onun için bu tartışmayı verimsiz buluyorum. İtibar başa değil, sonadır. Bu sürecin sonunu nereye bağlayacağımız çok daha önemlidir; en az, yürütüş biçimimiz kadar önemlidir.

Çakır: Peki bu senaryolar, kendi yönetmeyi düşündüğün filmler mi? 

Önder: Evet. Birinin senaryosunu ben yazmıyorum. Birinin yönetmenliğini yapacağım, çok beğendiğim bir hikâye oldu. Ama senaryoda da, fırsat buldukça, senaristiyle beraber belli bir tartışma ve konuşma yürütüyoruz. Benim kendi yazdığım bir senaryo var. Bir de, uzun yıllardır cezaevinde de uğraştığım, hâlâ da uğraşmaya devam ettiğim bir roman çalışmam var. Aşağı yukarı bu ülkenin, daha doğrusu Mezopotamya’nın 100 yıllık tarihini, Fırat ve Dicle arasında kalan yerin –ki kadim haritalarda “Tufan Coğrafyası” olarak geçer– 100 yıllık bir tufanını, başarabilirsem, bir roman olarak ortaya koymaya çalışıyorum.

Çakır: En son filmini ne zaman yönetmiştin?

Önder: 2006. Ondan sonra kısa metrajlı filmler yaptım. 

Çakır: Onları biliyorum. Ama uzun metrajlı film olarak 2006 mı?

Önder: Evet.

Çakır: Ama o zamandan bu zamana sektörde çok şey değişti, değil mi?

Önder: Şüphesiz.

Çakır: Onları takip ediyorsun herhalde, yoksa zaman tünelinde eskide kalmış olmayasın. 

Önder: Yönetmenlik teknoloji işi değildir Ruşen. Atıf Ağabey’in, Atıf Yılmaz’ın belki de son talebesiydim. Bana “Sen Beynelminel’i kendin çekmelisin” dediğinde, ben kaygılarımı söylemiştim. Onun üzerine bu tarifi yapmıştı: “Yönetmen, işin donunu bağlayan adamdır” demişti; hiç unutmuyorum. “Don” derken iç çamaşırı anlamında değil. Yani Türkçedeki karşılığı esvaptır, don giymek…

Çakır: Yaşar Kemal çok kullanırdı onu.

Önder: Çok kullanırdı, evet. Dolayısıyla yönetmenlik, sahnenin oyununu, duygusunu, atmosferini düşünen bir şeydir. Yeni dönem sinemada atraksiyonları, teknolojik yenilikleri çok görüyorum; hepsini de birinci elden takip ediyorum, hiç ilgimi kesmedim. Ama yönetmenlik bu değil. Teknolojinin sağladığı olanaklar, anlatımına katkı sunacaksa bir şey. Yoksa ergen çocuğun oyuncağıyla oynadığı gibi bir heveskârlık içine düşmemeli. Onun için, büyük lâfıma tövbe, sıkıntıya düşeceğimi düşünmüyorum yani.

Çakır. Eyvallah. Son olarak, üzücü bir gelişmeden de konuşalım: Biliyorsun, dün, Grup Yorum üyelerinden İbrahim Gökçek, 322 gündür sürdürdüğü ölüm orucunda hayatını kaybetti. Sen de, onun ölüm orucunun sonlandırılması için bir çıkış yapmıştın. Bildiğim kadarıyla, son zamanlarda pek çıkış da yapmıyordun. İbrahim Gökçek, insan hakları örgütleri ve yetkililer arasında süren görüşmeler sonucunda, 3 gün önce ölüm orucuna ara vermiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Ama dün gelen kötü haberle, hayatını kaybettiğini öğrendik. Bu konuda bir şey söylemek ister misin?

Önder: Helin Bölek’i de anmak isterim. İbrahim’e gidemedim, ameliyattan yeni çıkmıştım. Ama Helin’i ziyaret etmiştim. Ölüm orucu meselesini, kendimden başka kimseye önermeyeceğim bir şey olarak görüyorum, öncelikle bunu söylemeliyim. Ama bir ses olabilmeliydik. Son derece demokratik ve insanî bir taleple, insanlar bedenini açlığa yatırdılar ve ne yazık ki ölüme yatırdılar. Bir ses olabilmeliydik. Gücümüz buna yetebilmeliydi. Bu ülkede böyle bir damar daha fazla harekete geçebilmeliydi. Kendim başta olmak üzere hepimizin bundan sorumlu olduğunu düşünüyorum. Açlık grevi, cezaevleri sürecinde sık sık yaptığımız bir şeydi. Hatta Türkiye’nin ilk uzun erimli açlık grevlerinden birinin katılımcısıydım. Dolayısıyla bir açlık grevi direnişçisini anlayabiliyorum. Fakat yitip giden her can da boşluğu doldurulamayacak bir şey. Karmakarışık duygular içerisindeyim. Ama sorumluluk en başta bizlerindi. Daha güçlü bir ses olabilmeliydik.

Çakır: Çok spekülatif olacak, ama programı yine siyasî bir konuyla bitireyim: İsimleri sürekli değişse de senin de çok aktif rol aldığın çözüm süreçleri oldu: Kandil, İmralı, Ankara, en son Dolmabahçe… Ne olduysa o Dolmabahçe’den sonra oldu zaten. Bunları ayrı bir yayında tekrar konuşuruz. Birebir aynısı olması mümkün değil tabii; ama bugünün Türkiye’sinde, Kürt sorununu yeniden barışçıl yollarla çözme ihtimali hiç yok mu?

Önder: Böyle bir şey söylersek, kendimizi, bütün emeğimizi, çabalarımızı ve tarihimizi inkâr etmiş oluruz. “Şansı yok” lâfı ne zaman gerçek olur biliyor musun? Sen vazgeçtiğin zaman. “Bu işten bir şey olmaz” dediğin gün, evet, o gün, “Şansı yok” cümlesini kurabilirsin, ya da kurmaya hakkın olur. Ama tarihte sonsuza kadar sürmüş hiçbir çatışma yok. Bir yerinden, bir demokratik uzlaşıya, bir çatışmasızlığa, kalıcı bir barışa evrilmek zorunda. Kendi adıma söyleyeyim: Bedeli ne olursa olsun, son nefesime kadar bu konuda çaba göstermekten bir adım geri durmam. Mesela günlük siyaset diyorum, ama şimdi başka bir şeyle uğraşıyorum; yine politik olan, ama sanat alanına dönük bir şeyle uğraşıyorum. Bugün barış için bir zemin hissedeyim, benim doldurabileceğim bir boşluk hissedeyim, elimdeki her şey son derece önemsizleşir benim açımdan. Dolayısıyla büyük bir umut her zaman var. Bu ülkede bunun olgunlaşma şansı, ancak biraz önce bahsettiğim “bağra taş basma” meselesinde bunun muhatabı olan herkesin, kendisini, bu ülkenin geleceğinde, demokrasisinde daha eşit, daha özgür bir resmin içinde hayal eden herkesin barışı toplumsal bir talep haline getirmesiyle çoğalır ya da azalır. Dolayısıyla, bizim tüm bu ittifaklarımızın ya da reddiyelerimizin temelinde de bunun olduğunu herkesin görmesi lâzım. Günlük siyasette şuraya tekabül eder, buraya yansır, bunu etkiler, bunu keser, bunu yükseltir… Bu bizim için başka bir başlık.  Ama temel motivasyonumuz, barış fikriyatını ve barışın kendisini gerçekleştirmek, en azından daha yakına getirmek, yapamıyorsak görünür kılmak, onu da yapamıyorsak adını unutturmamak bizim işimizdir.

Çakır: Evet. O zaman programı böyle noktalayalım.

Önder: Eyvallah.

Çakır: Çok teşekkürler Sırrı.

Önder: Ben teşekkür ederim. 

Çakır: Sırrı Süreyya Önder ile güzel bir söyleşi yaptık. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus