Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (7): Meşrutiyetten cumhuriyete siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin yedincisinde, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, meşrutiyetten cumhuriyete Türkiye’de siyasetin hangi aşamalardan geçtiğini anlattı, siyasete egemen olan patrimonial eğilimleri değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Siyasetname’nin yedinci programında karşınızdayız. Konuğumuz, her zaman olduğu gibi Bilim Akademisi Üyesi, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, siyasetbilimci, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu. Hocam, hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk, iyi günler.

Pişirici: Bir önceki yayında, 30 Nisan 2020’deki altıncı programda, Türkiye’de Osmanlı’da monarşiyi, meşrutiyeti ve cumhuriyeti konuşacağız diye yola çıkmıştık. Eğer vakit bulursak, kültürel kodlarımızdaki patrimonyal eğilimleri ve merkeziyetçilik arzusunu da konuşacağız demiştik. Geçen programda meşrutiyete kadar geldik. Oradan devam edeceğiz. Söz sizde.

Kalaycıoğlu: Tabii, ama önce neleri saptadığımızı anımsatayım. Bir, Osmanlı’daki siyasal uygulama ve gelişimin, temel itibarıyla aşırı derecede merkeziyetçi bir siyasal anlayışa dayandığını vurguladık. Burada iktidar, sınırsız olarak kabul edilen, tamamı tek bir kurumun tek bir yöneticisi tarafından denetlenen ve hiçbir şekilde paylaşılmayan sınırsız bir iktidar algısı ve düşüncesi etrafında inşa edilmiştir. Bu, pratikte hukuki bir sınırı olmayan ve siyasi sınırı da çok olağanüstü koşullarda, örneğin İstanbul halkının veya yeniçerinin ayaklanması suretiyle padişahın devrilmesi, sadrazamın öldürülmesi gibi tezahür eden bir sınırın ötesinde, herhangi bir sınırı olmayan bir kişisel iktidar biçimidir. Herhangi bir anayasa, yasa yahut kurum tarafından sınırlanmayan ve bunların tümünden vareste tutulmuş olan, bağımsız olan, teorik olarak örf, töre yahut şeriat gibi birtakım sınırları olsa da fiiliyatta bunların hiçbirinin işlemediği… Hatırlarsanız, burada Halil İnalcık’ın çalışmalarına vurgu yapmıştık, orada gayet açıktı.

Pişirici: Doğrudur.

Kalaycıoğlu: Son derece buyurgan bir yönetim. Bu özelliklerinin hepsini bir araya toplarsak, bunlara siyaset sosyolojisinde patrimonyalizm tabiriyle veya kavramıyla bir karşılık bulabiliyoruz. Marx Weber’in kullandığı bir kavram. Patrimonyal yönetim biçimi. Bu merkeziyetçi, kişisel olmaya kayan, kural ve sınır tanımayan, paylaşılmayan ve aynı zamanda son derece kişisel olabilen bir yönetim uygulaması. İktidardan kastedilen ve iktidardaki siyasi uygulamaların dayandığı temel olarak kabul edilen ve toplumda da genel kabul görmüş olan, bu tür bir anlayış. Bunu 1876 senesine gelindiğinde Tanzimat’tan beri süren çeşitli reformlarla, bir anayasal yapı içerisine sokmaya çalışan bir askeri sınıf ortaya çıkmış bulunuyor. Yine Halil İnalcık’tan mülhem, Osmanlı’daki iki temel sınıftan, reaya ve askeri sınıftan bahsediyoruz ama bugünkü anlamda askeri değil. Aynı zamanda Avrupa’dan kaynaklanan çeşitli baskılar, özellikle Osmanlı’nın çok farklı sayıda etnik, milli, dil ve din unsuruna bağlı olmasından dolayı bunu 17. yüzyıldan beri sürekli olarak istismar etmekte olan, kapütilasyonların verdiği olanakları da bu amaçla kullanan, o dönem “düvel-i muazzama” denilen büyük güçler, diğer Avrupa imparatorluklarının etkilerini sınırlamak amacıyla bir anayasa reformu yapma ihtiyacı içerisine girilmiş. 1876 yılında, alelacele, büyük ölçüde Berlin Kongresi yapılıp da Osmanlı’ya birtakım siyasi zorlamalar yapılmadan önce, Osmanlı’nın da diğer imparatorluklar gibi, hukuk alanında reformları kabul eden, kanunla yönetilen, bir ölçüde, bir hukuk devleti olması ilkesini benimseyen bir imparatorluk olduğunu göstermek amacı ile daha çok bir vitrin malzemesi olarak 1876 Anayasası kabul edilmişti. 

1876 Anayasası’nda iki meclisli bir Meclis-i Umûmî söz konusudur. Bir Ayan Meclisi, bir de Meclis-i Mebûsan vardır. Ayan Meclisi’ni padişah seçmektedir. Mebusan da iki kademeli seçimle belirlenmektedir ve Mebûsan’ın yetkileri fevkalade sınırlıdır. Yani ortada bir yetkiyi seçmenden alan, dolayısıyla meşrû yönetme hakkı ve egemenliğin millette veya seçmende bulunduğu bir yapı söz konusu değil. Onun için burada seçmenin işlevi fazla olmadığı gibi, meclisin işlevi de fazla değil. Burada temel itibarıyla Mebûsan Meclisi’nde bulunan mebuslar veya bugünkü anlamıyla milletvekilleri, yasa teklifinde bulunabilmek için padişahın iznini almak durumundalar. Eğer padişah izin vermezse, iki meclisten geçse de yasanın kabul edilme, resmileşme ve uygulamaya koyulabilme şansı yok. Aynı zamanda bu çerçevede, padişah istediği zaman meclisi tatil edebiliyor, feshedebiliyor, seçime gidebiliyor veya seçime gitmeden bir şekilde feshetme imkânı sağlanıyor. Buradaki maddeler muğlâk. Dolayısıyla bu tür bir muğlâklığı kullanan II. Abdülhamit, 1878’de ünlü ‘’93 Harbi sonrasında’’ – ki Osmanlı ve Rusya İmparatorluğu büyük bir savaşa tutuşmuştur. Bunun sonucunda bugünkü Yeşilköy-Ayastefanos’a kadar Rus orduları gelmiştir. Aynı zamanda doğuda büyük toprak kaybı olmuştur. Yapılan anlaşmada, Kağızman’a kadar Rus toprağı olarak tescil edilmiştir – Meclis bu savaşta niye başarılı olunmadığını sorgulamış, oradaki komutanların gösterdikleri başarısızlıkların hesabını sormaya kalkmıştır. Bazı cevap vermesi zor sorular ortaya çıkınca da padişah, meclisi 1878’de tatil etmiştir. Bu tatil 1908’e kadar, 30 sene sürdü. Bu süre zarfında Meclis-i Mebûsan dağıtılmış ve siyasal hayatta bir daha rolü söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla I. Meşrutiyet’in bütün uygulandığı dönem, 1876-1878 arasındaki dönemdir.

Sonra tekrar anayasa ortada bulunmasına rağmen, burada tanımlanmış kurumlar mevcut olmasına rağmen, uygulama Tanzimat öncesindeki mutlakıyetçi uygulamanın patrimonyal esaslarına dönmüştür. Buna, yine siyaset sosyolojisi literatüründe “Neopartimonyalizm” adını veriyoruz. Yani, görüntüde modern, anayasalar, yasalar, kurumlar, bunlara bağlı kurallar, bunlara bağlı bürokratik yapılar vs. olmasına rağmen, bu vitrinin arkasında işler eskiden olduğu gibi aile yakınları, akrabalar, arkadaşlar, ahbap çavuşlar ve dostlarla yapılan görüşmeler çerçevesinde ve onlara sağlanan olanaklar çerçevesinde yönetilmektedir; onun ötesinde bir yönetim biçimi söz konusu değildir. Dolayısıyla bu yapı modern bir yapı görüntüsünde olmakla birlikte, fiili işleyişi modern değildir. Tekrar eski geleneksel patrimonyal çerçeve içerisinde çalışan bir yapı niteliğindedir. Onun için “neopatrimonyal” denmektedir, yani patrimonyalizmin ilk, basit, temel şeklinden ayrılma söz konusudur; artık bir anayasa, onun kurumları, yasalar ve çeşitli kurallar mevcut ama fiili uygulama, tekrar bunların arkasında bunlar böyle vitrinde dururken arkadaki siyasal faaliyet, etkinlikler, üretim yine bildiğimiz, eski, mutlakiyetçi patrimonyal özellikleri göstermeye devam ediyor. Bu şekliyle 1908’e kadar sürmüştür ve o çerçevede, o zamanki ortamda 1908’e gelmek için geçen boğuşmalarda, büyük ölçüde ‘’Genç Osmanlılar’’ veya ‘’Genç Türkler’’ diye ifade edilen ve bugün dünyada kullanılan tabiriyle ‘’Jön Türk,’’ özellikle Avrupa’ya yayılmış, oraya kaçmış, orada çeşitli siyasal etkinliklerde ve örgütlenmelerde bulunan grupların ortaya çıktığı bir dönem. Bunlar, anayasanın yeniden uygulanır hale getirilmesini, orada yazan yasalar, kurumlar ve kurallar eliyle yönetimi ve insanların özgürlüklerinin mutlakıyetçi yönetim dolayısıyla fevkalade kısıtlanmış olması nedeniyle ortadan kalkmış olduğunu, tekrar özgürlüklerin yeniden kurulmasını talep ederek eylemde bulunmaktadırlar. Ama 1897’den sonra kurulmuş olan, adı önce “Terakki ve İttihat’’ olan, sonra ‘’İttihat ve Terakki’’ye çevrilen bu teşkilat, özellikle Balkanlar’da ve ordu içerisinde çok etkili bir hale gelmiştir. Sonuç itibarıyla 1908’de bunlar iktidara bir şekilde ağırlıklarını koyabilecek noktaya geldiklerinde ve padişah durumu anladığında, 1908 senesinde gazetelerde verdiği küçük bir haber mahiyetindeki açıklamayla anayasanın tekrar yürürlüğe konulduğunu, meclisin ve seçimlerin yapılacağını vs. ilan etmiş ve 1876 Anayasası, tekrar, bu sefer adı ‘’Hürriyetin İlanı’’’ olan ikinci bir adımla yürürlüğe konmuş bulunmaktadır. bu ikinci adıma yine meşrûtiyet olması dolayısıyla II. Meşrûtiyet denmektedir. Bu dönem özet itibarıyla sancılı bir dönemdir ve bu dönemde ilk defa siyasî partilerin ortaya çıktığını görüyoruz. 

Önce Ahrâr Fırkası, “ahrâr” kelimesini bugünkü Türkçe’ye çevirecek olursanız, “hürriyet”in çoğuludur. Yani “özgürlükler” diye düşünebilirsiniz ama Osmanlılar bunu daha çok ‘’liberal’’ karşılığı kullanıyorlar. Yani ‘’özgürlükçü ve liberal bir parti’’ filan şeklinde bir parti. Onun arkasından bunun üzerine kendisi partileşme ihtiyacı duyan İttihat ve Terakki Cemiyeti de partiye dönüşüyor ve bu gelişmeler sonucunda, önce bir beş yıl kadar süren çok partili bir hayat, biraz özgürlükçü bir hayat söz konusu oluyor. Sonra 1913’ten itibaren, beş yıl kadar gayet artan sertlikte, özellikle savaş içerisinde ve Balkan Savaşı’nın hemen sonundan itibaren artan bir güçte, bir tek parti, otoriter İttihat ve Terakki rejiminin varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Dolayısıyla beş senesi demokratik, beş senesi otokratik yönetim şeklinde bir parti yönetimi geçiriyoruz. Ama bu dönemden itibaren artık farklı programları olan siyasi partiler var. Demin bahsetmiş olduğum Ahrâr Fırkası, çok kısa bir süre sonra, 13 Nisan 1909’da, -ki o eski takvimde 31 Mart’ta tekabül ediyor- Topçu Kışlaları’nda başlayan bir ayaklanmada İstanbul’da yakaladıkları bir zabiti öldürüyorlar. Dolayısıyla şeriat isteyen bir ayaklanma şeklinde ortaya çıkıyor. Bu ayaklanmayı, İstanbul’dan kaçan ve bulundukları Balkanlar’da gayet güçlü bir şekilde yeniden örgütlenen Mahmud Şevket Paşa komutasındaki “Hareket Ordusu”, İstanbul’a tekrar geliyor ve yaptıkları müsademeler sonucunda isyanı bastırıyorlar. Bu süreç içerisinde Ahrâr Fırkası’nın ayaklananlara destek verdiği görüldüğü için bu fırka kendini feshediyor. Bir süre sonra “Hürriyet ve İtilaf’’ adında yeni bir fırka kuruluyor. Bu fırkanın da temel özellikleri, zaten adlarını, başlıklarını Fransızca’ya çevirmişler, kendilerine ‘Liberal Entente’’ diyorlar, – Hürriyet ve İtilaf’ın Fransızcası, ‘’Liberal Entente.’’ Liberal Birlik mi diyeceksiniz, Liberal Antant mı diyeceksiniz, böyle bir…

Pişirici: Ayrışma belki.

Kalaycıoğlu: Evet. Bu özelliklerin içerisinde özgürlüğü vurguluyorlar. Abdülhamit’in yeğeni Prens Sabahaddin’in temel fikirleri var. Fransız sosyologlarından, özellikle Le Play’den etkilenmiş bir zat ve savunduğu hür teşebbüs, -liberallik buradan geliyor-, o zamanki tabiriyle adem-i merkeziyet, yani yerel yönetimlerin önceliği olması ve merkeziyetçiliğin terk edilerek, yerel yönetimlerin daha güçlü olduğu bir yapının geliştirilmesi ve bunların içerisinde de bireysel özgürlüklerin ve özellikle merkezî hükümetin gücünün sınırlandırılması fikirleri var. Bu fikirler ön planda yer alıyor. Bunlar özellikle o tarihteki Sünni İslâmcı hareket içinde büyük destek buluyor. Dolayısıyla bu liberal partinin önünde bir liberal ideoloji, onu savunan bir liberal kesim var. Bu, saraydan birtakım kişileri de içeriyor. Bunların çoğu Avrupa görmüş insanlar; oradan kısmen etkilenerek bu fikirleri derdest etmişler. Ama arkasında, bunların bir arada ittifak içinde olduğu bir İslâmcılık cereyanı var. Tarık Zafer Tunaya’nın “İslamcılık Cereyanı” kitabında, bu, ayrıntılı olarak gösterilmektedir. Bu ikisi ittifak halinde, karşılarındaki İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı çıkıyor. İttihat ve Terakki Partisi ise giderek Türk milliyetçisi, bir milli ekonomi taraflısı, kapitülasyonlara karşı; milli bir ekonomi kurulmasını istiyor. milliyetçi, giderek Türkçü ve o çerçevede Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarma fikrinde.Yine bu konuda ilk düzey çalışmaları yapmış olan Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle, kendilerini ‘’vatanı kurtaracak bir misyonla görevlendirilmiş bir parti’’ olarak görüyorlar.

Pişirici: Hocam, tam burada bir parantez açıp şunu sormak istiyorum. “Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin devamı, Cumhuriyet Türkiyesi’nde, Demokrat Parti, Adalet Partisi, sonra Anavatan Partisi ve nihayet Adalet ve Kalkınma Partisi, İttihat ve Terakki’nin ardılı, Cumhuriyet Halk Partisi’’ denir. Bu doğru mudur?

Kalaycıoğlu: Öyle bir çerçeve özellikle söz konusu. Yani cumhuriyetten sonra, bu iki büyük ideolojik akım, Anadolu’da mümbit bir arazi buluyor ve burada gelişmeye ve tutunmaya devam ediyor. Onun için kuşaktan kuşağa aktarılarak, bu iki pozisyon daha merkeziyetçi, daha milliyetçi, giderek Türk milleti oluşturma projesiyle birlikte, daha Türkçü bir içerikte gelişen, bağımsızlık yanlısı, dolayısıyla milli ekonomi kurma peşinde olan, kapitülasyonları kaldırmaya çalışan, onların yerine yerli kaynakların ve yerli müteşebbisin ön plana getirildiği bir ekonomik uygulamayı hayata geçirmeyi çalışan bir yapıda gelişen bir akım. Bunları ön plana çıkartıyor. Bir de, burada en ziyade vurgu milli egemenlik. Bunun karşısında demin bahsetmiş olduğum gibi, hür teşebbüs, piyasa, aynı zamanda yerel yönetim fikirlerini özellikle ideolojik planda savunan, arkasında geniş bir İslâmcılık cereyanı desteği bulan, dolayısıyla iktisaden liberal, siyasî olarak son derece muhafazakâr ve dinî muhafazakârlığı da içeren bir hareket veya büyük bir sütun söz konusu. Bu iki sütun, büyük ölçüde aynı aileler içerisinde, zaman içerisinde Anadolu’da hemen her yerde kendisini devam ettirmiştir. 1930’larda biliyorsunuz yine ‘’Serbest Fırka’’ kurulmuştur. Burada ‘’serbest’’ ‘’liberal’’ anlamındadır ve bu fırkanın kurdurulmasında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve yakın arkadaşı Fethi Okyar’ın -ki önce başkanı olmuştur- büyük rolü var bildiğiniz gibi. Yine iki siyasi hareketin aynı çerçevede geliştiğini görüyoruz.

1945 sonrasında da ilk kurulan parti Milli Kalkınma Partisi. O da liberal bir şekilde ve müteşebbis kapitalizmi üzerinden kuruldu. Zaten kuran kişi de bir müteşebbis ve onun inisiyatifiyle gelişen bir hareket olarak hayata geçiyor. Onun arkasından, başarılı olan Demokrat Parti. Bir de tabii onun yanı sıra, daha çok milliyetçiliği ön plana getiren ve ilk başta Mareşal Fevzi Çakmak liderliğindeki Millet Partisi. Bunlar önemli siyasi kuruluşlar olarak ortaya çıkıyor, temel itibarıyla gelişiyor. Ama bu iki akım, güçlü bir şekilde 1960’lara, 1970’lere kadar devam ediyor. Fakat bu, özellikle 1980’lerden itibaren daha çok partiye ayrılmış, daha çok partili, 3-5 siyasal partinin önem taşıdığı bir meclis çerçevesine dönüştü. Dolayısıyla bu akımların kendi içinden çok sayıda başka partilerin çeşitli ideolojik farklılıklara, nüanslara dayanarak kurulabildiğini görebilmemiz mümkün. 

Şimdi biz tekrar II. Meşrûtiyet’e dönecek olursak, anayasayı 1909’da bir rejim tadilatı olarak değiştirdiklerini görüyoruz. Yani gördükleri şudur,  1876 Anayasası yürütmeye, özellikle padişaha bu kadar büyük, sınırsız ve herhangi bir şekilde muğlâklığı arındırılmamış yetkiler bıraktığınız zaman, Abdülhamit’in kullandığı gibi fevkalade kötüye kullanılarak tekrardan mutlakıyetçi bir rejime ve onun getirdiği siyasi ortama geri dönülebiliyor. Bu artık kabul edilemeyecek bir nitelikte olarak ve o şekilde neticeye vardıkları için 1909’da özellikle bu ayaklanmadan sonra, ki bu ayaklanma yeniden patrimonyalizme geri dönüş için yapılmış bir girişimdir. Onun için de temel çerçeve olarak yine dinî birtakım duyguları kullanmak suretiyle patrimonyalizmi yeniden diriltmek, belki II. Abdülhamid’i yeniden tahta taşımak gibi bir rolü vardır. Bu II.Abdülhamid’in tamamen tasfiyesine götürmüştür ve 1909 değişikliklerinde anayasal olarak padişahın yetkileri daraltılmıştır. Buna karşılık meclisin yetkileri artırılmıştır. Yani 1600 yıllarında İngiltere’de görülen, 1648 ve 1688 yıllarında ortaya çıkan çeşitli hareketler, 1688’in Devrim Hareketi -ki İngiliz tarihinde o “Glorious Revolution”, yani “Azametli İhtilal” olarak bilinmektedir- kralın yetkilerinin büyük ölçüde alınarak Avam Kamarası’na doğru yönlendirilmesi, bizde de, Mebûsan Meclisi’ne birtakım yetkilerin verilmesi anlamını taşımıştır. Mesela, Bakanlar Kurulu bu noktadan itibaren Meclis’e karşı sorumlu hale gelmiştir. Padişah ayanın izniyle üç ay içinde seçime gitme imkânını yine kullanabilmektedir. Ama eskisi gibi meclisi kapatıp, isterse seçime gidip, isterse ilânihaye tatil etme gibi bir yetki padişahta söz konusu değildir artık. Mebûsların kanun teklifi için padişahtan izin alması gibi birtakım uygulamalar yürürlükten kaldırılmıştır. 1909’dan sonra, Meclis’in çıkarttığı yasalar iki ay içerisinde padişah tarafından onaylanmazsa, o zaman tekrar meclise geri gönderilmekteydi. Üçte iki çoğunlukla onaylandığı takdirde, yasa haline gelmekteydi. Yani 20. yüzyılda gördüğümüz, diğer demokrasilerdeki uygulamalara benzer birtakım düzenlemelerin, 1909 düzenlemesi ile birlikte hayata geçirildiğini görmekteyiz. 

Patrimonyalizme ne oldu? O arkada bir şekilde duruyor. Yani ‘’Padişahtan alınan bu yetkileri patrimonyalizmin sonu olarak kabul edecek miyiz’’ derseniz, bu çok şüphe ile karşılanacak bir pozisyondur. Oradaki merkeziyetçilik, kişisellik, keyfîlik, iktidarın sınırlandırılamaması, paylaşılmaması gibi bütün özellikler bu sefer iktidara gelen ve gücü kullanan İttihat ve Terakki Partisi tarafından iktisap edilmiş ve kullanılmış gibi görünmektedir. Onun iktidarında özellikle 1913’ten sonraki otoriter uygulamalar, bu nedenler dolayısıyla muhalefet tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Bu doğru bir şeydir. Ama muhalefet iktidara gelseydi farklı mı olurdu? Tabii bunun yanıtını bilimsel olarak verebilecek, deney yapabilecek durumda değiliz. Ama onlar da geldiği vakit, aynı esasa yine kolayca dönebilmekte ya da evrilebilmektedir. 

Biliyorsunuz 1918’de I. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu’nun da savaşı kaybedenler safında olması dolayısıyla, Osmanlı için sona ermiştir. Bunun üzerine, İttihat ve Terakki iktidarı kaybetmiştir ve seçimlere gidilmiştir. Yeni seçimler yapılmıştır. Fakat ilginçtir, bu seçimlerde, “Müdâfaa-i Hukuk” olarak örgütlenmekte olan, özellikle Anadolu’da etkili hale gelmiş olan daha örgütlü olan gruplar – ki bunlar parti değil, henüz bir partileşme söz konusu değil- birçok aday ortaya çıkarabilmiş, bu adaylar ciddi oy desteği alabilmişler ve 1920’de Meclis-i Mebûsan’da bu grup egemen hale gelmiştir. Fakat kısa bir süre sonra, 16 Mart 1920’de, İngilizler’in meclisi, savaşta işlenen suçların hesabını sormak üzere orada yakalayabildikleri milletvekillerini tevkif edip, Malta’ya sürgüne göndermeleri sonucunda sona ermiştir. Ama bu arada, Müdâfaa-i Hukuk grubu, “Mîsak-ı Millî” andını ortaya çıkarmıştır. Bu son derece önemli ve daha önce olmayan bir gelişmedir. Çünkü Mîsak-ı Millî birkaç önemli noktaya değiniyor: Birincisi, o zamanki Woodrow Wilson prensiplerine uygun olarak, Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’ın ortaya koyduğu “halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkı”nın olduğunu ve bundan böyle dünyanın bu şekilde örgütlenmesi gerektiği iddiası, ki imparatorlukların devri artık bitmektedir, hepsi çökmüştür, bir tek Britanya İmparatorluğu ayaktadır. Bir de, ondan sonra Sovyetler yeni kurulmuştur. Sovyetler imparatorluk olmaya kalkacaktır. Ama biliyorsunuz o da 1991’de çöktü. Şimdi Ruslar yine imparatorluk kurmaya çalışıyorlar, becerip beceremeyeceklerini hep birlikte seyredeceğiz. Bunların böyle bir huyu var: Kendi topraklarının -ki toprakları da bir hayli var yani- refahı peşinde koşma gibi şeyleri bırakıp, devamlı olarak ‘’Bize saldırıyorlar’’ diye bir paranoya geliştiriyorlar ve bunun arkasından da etrafındaki bölgeleri kontrol etmeye çalışıyorlar: Gürcistan’a saldırdı, Kırım’ı aldı, Doğu Ukrayna’ya saldırdı, böyle bir imparatorluk oluşturma hevesi içerisinde olan bir devlet. Dört tane kurmuş, dördü de çökmüş, beşinciyi kurmaya çalışıyor şimdi de. Ne olacak göreceğiz. 

Ama dünyada görülen temel trend, özellikle I. Dünya Savaşı sonrasında imparatorlukların devrinin kapandığıdır. Onun yerine, milli devletler ortaya çıkmaya başladı. Ama bununla birlikte, emperyal birtakım güçler, daha güçlü olanlar, iktisadî sömürüler filan bitti mi? Hayır. Onlar başka çerçevelerde, başka şekillerde, farklı kalıplara girmek suretiyle devam ediyor. Ama artık imparatorluk yok. Onlar bitti. Onun yerine milli devlet var. Bunu sağlayan en önemli araçlardan bir tanesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu konudaki ön alan, o zamanki Woodrow Wilson Prensipleri ile bunu daha güçlü hale getiren bu akımıdır. Zaten 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kalmış üç büyük ideolojik akım var. Bir tanesi milliyetçilik, bunu sık sık vurguluyoruz. Öbürü sosyalizm. Üçüncüsü de  demokratikleşme. Bu üçü birbiriyle devamlı mücadele etmekte. Fikir planında da zaman zaman siyasi planda da. Bir dönem için, yani Soğuk Savaş’ın bittiği dönemden sonra, sanki demokratikleşme daha ön alacak bir noktaya geldi gibi görünmektedir. Şimdi yine milliyetçiliğin güçlü bir şekilde geri geldiği bir dönem yaşamaktayız. Bunlardan sosyalizm  kaybetmiş gibi gözüküyor. 21.yüzyıla geldiğimizde milliyetçilik ve demokratikleşmenin dünya çapında yarıştığı bir ortamda yaşıyormuşuz gibi gözüküyor. Ama I. Dünya Savaşı’nın bittiği dönemde, bu üçü de son derece güçlü akımlar olarak mevcuttur. Bu arada milliyetçiliğin içinden, daha aşırı bir noktaya onu sevk eden, totaliter bir rejim olarak “faşizm’’ çıkmıştır. 1920, 1930’lu yıllarda önce İtalya’da, sonra İspanya’da, arkasından hemen hemen eş zamanlı olarak Almanya’da, daha sonra Latin Amerika’da, Asya’da bunların etkisinin yaşandığını görüyoruz. Ama Türkiye’de Mîsâk-ı Millî ile yapılan, bir “milli’’ vurgusudur. Yani burada artık imparatorlukla bu işin gitmeyeceği ve imparatorluğa bir daha geri dönüşün kolay kolay mümkün olmayacağının kabulü var gibi gözüküyor. Burada özellikle Mondros Mütarekesi’nde de vurgulanan bir tabir var: ‘’Irken, dînen ve emelen müttehit halk’’ diyor. Yani böyle bir tabir kullanıyor. Ama o zamanki “ırk’’ tabiri bugün kullandığımız ırk tabiri değildir. Irk, 19. ve 20. yüzyılın başında faşizm iktidara gelip de genetik özelliklere dayalı üstün ırk iddiasına başlamadan önce, bu kadar fazla faşizan özellik taşıyan bir kavram değildir. Daha çok akrabalık ilişkilerine dayanan millet anlamını taşımaktadır. Mesela Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”inde de ırk kavramını kullandığını görürsünüz ama orada etnik anlamda milliyetçilik olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Yoksa bir üstün ırk veya ırkın belirlediği bir özellik olarak bu tabir kabul edilir bir tabir değil. Onun için burada “birbirine benzer geçmişleri paylaşan, birbirlerine benzer etnik konumda olan ve bir arada yaşama emellerini paylaşanların oluşturduğu bir topluluk var’’ diyorlar. Bir, bunların devlet kurma hakkı burada vurgulanıyor. İkincisi, o zamana kadar Osmanlı’daki milliyetçiliklerde olmayan, hepsi “büyük millet’’ tasavvuru içeriyor. Türkler için Turan, Orta Asya’dan başlayan, neredeyse Uygurlar’dan Balkanlar’a kadarki alanın tamamını içeren, buna “panmilliyetçilik’’ diyoruz, birçok milli unsuru birleştiren bir milliyetçilik algısı. Aynı zamanda Yunanlar’ın “megalo idea”sı var. Bulgarlar’ın, Makedonya’yı da içine alan büyük bir Balkan ideali var. Bunlar pek sınır tanımıyor ve belli bir toprak parçasıyla bağlantıları çok açık değil. Bunu olabildiğince iyi tanımlanmamış halde bırakmayı tercih ediyorlar. İkinci olarak, Misak-ı Milli’de, Anadolu ve Trakya olarak bir toprak parçası var. Tabii batısını Lozan’da terk etmek zorundayız ama Trakya ve Anadolu’dan oluşan toprak parçasının, Türklerin anayurdu olarak tescilinin yapılacağı ve bunun için uğraşılacağı, mücadele edileceği ve savaşılacağı kabulü var. Şimdi burada yeni bir milliyetçilik anlayışı, -belki bilinçli, belki o kadar da bilinçli değil- sonuç itibarıyla tasavvurumuza girmiş bulunuyor: Vatanseverliğe dayanan, aynı vatanı paylaşan vatanın evlatlarının ortak geçmişi, gelecek ve emellerinden oluşan bir bütün; bunun yaşama hakkı, bir arada kalma hakkı, bunun bağımsız olarak varlığını devam ettirme hakkını vurgulayan temel bir görüş açısı. Bu, kan bağına bağlı olan ırki özellikler yerine geçen, toprağa, vatana bağlı olan, vatan üzerinde yaşayan insanları ayrım yapmaksızın paylaştıran ve birleştiren bir yaklaşım. Bu iki yaklaşım birbirinden farklıdır. İkincisine Frenkçe’de “civic”, “yurttaşlık esaslı milliyetçilik’’ deniyor. Birincisine ‘’etnik milliyetçilik’’ deniyor. Dolayısıyla etnik milliyetçilikten ayrılan bir vatanseverlik üzerine, bir vatan toprağının korunması üzerine, vatan toprağında yaşayanların güvenliği, esenliği ve refahı için savaşmak, mücadele etmek, onu geliştirmek amacıyla bir milliyetçilik fikrini ilk defa terennüm ediyor. Nitekim 1920’lerde yine bir slogan halinde formüle ettikleri vakit “Ne mutlu Türküm diyene” denmişti. Dikkat edin, “diyene’’ sözcüğünde bir tercih var. O vatanda yaşayan, kendisini o vatanın has evlâdı olarak gören herkesin “Ben Türküm’’ deme ve bunun kabul edilmesi koşulu getirilmiştir. Hatta o dönem “Ne mutlu Türk olana” densin diye tartışılmış. ‘’Olana’’ dediğiniz zaman gene genetik, etnik, kan bağı öne çıkıyor. “Ne mutlu Türküm diyene!” dediğiniz zaman, bu, kendisini bu vatanda yaşayan diğerleriyle birlikte, o vatanın has evladı olarak gören herkesin diyebileceği bir şey. Dolayısıyla bu yolun açılması itibarıyla Mîsâk-ı Millî son derece önemli bir belge, vatanın bütünlüğü ve işgalin reddi esaslarını ön plana getiriyor ve Redd-i İlhak, Red-i İşgal, Müdâfaa-i Hukuk, bu temelde gelişmeye başlıyor. Osmanlı Meclisi de maalesef Mîsâk-ı Millî’nin ötesinde bir etkinlik taşıyamıyor ve yok oluyor. 

Meclis kapatılınca, o zaman Anadolu’da yeni bir meclis kurabilme imkânı doğuyor. Marttan, nisana kısa bir süre içinde 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin kurulabilmesi olmuştur. Bu, kurucu meclis mahiyetinde bir meclistir. Olağanüstü gücü ve yetkileri olan bir meclistir. Bu meclis, İstanbul’dan kaçabilen Müdâfaa-i Hukuk mensupları ve aynı zamanda Anadolu’da yer yer yenilenen seçimlerden gelen yeni mebuslarla birlikte, 23 Nisan 1920’de toplanmış, 23 Nisan 1923’e kadar da görev yapmıştır. Bu, hem bu toprağın ve vatanın kurtulması için, işgalin sona erdirilmesi için, içeride ve dışarıda savaşı organize eden ve yürüten, aynı zamanda, içinde yürütmeyi barındıran, İstiklâl Mahkemeleri üyelerinin kendi içinden çıkması dolayısıyla yargıyı barındıran, bütün kuvvetlerin tek elde toplandığı kuvvetler birliğine göre örgütlenmiş bir meclis hükümeti formülü olarak doğmuştur. Dolayısıyla hükümet bütün kuvvetleriyle, yasama, yargı ve yürütme olarak Büyük Millet Meclisi içindedir. Ayrıca hükümet buradaki gücü meclisten almaktadır. Meclis, milletin seçmiş olduğu kişilerin oluşturduğu bir heyettir. O heyet bakanları tek tek seçmektedir. Bakanları seçtiği gibi, bakanların her birinden hesap sorup görevden alabilecek yetkilere sahip olan bir meclistir ve icabında onları görevden alma durumundadır. Dolayısıyla bakanların işvereni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bu meclisin başkanı, aynı zamanda devlet başkanlığı işlevlerini, hükümet başkanı işlevini görmüştür. Aynı zamanda, yargı, meclis tarafından İstiklal Mahkemeleri sürecinde seçilmiş ve meclis tarafından da hesap sorulmuştur. Dolayısıyla buradaki yönetim ilkesi, temel itibarıyla egemenliğin millette olduğu ve meclis aracılığıyla kullanılacağıdır. Millet için sürekli olarak görev gören ve millet için belli bir süre, milletin sahip olduğu tüm yetkilere ve meşruiyete sahip olan, o meşru gücü kullanan temel unsur olarak, devleti temsil eden bir yapı olarak gelişmiştir. Bilahare orduyu kurmuş, milleti oluşturmak için gereken adımları atan temel kurumdur. Dolayısıyla Türkiye’deki milli devletin kurulması, Büyük Millet Meclisi’nin içerisinde mevcut. Bu, bir Osmanlı’dan kopuştur. Çünkü Osmanlı’daki temel anayasal ilke, “Hâkimiyet-i Siyasiye’’ ki Tarık Zafer Tunaya’nın, yine bu konuda Aralık 1981’de yazmış olduğu, “Hâkimiyet-i Siyasiye’’ ile “ Hâkimiyet-i Millîye”yi karşılaştıran bir makalesi var. Orada Osmanlı’da “Hâkimiyet-i Politikiye’’ diye bir tabir kullanıldığını da ifade ediyor. Burada Osmanlı’nın kullandığı temel ölçü, bir yerde Osmanlı’nın birtakım araçları ve simgeleri yahut bazı atadığı memurlar olması durumunda, görünür bir egemenliğin bulunması, Osmanlı için yeterlidir diyor. Tarık Bey’in bu makalesine göre, 1669’dan 1912’ye kadar ve bir de Sevr’de, bu ilke temel olarak uygulanmıştır.

Pişirici: Hocam, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşuna kadar geldik. Yaklaşık son 10-12 dakikadayız. Bu ülke, her ne kadar, Büyük Millet Meclisi 1920’de kurulduğunda, Osmanlı ile bağını kopardıysa da  1878’de Abdülhamid I. Meşrutiyet’in meclisini ortadan kaldırdıktan sonra, aradan geçen 150 yılın ardından, bugün aynı yerlere gelmiş gibi görünüyor. Son 10 dakikada bize şunu anlatır mısınız? Hani demin söylediniz ya, patrimonyal eğilimler hiç yok olmuyor, arka planda kalıyor, gerektiğinde de tekrar öne çıkıyor. Bir, bu bize, bu ülkeye, bu coğrafyaya özgü bir şey midir? İki, biz kültürel kodlarımızdaki bu patrimonyal eğilimden neden kurtulamıyoruz?

Kalaycıoğlu: Bize özgü değil. Yalnız şu farkı vurgulayayım, ondan sonra oraya geçeyim. Hâkimiyet-i Siyasiye’nin içinde, temel itibarıyla gerçek anlamda bir denetim, kontrol ve siyasî olarak yönetme söz konusu değil. Görüntüsel olarak olması yeterli. Trablusgarp’ı İtalyanlar’a kaybetmişsiniz, oraya bir vali atıyorsunuz, atadığınız andan itibaren İtalyanlar istediği gibi yönetebiliyor. Bunu Sevr’de görüyoruz, Sevr’de madde var: İzmir ve civarı Osmanlı Hükümeti’nin siyasi hâkimiyetine bırakılmıştır. Ama Osmanlı, fiili ve hukuki hâkimiyetini Yunan Hükümeti’ne devreder. Bu, Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilemez bulunmuştur. Neden? Çünkü milli egemenlik, bütün hukukî, siyasî, ahlakî temelleri itibarıyla milletin elinde olması gereken bir şeydir. Onun için herhangi bir şekilde göstermelik olarak ön plana getirilip konulamaz. Burada bir ayrım söz konusu olmuştur. Bu çatışma, içeride de temel rol oynamıştır. Bundan sonra 1921 Anayasası’nda ciddi birtakım adımlar atılmıştır. Birinci maddede, egemenlik tanımlanıyor, ikinci maddede de  yasama, yürütme, yargı, Büyük Millet Meclisi’nin içinde olarak tanımlanıyor. Bakanların meclise karşı sorumluluğu tanımlanıyor. Bir de hepsinden önemlisi, merkeziyetçilik yerine halk iradesi, yerinden yönetim ilkesi olarak ‘’il ve nahiyelerde halk eliyle yönetim’’ diye bir başka madde de düzenleniyor. Böylece isterseniz patrimonyalizm, merkeziyetçiliği gerilettiriliyormuş gibi gösteriliyor. Acaba böyle bir süreç Türkiye’de devam etseydi nasıl bir gelişme olurdu, bunu bilebilme şansımız yok. Ama patrimonyalizm bu noktadan sonra değişmiş midir, hayır. Burada temel itibarıyla, bu kültürel tortu, bizimle birlikte devam etmiştir. İktidarı kullananlar, her zaman için bu iktidarın olabildiğince çok kısmını, olabildiğince sınırsız bir şekilde kendileri için kullanmaya, halk arasında ‘’masaya yumruğunu vurup her şeyi değiştiren kuvvetli lider’’ diye tanımlanıyor. Kuvvetin nereden kaynaklandığı siyaset bilimi literatüründe çok farklı tanımlanıyor. Böyle bir kuvvet yok. Ama o kadar ayrıntıya şu an girmeyeyim. Fakat bu her fırsat ortaya çıktığında, özellikle yapılan çeşitli düzenlemelerde, iktidarı kullananların, büyük ölçüde patrimonyalizmi diriltmek için büyük bir mücadeleye girdikleri ve genellikle de başarılı olduklarını görüyoruz. Buna temel sağlayan, yasal, anayasal bir takım kurumsal düzenlemeler ve yapılar da mevcut. 

Eğer siz bugün uyguladığınız gibi çoğunlukçu bir seçim sistemi uygularsanız, bir siyasî partinin, sanki Türkiye’de büyük çoğunluğu temsil ediyormuş gibi, meclise büyük çoğunlukla gelmesini sağlarsanız, burada çoğunluğa sahip olan, o desteği arkasında bulan -ister meclis içinde olsun, ister bugünkü gibi meclis dışında ayrıca olsun- yürütme, bundan kendisi için bir misyon üretme ve bu misyona dayalı olarak da herhangi bir sınır ve hesap verme endişesi olmaksızın yönetmeye tercih etmeye ve bu yönetim çerçevesinde, muhalefete karşı tahammülsüzlüğü ön plana çıkararak, muhalefeti olabildiğince dışlayan, aşağılayan, itibarsızlaştıran ve bastıran bir şekilde yönetme eğilimi içerisine girmektedir. Bu, tek parti döneminde, 1923’ten sonra, 1925 Şeyh Said isyanı ve 1926 Atatürk’e suikasttan sonra güçlendi. O dönemde, büyük ölçüde muhalefetin olmadığı bir dönem yaşadık. 1930’da bir deney yapıldı, zamanlaması bir tuhaftı. Çünkü iktisadî bakımdan büyük bir çöküş yaşandığı bir dönemde muhalefet fırsat verirseniz, çok güçlü bir şekilde ortaya çıkacağını tahmin etmek lazım. Dolayısıyla, beklentiler ötesinde bir muhalefet çıkınca, muhalefetin devamı mümkün olmadı. Ama 1945’ten sonra çıkan muhalefet, çoğu CHP’de uzun kariyerleri olan kişilerden kurulmuştu. En azından, ön saflarda onlar vardı. Aynı kültür çerçevesinde, 1950’lerde, TBMM’de, bir iktidar, biri muhalefet olmak üzere, adeta iki partili yarıştığı, çatıştığı, boğuştuğu, mücadele ettiği, savaştığı bir noktaya gelmiş olduğumuzu görüyoruz. Bu tarih üzerine yaşayan meslektaşlarımız Nermin Abadan olsun, Frederick Frey olsun, Şerif Mardin, İlter Turan olsun, yazdıkları makalelerde gayet açık bir şekilde, bu dönemin, adeta bir rekabet dönemi değil, bir savaş dönemi olduğunu ifade ederler. Birbirlerini yok etmek için ahdetmiş güçlerin birbirlerine saldırmakta olduğu bir meclis. Böyle yaşayan bir demokrasi, dünyada mevcut değil. Onun için bu yapıda muhalefetin varlığı kolay kolay kabul edilmiyor. Dolayısıyla bu kabul edilmezlik, ideolojik bakış açısı, aynı zamanda iktidar kültürü, siyasal seçkinlerin iktidar ve kültür anlayışı ve burada esas itibarıyla rol oynayan tarihten devralmış olduğumuz. Zaten kültür sonuç itibarıyla tarihin bugüne aksetmiş, yaşayan şeklidir ve bugünkü olaylarla da belirlenmiş olan biçimidir. Böyle bir yapıda maalesef muhalefet çok naif kalmakta, varlığını korumakta ve sürdürmekte zorlanmakta. Bunun sonucunda da, aradaki ilişkiler iki rakip spor kulübünün dostane yarışması veya mücadelesinden, “bizim tarafımızda olanlar” ile “karşıdaki hainler’’ arasındaki savaşa dönüşüyor. Bu şekilde bir anlayış ile birlikte de demokrasinin sürdürülmesi mümkün olmuyor, çöküyor. 

Burada kritik olan, iktidarın paylaşılmasını olabildiğince kolay hale getirebilecek formüller bulamazsanız demokrasinin yaşatılmasını sağlamak mümkün değil. Çünkü demokrasi iki temel üzerine dayanıyor. Birincisi, insanların siyasal kararlara katılmasının kolay olması, teşvik edilmesi ve bunun uzantısı olarak, siyasal temsilin etkili olması. Yani katılma ve temsil. Bir sütunun iki bacağı bu, insan gibi. İkincisi ise, itiraz hakkının geniş bir şekilde kabul edilmesi, her türlü eleştirinin, yerginin ve yapılan kritiğin doğal olarak görüldüğü, hatta erdemli olarak görüldüğünün kabulü üzerine dayanan bir nitelik arz etmesi. Oysa Osmanlı’da herhangi bir şekilde padişahın görüşüne itiraz eden herhangi bir kişinin, yaşam hakkının ortadan kalktığını, çok uzun seneler boyunca bunun uygulanmış olduğunu biliyoruz. Buradaki formül, yine 1878 ve 1908 arasında büyük bir sansür, büyük bir hafiye ordusu ve büyük ölçüde jurnalcilik denilen, ihbar mekanizmaları ile çalışan, fevkalâde özgürlükleri kısıtlayıcı ve her türlü eleştiriyi yok mertebesine indirmeye çalışan bir uygulama görmekteyiz. İlk neopatrimonyal uygulamada gözümüze çarpar.  

Bunu bir ölçüde gerileten düzenlemeler, 1961 Anayasası ve bu anayasadaki seçim yasasıyla hayata getirdik. Bununla, katılmanın daha güçlü olarak ortaya çıkabildiği, genişleyebildiği, çeşitli ideolojik yelpazeye yayılabildiği bir yapı oluşturduk. Aynı zamanda temsil mekanizması daha güçlendi. Fakat çok sayıda partinin olması dolayısıyla partilerin de artık muhalefet olarak yaşamasının mümkün olması dolayısıyla, koalisyonlarla yönetime geçtik. Koalisyon demokrasinin bir yönetim şeklidir. Amerikan başkanlık sistemi hariç, her demokraside hemen hemen mevcuttur. O çerçevede, karşılıklı uzlaşmayı ve herkesin olabildiğince geniş bir çerçevede siyasal kararlar da kendilerini görebilmesi ve katılabilmesini, dolayısıyla muhalefeti yabancılaştırmamayı, çünkü muhalefetle ileride koalisyon ortaklığı yapma olanağınızı açık tutmayı gerektirdiği için, çatışmayı düşüren bir yapıdır. Ona rağmen Türkiye koalisyonlarla feci bir çatışma dönemini 1970’lerde yaşadı. Büyük ölçüde bizim yapımızdan kaynaklanan zor bir anomali dönemi. Çünkü demokraside koalisyon dedim, birçok ülke çok uzun bir süredir koalisyonla yönetiliyor: Örneğin İskandinav ülkeleri ve Almanya. Bunlar demokraside çok ilerlemiş ülkeler. Hollanda, Belçika, İspanya, özellikle İtalya… Bununla ilgili özellikle Avrupa’da çok sayıda örnek var. Buna rağmen biz bunu beceremedik; tekrar nispi temsili terk ederek çoğunlukçu bir yapıya, üstelik hiç de adil olmayan bir yüzde on barajla döndük. Ve o bizi 1982 Anayasası ile birlikte, o tarihten itibaren Neo-patrimonyal bir döneme geri döndürdü. Ben 1991,1992’den beri yazdığım çeşitli kitap ve makalelerde, bu rejimin 1982 rejiminin, üslûp itibarıyla ikinci Neo-patrimonyal dönemi taşıyan bir rejim olduğunu, bunun adının da Neo-Hamidiyen bir rejim olarak konulmasının doğru olacağını ifade ettim. Birçok meslektaş doğal olarak kabul etti. Bir kısmı kavramı kullandı. Tarihçilerden de kullanan oldu. Ama sonuç itibarıyla bu çerçevede bir kurgu 1982 Anayasası’nda mevcuttur.  

Pişirici: Hocam, o zaman bu ay burada noktalayalım. Gelecek ay, cumhuriyette siyasal rejimin niteliğini konuşmaya devam edelim isterseniz.

Kalaycıoğlu: Olur, memnuniyetle.

Pişirici: Çok teşekkür ederim.

Kalaycıoğlu: Rica ederim.

Pişirici: Siyasetbilimci, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’nin yedinci programında konuyu, meşrutiyeti bitirip cumhuriyete kadar getirdik. Gelecek ay sekizinci programdan itibaren cumhuriyeti konuşmaya başlayacağız. Umarım izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus