“Öteki”nin Ölümü (1) – Ölümün siyaseti – Hişyar Özsoy: “İktidar ölülerle kavga edebilir ama açtığı bu savaşı kazanamaz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’ta “Öteki”nin Ölümü isimli yeni bir yayın dizisi başladı. Bu dizide toplum ve iktidarlar tarafından dinlerinden, ırklarından, cinsel kimliklerinden dolayı ötekileştirilen insanların ölümü, öldürülmeleri, ölü bedenlerine yapılan işkenceler, cenazenin gömülememesi gibi konular konuşulacak; siyaset, sosyoloji, psikoloji gibi birçok farklı disiplin de incelenecek. Bu hafta Merve Özçelik, konunun siyasi boyutunu HDP Diyarbakır Milletvekili ve Akademisyen Hişyar Özsoy’la konuştu. İktidarlar tarafından kabul görmeyen kesimlerin ölülerine yapılan saldırılardan bahseden Özsoy, “İktidar ölülerle kavga edebilir, ölülerin yakınlarının da canını yakabilir. Ama açtığı bu savaşı kazanma ihtimali yoktur” diye konuştu.

Merve Özçelik: Herkese merhabalar, Bugün “Öteki”nin ölümü üst başlığıyla yeni bir yayın dizisine başlıyoruz. Öteki derken aslında toplumlar ve iktidarlar tarafından kabul görmeyen, dinlerinden, ırklarından, cinsel kimliklerinden dolayı dışlanmış insanların ölü bedenlerine yapılan işkencelerin, bedenlerinin gömülmemesi gibi konuların üzerinde duracağız. Ötekinin ölümü konusunu siyaset, sosyoloji, tarih, psikoloji gibi diğer disiplinler altında da incelemeye çalışacağız. Bugün bu konunun siyasi boyutunu konuşacağız. Ölümün siyaseti var mı, varsa bu siyaset nasıl işliyor bunlara yakından bakacağız. Konuğum HDP Diyarbakır Milletvekili ve Akademisyen Hişyar Özsoy.

Hocam, hoş geldiniz, Sizin de bu konuda doktora teziniz var. Bu konuda akademik çalışmalarınız da var. Onlar da bu programı hazırlarken bize yardımcı oldu. İlk olarak şöyle başlayalım istiyorum. Öteki olarak ölmek ne demek? Aslında ölüm herkesi eşitliyor gibi bir algı olsa da aslında bu ne kadar gerçek? Ölüm ve ölüm sonrasının siyaseti var mı?

Hişyar Özsoy: Tabii ki var. Aslında ölürken de eşit değiliz. Öldükten sonra da eşit değiliz. Eşitsizlik, o hiyerarşiler ölüm alanını da alabildiğine sarmış durumda. Hele ki Türkiye’de politik ölümler söz konusu olduğu zaman zaten kesinlikle eşitlik diye bir durum söz konusu değil. Bir toplumda, bir siyasal formasyon da insanların nasıl yaşadığını öğrenmek istiyorsanız nasıl öldüklerine bakmanız lazım. O açıdan da Türkiye’ye baktığınız zaman insan gibi ölünmesine müsaade edilmeyen çok fazla sayıda insan var. Kürtler başta olmak üzere. Ama tarihsel olarak Türkiye’de bir ulus devlet kurulurken, bir ulusal vatan, bir ulusal tarih kurulurken sadece dirileriyle değil, ölüleriyle birlikte o tarihin, o mekanın dışına atılmış çok fazla halk var. Biz onlara öteki diyoruz. Örneğin, Kürtlerin yüzyıldır cenazelerine ve mezarlarına yapılmamış hakaret kalmadı. Hala da devam ediyor. Bitlis’te bulunan Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılıp İstanbul Kilyos’ta bir kimsesizler mezarlığına plastik saklama kaplarının içerisine yerleştirilip gömülen cenazeler var. Çok yeni bir durum, inanılmaz bir vahşet. Fakat bu vahşet de öyle çok rastlantısal, tesadüf, birkaç tane kendini bilmezin yaptığı bir politika değil. Tarihsel olarak yüz yıldır bu coğrafyada ötekinin ölüsüne bir şekilde layık görülen ölme biçimleri bunlar. Alabildiğine de maalesef devam ediyor. Kürtlerden önce Ermenilerin, Yahudilerin yani bir şekilde egemen kimliğe mensup olmayan halkların mezarlıklarının yerle bir edildiği biz biliyoruz. Mesela yakın zamandan çok ilginç bir örnek var. Gezi olayları olduğu zaman herkes park ve parktaki ağaçları korumaya çalışıyordu. O zaman çok ilginç bir bilgi öğrendik. Toplum çok fazla üzerine gitmedi ama meğerse parkın olduğu alan Ermeni Mezarlığı’ymış. Onun için bir ülkede halkların nasıl yaşadığına bakmak istiyorsanız egemen olan iktidarın onlara nasıl bir ölümü reva gördüğüne bakmak lazım. O açıdan da Türkiye çok iç açıcı bir durumda değil. Özellikle politik ölümler konusunda. Devlet kendi egemenliğine karşı geldiğini düşündüğü insanları sadece öldürmekle kalmıyor. Onların cenazelerine ve mezarlarına her türlü hakareti de kendinde maalesef hak görüyor.

Ölü bedene yapılan işkence, öldürme şekilleri insanlık tarihi kadar eski mi yoksa modern zamana ait olan bir şey mi?

Özsoy: Cenazelere karşı yapılan hakaretler çok eskidir. Bunun tarihsel olarak izini en fazla yazılı tarihle, o da kısmen sürebiliyoruz. Ama düşman olarak gördüklerini sadece öldürmek değil, bedenlerinin bütünlüğünü bozacak şekilde her türlü hakareti yapmak maalesef insanlık tarihinde olan bir durum. Bu orta çağda da var, öncesinde de var, modern dünyada da var. Fakat modern dünyada daha önce olmayan farklı bir durum da söz konusu. Doğrusu bunu tezimde detaylı bir şekilde ele almaya çalıştım. Ölüm ve milliyetçilik arasındaki bağ ile ulusal kimliğin inşasında ölümün çok önemli bir rolü olduğunu biz görüyoruz. Kimlikle ölüm arasında daha önce bu kadar güçlü bir ilişki söz konusu değil. Yani nereden bakarsanız bakın, hangi milliyetçiliğe bakarsanız bakın ölüm, ölüler etrafındaki ritüeller, ölüler etrafında kurulan semboller, şahadet kültürü bunlar ulusal kimliğin temel taşları oluyor. Türkiye’de de benzer bir durum var. Mesela İstiklal Marşı’na baktığınız zaman kan, şehitler, toprak, kanın suladığı topraklar gibi ölümün bu kadar merkezi olduğu bir kimlik oluşumundan bahsediyoruz. Zaten Türk kimliğinin oluşumuna da baktığınız zaman, özellikle şehitlik etrafında, kahramanlık etrafında örülen çok fazla tarih ve mit söz konusu. Devlet şunun farkında: Ölüm, ölümün gücü bir ulusal kimliğin oluşturulmasında, sürdürülmesinde, sembolize edilmesinde son derece önemli olabilir. Tam da bunun için zaten Kürtlerin ölülerine bu kadar saldırılıyor. Çünkü ölüm dediğimiz kutsiyet devşirdiğimiz bir alan. Ölünün gücü çok büyük. Tarih, mit ve kutsiyetin kaynağı ölüm en nihayetinde. Kürtlerin elinden tam da bu kutsiyetin ve tarihin kaynağı olan ölüleri almak istiyorlar aslında mücadele onun için. Kürtler ölüleriyle ulusal bir tahayyül kurabilirler. Belki bir ulusal vatan inşasında bu ölülerin önemli bir yeri olur. Aslında egemenliğin parçası olarak da Kürtler bu ölüm alanını örgütleyebilirler. “Biz de bunu ellerinde alalım” diyorlar. Bunu şunun için söylüyorum. Egemenlik dediğimiz en nihayetinde toprak ve ölümle ilgili bir durum. Devletin öldürme hakkı, şiddeti tekelinde bulundurması ve öldürme hakkını aslında elinde bulundurması ve öldürdüğü insanların anlamına, değerine hükmetmeye çalışan bir güç. Kendi egemenliğine karşı geldiğini düşündüğü Kürtleri öldürüyor. Sonra da Kürtlerin bu ölümden herhangi bir anlam ve değer çıkarmasını engellemek için cenazeleri vermiyor, kimsesizler mezarlığına gömebiliyor. Ya da mezarları yıkabiliyor, mezar taşlarını kırabiliyor. En nihayetinde Kürtlerin ölülerinden değer ve anlam üretmesini engellemeye çalışan bir mantık. Egemenliği de zaten bir coğrafyada öldürme hakkı, ölümün anlamına ve değerine hükmetme hakkı olarak tarifliyorum. Devlet “Benim öldürdüklerime siz anlam ve değer veremezsiniz” diyor mesela budur.

Mezarlıklar aslında ölen kişinin bir sembolü ve onun arkasından yapılan ritüellerde. Mezarlığı tahrip etmek ya da ölüyü gömdürtmemek bu birazcık da toplumsal hafızayı yok etme amaçlı yapılan bir uygulama mı?

Özsoy: Tabii, toplumsal hafızayı yok etme var orada ama mekânın bir hafızası var asıl. Toplumun hafızası mezarlarda ama mekanların da hafızası olur. Bir mezar düşünün. Mezar toprak üzerinde en nihayetinde bir imza gibidir, bir işaret gibidir. Toprağı siz imlersiniz. Mezarlarınız neredeyse orası sizin ülkenizdir, sizin vatanınızdır, toprağınızdır. Klasik bir deyimle bunu söylüyorum. Şöyle bir örnek verirsek daha açıklayıcı olur. Yakın zamanda Aysel Tuğluk’un annesini Ankara’da defnetmeye çalışmıştık. Ben de o gece oradaydım birçok vekil arkadaşımızla birlikte. Orada “Ermenileri, Kürtleri biz buraya gömdürmeyiz” diyorlardı. 80 yaşında Hatun anne, yaşlı bir kadın. Bir şekilde o toprağı kirleteceğini düşünüyorlardı. Toprak üzerinde iz bırakma meselesi. O hafızanın oraya kazınmaması gerekiyor gibi düşündüler. Mezarlar hem zamanda hem de mekanda iz bırakmamızı sağlayan araçlar aslında. Toplum ölümü bu şekilde mekana kodlamaya çalışıyor. Kendi ölüsünü mekana ve zamana nakşediyor. Şimdi hal böyle olunca hem tarih, hafıza dediğimiz yer tutuyor mezarlar hem de fiziki mekanda yer buluyorlar, bir yer işgal ediyorlar. Devletin yapmaya çalıştığı tarihsel, toplumsal hafızadan hem de mekanın hafızasından bu ölümleri silmek. Kürde, Ermeniye başkalarına dair bir şekilde Türklük kimliği ve Türklük vatanını tırnak içinde söylüyorum kirleten bütün ölülerin izlerini bu coğrafyadan silmek istiyor. Ulusal coğrafya, ulusal tarihten silmek istiyor. Mekanlar o açıdan son derece önemli. Belki programın devamında da konuşuruz siz fiziki anlamda bu insanların mekana iz bırakmasını belki engelleyebiliyorsunuz ama öldürdüğünüz bu insanların bir anlama ve değere dönüşmesini engelleyemezsiniz. Çok küçük bir örnek vereyim. Şeyh Said ve Seyit Rıza devlet tarafından öldürülmüş, asılmış, mezarları da bilinmiyor. Veyahut bilinmeyen bir yere gömüldüler. Şeyh Said’in Diyarbakır’da olduğunu biliyoruz. Seyit Rıza’nın ya bir yere gömüldüğü ya da yakıldığı söyleniyor. Bilmiyoruz, mezar yok. Şimdi fiziki anlamda bu iki tane insanı ve arkadaşlarını toprağı imlemesi, toprağa bir iz bırakmasını engellediler. Ki Şeyh Said’in son vasiyetidir. Sadece bir mezar, mezartaşı istiyor. Bundan mahrum bırakıldılar. Seyit Rıza’da öyle. Fakat aradan neredeyse bir asır geçmiş insanlar hala Seyit Rıza’nın, Şeyh Said’in hikayelerini tarihsel, kültürel mirasını anlatmaya devam ediyorlar. O mezarlar bulunana kadar da bir şekilde bu devam edecek. Dolayısıyla, devlet cenazeleri vermeyebiliyor, mezarları kırabiliyor, mezarları yok edebiliyor fakat ölümün gücüyle bir şekilde başa çıkılmaz. Aksine mezar olmadığı, cenaze olmadığı zaman toplum ortaya çıkan o boşluğu, o mezarsızlık, o cenazesizlik durumunu bu defa hikayelerle, mitlerle, söylencelerle doldurmaya çalışıyor. Yakın zamanda Cumartesi Annelerini örnek verebiliriz. Devlet öldürdüğü bedenleri en azından götürse verse birçoğuna belki de siyaseten etkisi azalacak onların. Ama tam da bedenler kayıp olduğu için, boşluk kocaman olduğu için, bunu hem sembolik olarak hem sosyal hem de siyasal olarak bu boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Muazzam bir yas ve mücadele alanı ortaya çıkardılar. Tarih oldu resmen Cumartesi Anneleri. Demek istediğim mezarları yakıp, yıkıp, mezar taşlarını kırıp ölülerin cenazelerini saklamanız, kaçırmanız, kimsesizler mezarlığına gömmeniz vesaire yani toplumu ve ölüleri birbirinden koparmanız, bu siyaseti devam ettirmeniz, size bir başarı, zafer getirmeyecektir. Aksine toplum o mezarları, cenazeleri bulunana kadar görüyorsunuz her türlü vahşete ve zahmete rağmen 25 yıldır Cumartesi Anneleri gidip geliyorlar çocuklarının ölü bedenleri için.

Ölünün gömülememesi veya ölümden sonra yapılacak ritüellerin yapılamaması bu bir anlamda kalanlar için yas tutamama anlamına da geliyor. Kalanların yas tutma hakkı ellerinden alınıyor diyebilir miyiz? Gelecek kuşaklara bu tutulamayan yaslar aktarılıyor mu?

Özsoy: Yas tutabilmeniz için zaten iki şey lazım. Birincisi ölünüzü bulmanız, ikincisi ölünüze sabit bir yer bulmanız lazım. Cenaze olmazsa siz bir türlü ölümü kabullenemiyorsunuz. Bir insan kendi kaybını kabullenemiyor. Bu psikanalizde melankoli olarak tarifleniyor. Yastan farklı olarak yas halinin süreklileşmesi demek. 25-30 yıl bir cenaze, bir beden olmadığı için yasını bir türlü tutamayan aileler söz konusu. Birçoğunu da tanıyoruz. Aslında tezi yazma sebeplerimden bir tanesi de böyle bir anneyle tanışıp konuşmuştum. Çocuğu ölmüş ama cenazesi yok 19 yıldır ortada. Sürekli her gün cenaze cenaze diyor. Çünkü yası bitiremiyor, yasını tamamlayamıyor. Kaybını kabullenemiyor ve sürekli bir gün çıkıp gelecek umudu var. Çünkü cenazeye dokunmamış. Bir türlü yas durumunu kapatamıyor. Onun için sürekli bir ölüm ve yas halini maalesef yaşıyor. Böyle bir durum üretiyor. İktidar bunu çok bilinçli bir şekilde yapıyor işin doğrusu. Sadece husumet yaşadığı ya da kendisine karşı gördüğü insanları öldürmek değil. Total bir şekilde bütün ailelerini, bütün toplumu onlarla birlikte cezalandırmaya çalışıyor. Durum bu.

Ölü bedenlerin gömdürülmemesi, buna engel olunması veya sonrasında bedene dair yapılanlar bir asimile veya kültürü yok etme politikası da güdülüyor olabilir mi burada?

Özsoy: Ölüm ulusal kimliğin kurulmasında son derece merkezi. Ben yazdığım makalelerden birisinde başka bir kültürel tarih çalışan bir akademisyene referansla söylemiştim. “Tarih mezarda başlıyor” Şimdi bu ölüleri gömdürmeme, cenazelere saldırma, Kürtlerin ölülerine bu çok yönlü saldırılar hem Kürtlerin tarih kurmasına hem de Kürtlerin kimlik kurmasına engellemeye çalışıyor. Bu haliyle tabi ki asimilasyonun bir parçasıdır. Bırakın asimilasyonu total bir şekilde bir halkın ölülerini sembolik alanda kurması engellenmeye çalışılıyor. Ben bunu asimilasyondan ziyade yok etme, tamamen ortadan kaldırma olarak görüyorum. Düşünebiliyor musunuz bir toplum kendi ölülerini sembolik alana taşıyamıyor. Ben milletvekiliyim. Tanıdığımız ailelerin çocuklarının cenazeleri geliyor bazen. Taziyeye gitmeye çalışıyoruz. Önümüze zırhlı araçlar çekiyorlar “Gidemezsiniz” diyorlar. Bir toplumun ölüyü, ölümü bir sembolik alanda, kültürel alanda kurmasını engellemeye çalışıyorlar. Zaten mesele biraz da bu. Biyolojik olarak öldürdüğü insanların biyolojik bir alanda kalması isteniyor. Bunların kültürel, toplumsal olarak toplum tarafından kurulmasını, inşa edilmesini istemiyor. Tırnak içerisinde söylüyorum. Leşlerden bahsediyorlar değil mi devlet öldürdüğü zaman? İnlerine vurduk, leş animalistik dediğimiz bütün bu kavramları kullanıyorlar çok çirkin bir şekilde. Biyolojiye indirgediği bu varlıkları toplumsal sembolik alana çıkmasını engellemeye çalışıyorlar. Hikaye bu zaten. biyolojik olarak zaten öldürdüğünü sembolik olarak da öldürüyor. Sembolik dünyadan kastım da şu: ölüm hak, herkes ölür. Bir noktada biyolojik olarak biteriz. Ama toplumlar, hayvanlardan farklı olarak kendi ölülerine ritüeller yaparlar. Ölümü sembolize ederiz, ritüelize ederiz. Bazıları yakarlar, bazıları gömerler, bazıları dışarıda bir ay bekletip, çürütürler. İnsanlar ölülerini değişik biçimlerde sembolize ederler. Ölüm dediğimizde en nihayetinde biyolojik olarak öldükten sonra aslında bir de toplumsal olarak ölmeniz lazım. Toplum sizi alacak, diğer dünyaya uğurlayacak. Artık o dünya ruhlar dünyası, İslamiyete göre farklı, Hıristiyanlığa göre farklı, Budizme göre farklı. Ama bir şekilde bu dünyadan başka bir dünyaya göndermek durumundayız insan olarak. Bütün toplumlarda bu vardır. Kimse ölüsünü ortaya bırakmıyor. Muhakkak bir şekilde ritüelize, sembolize ediyor. Devlet tam da Kürtlerin elinden bu hakkı almaya çalışıyor. Yani Kürtleri insanlıktan çıkarmaya çalışıyor. Aslında o açıdan dehumanizme etme pratiğinden kastım bu. Biyolojik ölümü sembolik olarak kurmalarını engellemeye çalışıyor. Ölüm ve hayatın arasında sert sınırlar çiziyor. Kürtlerin ölüleriyle dirilerini birbirinden ayrıştırıyor. “Siz yaşayan Kürtler olarak bu ölü Kürtleri diğer dünyaya gönderirken semboller, ritüeller vesaire yapmayacaksınız” diyor. Dolayısıyla asimilasyondan ziyade bence dayatılan bir yok oluş ve hiçlik meselesidir. O açıdan bu sadece Kürtlerin diline, kültürüne değil biyolojik, toplumsal, siyasal olarak varlıklarını hedefleyen bir imha etme politikasıdır. Asimilasyon o açıdan bence biraz hafif kalır kavram olarak.

Ölü bedene yapılan işkenceler ve bu işkencelerin aslında pornografik bir şekilde gösterilmesi, paylaşılması, aynı zamanda bazı bedenlere cinsel saldırılar olduğunu da duyduk. Bunların hepsi ne anlama geliyor? Bu birazda kalanlara gözdağı mı yoksa bu bir çatışmanın politikası mı?

Özsoy: Tabi işin psikolojik savaş boyutu var. Bunu teşhir ediyor, pekala gizli de yapabilir. Birçok şeyi özellikle teşhir etmeye çalışılıyor. Bununla toplumu terörize etme, korkutma, bu vahşeti topluma yaymaya çalışılıyor işin bu tarafı var. İşin bir diğer tarafı da bütün bu ölüm politikasının, nekro politikanın ne kadar cinsiyetlendirilmiş olduğunu da görüyoruz. Evet, ölü bedenlere yönelik bir sürü hakaret, tecavüze varana kadar hakaretler olduğunu biliyoruz. Bunlar yaşanmamış şeyler falan değil. En son Varto’da Ekin Van’ın cenazesi teşhir edilmişti. Çok çirkin bir şekilde. Bu gösterilmişti. Bu aslında iktidarın, vahşette sınır tanımayan bu iktidarın tam da ne kadar cinsiyetlendirildiğini, iğrenç bir erillikle bunu şekillendirdiğini de pekala gösteriyor. Öldürdünüz, tamam. Öldürdüğün bir kadın bedenini teşhir etmenin sebebi ne olabilir? Basitçe bunlar hasta ruhlu insanlar deyip geçemiyorsunuz. Bu basit bir hastalık meselesi falan değil. Gayet sistemlidir. Devlet ya da devleti yönetenler karakterlerini teşhir ederek gösteriyorlar. Şimdi diyebilirler ki yok efendim, devlet böyle bir şey yapmaz. Devlet böyle bir şey yapmıyorsa güzel, amenna o zaman bunu yapanlar hakkında bir soruşturma başlatsın. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre ölünün –orada bir kimlik, ulusal kimlik de tariflemiyor- naaşına hakaret edilemez. Bunun cezası var. Ceza kanununda bir karşılığı var. Fakat şu ana kadar Kürtlerin ölülerine hakaret etti diye soruşturulan, ceza alan tek bir devlet görevlisi söz konusu değildir. Dolayısıyla bu net bir devlet politikasıdır. Bu tür vahşetleri uygulayanlar, bu tür rezilliklerin altına imza atanlar devlet tarafından da korunmuştur. Bu gayet sistemli, kurumsal bir politikadır.

Siz de biraz bahsettiniz, bu politikalar ne kadar başarılı olur ya da başarılı olacak mı? Siz ne öngörüyorsunuz? Hem Türkiye’de hem Dünya’da da uygulanıyor bu uygulamalar.

Özsoy: Başka bir yerde başka bir vesileyle söylemiştim. Dünyada, geçmişte ve şu an ölülerle kavga edip kazanan tek bir egemen, tek bir iktidar yoktur. Bunun örneği yoktur. Dolayısıyla beyhude bir çabadır. Şunu yapabilirler geride kalanların canını incitiyorlar, çok incitiyorlar. Ölenler zaten öldü. Ettiğiniz işkenceyi, yaptığınız tecavüzü onlar hissetmiyor. Bu tecavüzü, işkenceleri yapanlar, mezarlıkları kıranlar kendi insanlıklarından kaybediyorlar. Ölülere verdikleri herhangi bir acı yok. Fakat geride kalanlara, yaşayanlara ciddi anlamda acı veriliyor. Aileleri üzülüyor. Mesela geçenlerde aileler bayramda Lice’de kendi çocuklarının mezarlıklarına gidiyorlar. Bir bakıyorlar ki mezarları darmadağın edilmiş. Bingöl’de benzer durumlar oldu. Şahsen tanıdığım, bildiğim birçok aileyi aradım, konuştum. Onların canını yakıyorsunuz. Devletin yaptığı, bu vahşetin yaptığı psikolojik sonuç bu. Fakat canlarını yaktınız diye bu insanlar kendi ölülerinden ya da o ölülere verdikleri anlamlardan vazgeçmiyorlar. En fazla o vahşet biraz can yakar. Ötesi şu olur. Ölülere yönelik olan bu vahşet, daha doğrusu öldürme öldürüyorsunuz. Türkiye’de en azından son kırk yılda elli binden fazla ölen oldu diyoruz. Bunun otuz beş-kırk bininin Kürt olduğunu söylüyor devlet. Gerilladır, ailesidir, sivildir vesaire. Şimdi siz bu kadar ölüye bir de öldürdükten sonra savaş açmışsınız belli ki devler olarak. Fakat ölümün şöyle bir üretken tarafı var. Ataol Behramoğlu’nun olması lazım meşhur bir şiiri var. Celladın içine düştüğü durumu tasvir ediyor. Cellat insanları sürekli öldürüyor, işi o. Fakat o öldürdükçe insanların daha da güçlendiğini, arttığını söylüyor. –Ve cellat uyandı yatağından bir gece. Tanrım dedi bu ne zor bilmece. Öldürdükçe çoğalıyor adamlar. Ben tükenmekteyim öldürdükçe-

Bana sorarsanız egemenlerin ölüm karşısındaki pespayeliğini, sefilliğini çok veciz bir şekilde ifade eden dört tane mısra bunlar. İktidar öldürebilir, ölümü anlamsızlaştırmaya, değersizleştirmeye çalışabilir. Kürtlerin ölülerini, dirilerinden ayırabilir. Fakat ruh bedenden ayrıldıktan sonra bedene her türlü vahşet uygulayabilirsiniz. Bir devlet olarak siz bu ruhlarla nasıl savaşacaksınız? Neredeyse metafizik diyebileceğimiz çok sürreal diyebileceğimiz bir kavganın içerisinde devlet. Bunun kazanılması mümkün değil. Tarihsel örnekleri de var. Antik Yunan tragedyasına bakabilirler. Az önce söylediğim örnek o. Şeyh Said’e baksınlar. Ne oldu? Astınız da ne oldu? Kürt meselesi nihai bir çözüme kavuşmayana kadar, bakın gidin Diyarbakır meydanına Şeyh Said’in asıldığı söylenen meydana bakın. Yüzyıl geçmiş aradan ama düşüncesini öldürememişsiniz. İsmi hala orada. Hatta bir on yıl kadar önce orası Şeyh Said Meydanı olarak söylendi. Belediye Meclisi karar aldı, orayı Şeyh Said Meydanı yaptı. Dolayısıyla devlet daha fazla öldürerek, ölülere daha fazla hakaret ederek Kürt meselesini çözemez. Meselenin politik bağlamı çözülemeyen Kürt meselesi olduğu için söylüyorum. Yüzyıldır bir Kürt meselesi var. Devlet Kürt meselesine sürekli olarak bastırma, vurma, kırma, dökme üzerinden gitmiş. Sadece Kürtlere değil, Kürtlerin ölülerine, ölü bedenlerine, mezarlarına da bu saldırıları çok sistemli bir şekilde yapmış yüzyıldır. Yüzyıl o kadar öldürdünüz. Şeyh Said’den tut, Seyit Rıza’dan tut, 30 tane isyandan bahsediliyor. En sonuncusu şu an devam ediyor. Öldürdüğün yüz binlerce insan var ortada da ne oldu, Kürt bitti mi? Bitiyor mu? Bitmiyor. Her geçen gün artıyor. Sayısal ve sembolik olarak artıyorlar ve talep ediyorlar. Kimlik talep ediyorlar, egemenlik paylaşımı talep ediyorlar vesaire. Dolayısıyla devlet bütün Kürtlerin ölülerine, mezarlarına saldırmıyor. Kürtlük iddiası olan, bu yüzden de devletle karşı karşıya gelmiş olan Kürtlerin mezarlarına saldırıyor en nihayetinde. Çünkü onların farklı bir ulusal tahayyül, farklı bir ulusal vatan, farklı bir ulusal egemenlik talepleri var. Bu ölüler bir şekilde onların bu talepleri konusunda kendilerine yardımcı oluyorlar. Ölümün gücünü biliyor devlet. O kadar korkuyor ki aslında ölümü bu defa anlamsızlaştırmaya çalışıyor. Ama bu beyhude bir çabadır. Her türlü hakareti yaptılar Seyit Rıza’ya. İşte bakın yüzyıl sonra insanlar hala onun hikayelerini, onun buğday meydanında asılmadan önceki sözlerini hala söylüyorlar. Varsın cenaze olmasın, varsın mezarı olmasın. İlginçtir, mezar olsa aslında belki etkisi de biraz lokalize olur. İnsanlar mezara giderler, değil mi? Mezar olmayınca hikaye daha evrensel, daha geniş bir karakter alabiliyor. Bazen çok daha etkili olabiliyor. Salık vereceğimiz şey devleti yönetenlere ölülerle savaşmaktan vazgeçsinler. Bir bu savaşı kazanamazlar, mümkün değil. İki Kürtler kendi ölülerinden vazgeçmezler. Üç Kürtlerin dirileriyle doğru düzgün barışçıl, demokratik bir ilişki kurmak istiyorsanız o ölülere saygı duymayı da bileceksiniz. Kürtler kendi ölülerine, biz kendi ölülerimize bir yer bulmak zorundayız. Biz kendi ölülerimize bir yer bulmadan ne birlikte yaşamanın ne barışın herhangi bir koşulu olmaz. Şu an için bu rasyonel aklını rafa kaldırmış, son derece güçlü bir vahşetle bütün topluma saldıran bir devlet aklından bahsediyoruz. Sadece Kürtlerin ölülerine değil, her şeye saldırıyor. Bugün haber aldık mesela Karakoçan’da ağaçlara saldırmaya başlamışlar. Genç, küçük fidanları kesiyorlar güvenlik gerekçesiyle. Yarın ormanlara saldıracaklar, ağaçları yakacaklar. Her sene yazın yapıyorlar biliyorsunuz. Bütün coğrafyayı Lice, Bingöl o tarafları yakıyorlar. Şu an böyle bir devlet aklı söz konusu. Dolayısıyla çok fazla konuşmaya gelmiyor. Biz de bu devlet aklıyla sonuna kadar mücadele edeceğiz. Ama bundan sonra Türkiye’de kim iktidar olursa olsun bilmesi gereken şu: Ölülerle mücadele edersiniz, kavga edersiniz. O ölülerinin yakınlarının da canını yakarsınız. Ama nihai olarak bu savaşı kazanma şansınız kesinlikle yoktur. Bilmeyenler varsa Sophokles’in meşhur hikayesi vardır. Makalemde de baya değinmiştim. Ölülere hakaret edenler eninde sonunda bunun cezasını kendileri buluyorlar.

Hocam çok teşekkür ederim.

Özsoy: Ben teşekkür ediyorum, şimdi üzerine ezan mı okundu? Üzerine ezan okununca doğru derler. Bu kötü bir şey değil. Söylenenin üzerine ezan okununca “Üzerine ezan okundu. Demek ki doğruymuş”  derler. Doğru olan şeyin üzerine ezan okunur. Bence bu iyi bir kapanış oldu.

Çok teşekkür ederim Hocam katıldığınız için. Evet, bugün başladığımız yayın dizisinin ilkini yaptık. “Öteki”nin ölümünün siyasi boyutunu inceledik Hişyar Özsoy ile birlikte. Gelecek haftalarda da diğer disiplinlerde bu konuyu konuşmaya devam edeceğiz. Bizleri izlediğiniz için teşekkür ederiz. Başka bir yayında tekrar görüşmek üzere. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus