Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ülke: Türkiye

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Geceyarısı alınan 15 ilde sokağa çıkma yasağı öğle saatlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından iptal edildi. Bu kadar hayati bir konuda yapılan bu kadar bariz bir hatanın, yapanların yanına kâr kalmasının anlamı üzerine.

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bu sabah kahvaltıda oğlumuz Ali Deniz, tekrar sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini söyledi. Ve biz de, Müge ile ben de, kendisine inanmadık, çünkü hep böyle şakaları olur. Yemin billah etti ve baktık, kontrol ettik: Evet, gerçekten –gece saat 01.30’da yanılmıyorsam– İçişleri Bakanlığı genelgesi ile 15 ilde –İstanbul dahil– sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini gördük. Ve tabii şaşırdık, çünkü Sağlık Bakanı çok net konuşmuştu; bir daha sokağa çıkma yasağı olmayacağını duyurmuştu. Ülke pazartesiden itibaren, neredeyse tamamıyla, 18 yaş altı ve 65 yaş üstünü bir kenara bırakarak geri kalan 18 ila 65 yaş arası kişiler için her şey, hayat büyük ölçüde eskisi gibi –tabii ki maske ile ve olabildiği kadar da sosyal mesafe ile– sürme kararı alınmıştı. 

Birdenbire bu sokağa çıkma yasağı kararı gerçekten şaşırtıcı oldu. Ve gün içerisinde bunun tepkilerini gördük. Örneğin Türk Hava Yolları Genel Müdürü’nün yaptığı açıklama — çünkü hafta sonuna biletler satılmış, çağrı merkezleri iptal olmuş ve ne yapacaklarını bilmedikleri anlaşılıyordu. Sınava girecek öğrenciler vs., bir yığın plan program, hesap kitap birden iptal oldu, iptal olmak durumunda kaldı. Ve birden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medya paylaşımları ile öğle saatlerinde yasak iptal oldu. Şimdi, yasak iptal olduktan sonra bunun üzerinden değerlendirmeler –tabii ki başta sosyal medya olmak üzere, Whatsapp gruplarında vs. – bunlar konuşulmaya başlandı. Ve hemen, baktık ki sosyal medyada, “Teşekkürler Erdoğan” diye hashtag’ler de açılmış. 

Şimdi, Erdoğan’ın açıklamasına baktığımız zaman diyor ki: “700 küsurlarda vaka vardı, ama tekrar binleri buldu. Bu bizi rahatsız etti ve tekrar sokağa çıkma sınırlamasını gündemimize almak zorunda kaldık. Sağlık Bakanlığı’nın önerisi ve İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ile dün gece sokağa çıkma kısıtlaması ilan edilmişti. Fakat vatandaşlarımızdan aldığımız değerlendirmeler bizi bu kararı gözden geçirmeye yöneltti. Farklı sosyal ve ekonomik sonuçlara yol açacağı anlaşıldı. 2,5 aylık bir aradan sonra yeniden günlük hayatını düzenlemeye başlayan vatandaşlarımızın sıkıntıya düşmesine gönlümüz razı olmadı. Ve bunun için bu kararı iptal etme kararı aldım.”

Şimdi, ilk söylediğinde Sağlık Bakanlığı’nın önerisi ve İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ile ilan edilen bir karar var — karar kendi kendilerine, pasif bir cümle, öznesi belli değil. Sağlık Bakanlığı öneriyor, İçişleri Bakanı genelge yolluyor ve bir karar alınıyor. Ama sonra bu kararın yanlış olduğu anlaşılıyor ve Cumhurbaşkanı olaya el koyup iptal etme kararı alıyor. Kendisi alıyor. İlk kararı kimin aldığı meçhul; ikinci kararı, yani yanlıştan dönülme kararını kendisi alıyor. Yani burada, bir “Cehape zihniyeti” eksik görüldüğü kadarıyla. 

Kendisi yanlış kararı almış bir iktidarın sonra bu yanlıştan olabildiğince hızlı bir şekilde dönüp bunun üzerinden bir tür propaganda yapma çalışmasıyla karşı karşıyayız. Bu arada unutmamak lâzım, İçişleri Bakanlığı’nın bir açıklaması var. İçişleri Bakanlığı da, “Bilim Kurulu ve Sağlık Bakanlığı’nın önerisi ve Cumhurbaşkanımızın talimatıyla alındı karar” diyor. Orada bir tek Cumhurbaşkanı’nın talimatı kısmını görüyoruz. Zaten gecenin bir vakti ve sokağa çıkmaya çok az bir süre kala alınacak bir kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi olmadan alınması kesinlikle söz konusu olamaz. 

Daha önce 10 Nisan’da benzer bir olay yaşanmıştı biliyorsunuz ve sokağa çıkma yasağı birkaç saat kala ilan edilmişti İçişleri Bakanlığı tarafından. Yaşanan kötü görüntüler, sosyal mesafenin falan kalmamasının ardından da Süleyman Soylu istifasını vermiş, sorumluluğu üstlenmiş, ama sonra istifası kabul edilmemişti. Şimdi sanki, bunun bir yeni versiyonu ile karşı karşıyaymışız gibi bir izlenim yaratılmak isteniyor. Hatta bu son olaydan hareketle, bunu Soylu ve Erdoğan arasında bir meseleymiş gibi algılayanlar, böyle göstermeye çalışanlar var. Yani Erdoğan’ın bu kararı iptal ederek Soylu’yu zor durumda bırakmak istediği şeklinde aşırı zorlama yorumlar da var. Böyle bir şey olacağını hiç sanmıyorum. Hele bu son yaşanan olaydan sonra, İçişleri Bakanlığı’nın böyle kritik, beklenmedik bir kararı gecenin bir vaktinde Cumhurbaşkanı’nın haberi olmadan alabilmesi diye bir şey asla söz konusu olamaz. 

Dolayısıyla burada, aslında hep birlikte yapılmış çok ciddi bir hata var. Hata nerede? Açıkçası, sokağa çıkma yasağı kararının doğru mu yanlış mı olduğu konusu artık tartışılamıyor bile — böyle bir noktayız. Bir zamanlar –ilk başta Mart ayında, Nisan başında– sokağa çıkma yasağını isteyenler vardı — özellikle CHP’li belediye başkanları. Ama iktidar bu konuda çok direndi ve belli bir aşamadan sonra bunu gündemine aldı, Nisan başından itibaren. Daha sonra sokağa çıkma yasağı dışında bir de tabii ki yaş sınırlamaları meselesi var. 

Bu konu Türkiye’de bir alışkanlık oldu artık; her hafta sonu bu yasağı yaşar olduk ve alıştık ve bir yerden sonra “İyi mi oluyor, kötü mü oluyor?” tartışması da pek yapılmaz oldu, kabullenildi. Ama 1 Haziran’dan itibaren her şeyin neredeyse normale dönmesi ile beraber, sokağa çıkma yasağının da artık anlamı kalmadığı düşüncesi egemen oldu. Ve dolayısıyla dün gece alınan –geceyarısı, sabaha karşı, ya da 01.00, 01.30 gibi alınan karar– onun için şaşkınlıkla karşılanmıştı. Şimdi burada, biz aslında “Niye sokağa çıkma yasağı kararı alındı?”yı tartışmıyoruz. Ya da niye sokağa çıkma yasağı kararından vazgeçildiğini tartışmıyoruz. Esas tartışmamız gereken, bu kadar kritik bir konuda iktidarın bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar farklı kararları nasıl alabildiği.

Ve bu kadar büyük bir yanlışın… — beceriksizliğin diyelim çok açık bir şekilde; çünkü burada Erdoğan’ın söylediği, “Bunun çok farklı sosyal ve ekonomik sonuçları yol açacağı vatandaşların itirazlarıyla anlaşıldı” diyor. Bunu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenlerin vatandaşlardan bu tepki gelmeden önce –bu sonuçlar varsa eğer, hakikaten bu sonuçlar gerçekten önemli ise– bunları zaten kararı almadan önce görmeleri gerekiyordu. Ve kararı baştan almamaları gerekiyordu, ya da o kararı aldıktan sonra –bütün itirazlara rağmen– belli düzenlemelerle kararın arkasında durmaları gerekiyordu. Ama olamadı; apar topar, gecenin bir vakti alınmış bir karar ve ertesi gün kaldırılan bir karar.

Baktığımızda, bu her anlamıyla bir fiyasko. Buradan iktidar içi iktidar savaşları vs. teorileri üretmeye çalışmak bence çok anlamlı değil. Bunun bize gösterdiği tek bir şey var: O da benim artık her yayında söylediğim ve insanların diline doladığı, “Ülkeyi yönetenlerin artık ülkeyi eskisi gibi yönetememeleri” olayı ile karşı karşıyayız. Ve bu son yaşanan olay — 10 Nisan bunu göstermişti, bu son yaşanan olay artık çok daha berrak bir şekilde bize bunu gösteriyor. Evet, yönetemiyorlar. “Sağlık Bakanlığı mı önerdi? İçişleri Bakanlığı mı direndi? Cumhurbaşkanı mı istedi?” Bütün bunların hiçbirisinin bence bir anlamı yok. Sonuçta devlette kolektif bir yönetim söz konusu. Ne kadar tek adam yönetimi olsa da, burada bir sorumluluk varsa bu sorumluluk herkesin sorumluluğu. Fakat ortada başka bir mesele var: Bu söylediğim klişe, “Devleti yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi” klişesi aslında sol literatürün bir klişesidir; devamı da, “Yönetilenlerin de artık yönetilmek istememesi”dir. 

Şimdi Türkiye’de, devleti yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri realitesini uzun bir zamandır yaşıyoruz. Ancak yönetilenlerin yönetilmek istememesi meselesinde çok ciddi sorunlar var. Ve burada işin içerisine muhalefet giriyor. Böyle bir olayda, normalde, dünyanın her yerinde, bu tür bir yönetim zaafı, bu tür bir yönetim beceriksizliği muhalefetin sesinin en çok duyulmasına ve iktidarı destekleyen kesimler tarafından da ciddiye alınmasına yol açması gerekir. Ama şu âna kadar benim bu konuda gözüme çarpan ciddi bir duruş açıkçası görmedim. 

Bu kadar zayıf düşmüş, bu kadar yönetim konusunda… — ki çok kritik bir konu salgınla mücadele konusu; sokağa çıkma yasağı 15 ilde; ülke nüfusunun önemli bir bölümünü kapsıyor bu 15 il. Buralarda insanlara gecenin bir vakti “Sokağa çıkmayacaksınız” diyorsunuz. Ondan sonra da, “Yok yok, çıkabilirsiniz” diyorsunuz ve hiçbir şey olmuyor. Hatta bunun üzerine birileri, “Cumhurbaşkanımız ne güzel halkımızın sesini dinledi, kendisine teşekkür ediyoruz” diye buradan iktidar yanlısı propaganda bile üretebiliyorlar ya da üretmeye çalışabiliyorlar. 

Yani birileri gelmiş Türkiye’de bir karar almış –kimse o birileri– ve sonra Cumhurbaşkanı bunun milletin aleyhine olduğunu düşünerek bu karara gönlü razı olmamış ve iptal etmiş. Böyle bir olay var. Bu olay aslında kötü yazılmış bir senaryo oluyor sonuçta. Burada senaryo derken onu da söyleyeyim; bazı komplo teoricileri bunların bilinçli yapıldığını, bilerek böyle yapılıp aç kapa ya da kapa aç yapılıp bir propaganda yapılmak istendiğini falan söylüyorlar. Böyle bir senaryo yazılamaz. Bu çünkü, tek kelime ile bir zayıflık ve yetersizlik gösterisi — son 12 saatte yaşananlar. Ama ilginç bir şekilde hatalar, yapanın yanına kâr kalıyor ve hatta buradan, “Hatadan nasıl dönüldü” şeklinde bir övgü üretiliyor — ki bu da aslında övülecek bir şeydir. Ama baştaki yapılanın yanlış olduğu konusuna hiçbir şekilde değinilmeyip sonra yapılanın doğruluğu üzerinden bir propaganda faaliyeti söz konusu. 

Ve kendilerini muhalefette tanımlayan bazı isimlerin, bazı kişilerin ve çevrelerin de bütün bunlardan hâlâ iktidar içindeki iktidar savaşları, komplo teorileri, iyi polis/kötü polis senaryoları çıkartmaya çalışması ve burada zaafa düşmüş olan ya da düşmüş olduğu zaafı aleni bir şekilde göstermiş olan iktidarın bu zaafını görmek yerine başka meselelerle oyalanması söz konusu. Dolayısıyla bu olay –insanları bıktırdığımı biliyorum, ama gerçekten– artık Erdoğan başta olmak üzere ülkeyi yönetme iddiasındaki kişilerin, kurumların artık bu işi becermek konusunda çok ciddi bir sorun yaşadıklarını bize gösterdi. Ama bu sorundan hareketle, bu yapılan hatalardan hareketle, insanlara bir başka iktidar alternatifi sunabilen olmadığı için de yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını gösteriyor, diyelim.

Açıkçası söylenecek çok şey var; bugün saat 16.00’da Kemal Can ile “Haftaya Bakış”ta bu konuya da değineceğiz, ama ben artık çok konuşmam, bu konuda Kemal’e pas atarım. 16.00’da konuşacağımız bir diğer konu tabii ki üç milletvekilinin milletvekilliklerinin iptal edilip hapishaneye yollanmaları — HDP’li Musa Farisoğulları ve Leyla Güven, CHP’li Enis Berberoğlu. Bu olayın ne kadar vahim bir olay olduğunu Kemal’le herhalde konuşacağız — herhalde değil kesinlikle konuşacağız ve vahametini söyleyeceğiz. Ve bu vahamete rağmen Türkiye’nin hâlâ nasıl sakin bir ülke olarak yoluna devam ettiğini, bunun sırrını çözmeye çalışacağız. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus