Salgın hastalıklar, doğaya yönelik yıkıcı davranışlarımızın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) Genel Müdürü Marco Lambertini, Birleşmiş Millrtler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Genel Sekreteri Elizabeth Maruma Mrema ve Dünya Sağlık Örgütü Çevre, İklim Değişikliği ve Sağlık Departmanı Direktörü Maria Neira salgın hastalıkların doğal yaşam alanlarının tahribatı sonucunda ortaya çıktığını anlattıkları bir yazı kaleme aldı. Çevirisini sizlerle paylaşıyoruz.

1997’de Güneydoğu Asya’da yağmur ormanları palmiye yağı üretimi amacıyla katledildi. Meyve yarasaları, yaşam alanlarının yok olması sebebiyle domuz çiftliklerine yakın meyve bahçelerine göç etmek zorunda kaldılar. Bu durum, yarasalardan domuzlara, domuzlardan da çiftçilere bulaşan Nipah virüsünün yayılmasına neden oldu. Takip eden iki yıl boyunca virüs nedeniyle 100’den fazla kişi hayatını kaybetti.

‘’Salgınlar, yaşam alanları tahrip edilen hayvanlardan kaynaklanıyor’’

20 yıl sonra ise hayatımızda bir krize yol açan, tamamen farklı ölçekte bir salgınla karşı karşıyayız. Yıllar boyunca Zika, AIDS, Ebola ve SARS gibi birçok farklı salgının ortaya çıktığına tanık olduk. Bu salgınlar birbirinden farklı özellikler gösterse de hepsi yaşam alanları tahrip edilen hayvanlardan kaynaklanıyor. Bu durum onlarca yıldır göz ardı ettiğimiz bir gerçeği gün yüzüne çıkarıyor: Doğaya yönelik yıkıcı davranışlarımız kendi sağlığımızı tehlikeye atıyor. Araştırmalar, ortaya çıkan bulaşıcı hastalıkların insan faaliyetlerinin bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Yüksek risk altındaki vahşi hayvanların tüketimi ve ticareti doğayla aramızdaki kopmuş ilişkimizin insan sağlığını nasıl etkilediğine dair yalnızca küçük bir örnektir. Bugün birçok ülkede, vahşi hayvanlar yakalanır ve canlı bir şekilde satılmak üzere pazarlara götürülür. Bununla birlikte, iyi yönetilmeyen ve düzenlenmeyen bu pazarlarda, vahşi türlerin diğer canlılarla ve insanlarla temas halinde olması hastalıkların yayılması için zemin oluşturur.

Bu pazarlar için düzenlemeler yapmak, gıda güvenliğini artırmak, yasadışı vahşi hayvan ticaretini ve tüketimini sonlandırmak için alternatifler sunmak, gelecekte ortaya çıkacak hayvan kökenli salgınları önlemek için alınacak kritik önlemlerdir. Son aylarda bazı adımlar dikkat çekiyor: Şubat ayında Çin, vahşi hayvan ticaretinin ve tüketiminin geçici bir süre yasaklandığını açıkladı, Vietnam da salgının yayılmasını önlemek için benzer adımlar atabilir.

‘’Doğa şu anda küresel olarak insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir boyutta tahrip ediliyor’’

Kısıtlamalarla ilgili alınan bu kararlar önemli olmasına rağmen yeterli olduklarını düşünerek hata yapmamalıyız. Doğanın tahrip edilmesine sebep olan sorunlarla acilen mücadele etmeliyiz. Gıda üretim ve tüketim şeklimizin yanında çevreye karşı ihmallerimiz de doğal yaşamın sınırlarını zorlamaktadır. Doğa şu anda küresel olarak insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir boyutta tahrip ediliyor ve bu durum bizi salgın hastalıklara karşı savunmasız bırakıyor.

Koronavirüs salgını bize doğal yaşam alanlarını korumak için birçok neden verirken, bunun tam tersinin gerçekleştiğini gördük. Mekong bölgesinden Amazon ve Madagaskar’a kadar, yasadışı avlanma, orman tahribatı ve orman yangınları hızla artarken, birçok ülke doğal yaşam alanlarının korunması için bütçe ayırmaya başladı. Salgın hastalıklara karşı savunmasızlığımızı azaltmak istiyorsak hükümetlerin ekosistemleri koruması ve ekonomilerini sürdürülebilir bir şekle sokması gerekiyor.

Sağlıklı bir toplum yaratmak istiyorsak, doğaya değer veren, iyi kaynaklara sahip ve eşitlikçi bir ekonomiye yönelik bir dönüşüm başlatmalıyız. Bu, çeşitlendirilmiş üretim ve tüketim, sürdürülebilir hayvan yetiştiriciliği, yeşil kentsel alanlar ve temiz enerji gibi daha sürdürülebilir uygulamalara geçmek anlamına gelir.

Bunları gerçekleştirmemek ve bu uygulamaların yerine çevre korumasını, sağlık sistemlerini ve sosyal güvenlik ağlarını ihmal ederek para kazanmaya çalışmak, yanlış bir ekonomik model olduğunu kendi kendine kanıtlamıştır. Önlem almazsak ve sürdürülebilir uygulamaları hayata geçirmezsek, bunun faturasını ödemeye devam edeceğiz.

Eylül ayında yapılması planlanan Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Zirvesi, dünya liderlerine doğal yaşamla yeni bir ilişki kurmak amacıyla desteklerini sunmaları için bir fırsat oluşturacak. Umarız bunu yaparlar ve çevre ve iklim konusunda kritik kararlar almaları planlanan gelecek yıla kadar eylemlerini hızlandırırlar.

Doğa ile olan ilişkimizi yeniden dengelemek, çaba ve kararlılık gerektirecektir. Ama aynı zamanda insanlar ve gezegen için daha sağlıklı ve daha refah dolu bir gelecek yaratacak ve bir sonraki salgını önlemek için bizi daha iyi bir konuma getirecektir. Bu hepimizin göstermesi gereken bir çabadır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus