İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanlığı kararıyla faaliyeti sonlandırılan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin öyküsü Türkiye’de İslami hareketin serüvenini anlamada epey yardımcı olabilir. Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek ve Ruşen Çakır tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün, İstanbul Şehir Üniversitesi’ni konuşacağız. Bir anlamda, ardından bir tür ağıt gibi olabilir, çünkü artık böyle bir üniversite yok; Cumhurbaşkanı kararıyla kapandı. Şehir Üniversitesi 2008’de kurulmuştu ama evveliyatı Bilim ve Sanat Vakfı nedeniyle çok daha geriye giden, Türkiye’de İslâmî kesimin en önemli kurumlarından biriydi ve AK Parti iktidarı tarafından kapatıldı. Ne oldu, neden oldu, bunu konuşacağız. Üç konuğum var: Prof. Dr. Ferhat Kentel, kendisi İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi diyeceğim, ama üniversite olmadığı için artık sadece bir öğretim üyesi. Burak Bilgehan Özpek de şu anda üniversitesi olmayan –üniversitesi var, ama kendisi orada olmayan– bir siyasetbilimci. Ve Levent Gültekin. Bu arada, Levent’le ne zamandır birlikte yayına çıkmadığımız için “Küs müsünüz?” diye çok dedikodu yapılıyordu. Böylece küs olmadığımızı da göstermiş olalım. 

Ben dün bu stüdyoda, Şehir Üniversitesi ile ilgili “Önceden İlan Edilmiş Bir Ölümün Güncesi” başlığıyla bir yayın yaptım. Bu başlık, Gabriel Garcia Márquez’in Türkçeye “Kırmızı Pazartesi” olarak çevrilen romanının orijinal adıdır. Şehir Üniversitesi ile ilgili yaşananları “Önceden İlan Edilmiş Bir Ölümün Güncesi” romanına benzettim. Ferhat, sen, “olmayan” üniversitenin bir öğretim görevlisi olarak önce bize bu kapanış öyküsünü bir özetle. Ondan sonra olayın siyasî boyutunu bütün yönleriyle olabildiğince tartışalım. 

Ferhat Kentel: Evet, elimden geldiğince özetlemeye çalışayım. Yalnız, “olmayan bir üniversite” demek hâlâ zor; çünkü üniversitenin hükmî şahsiyeti devam ediyor, faaliyetleri durduruldu. Yani üniversite artık öğrenci alamayacak, akademik faaliyet yürütemeyecek, ama o tüzel kişilik hâlâ duruyor. Ancak o da bir süre sonra bitecek tabii. Öğrenci sayısı düşecek, düşünce de YÖK tarafından tam anlamıyla kapatılacak. Doğrusu her şey o zaman bitecek. O zamana kadar da birtakım teferruatlar var. Ortalıktaki bu döküntüyü nasıl toparlayacaklarına karar verecekler. 

Hikâyenin başlangıcına çok girmeyeyim, onu daha sonra konuşuruz. Şehir Üniversitesi’nin kuruluşu, Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİLSAV) dayanıyor. Bilim ve Sanat Vakfı’nın hikâyesi, İslâmî hareketten bağımsız değil. Yani Türkiye’deki bir alternatif toplum içindeki farklı seslerin konuşmasının, birtakım sesleri dile getirilmesinin sonunda ortaya çıkmış kurumlardan biri. Özellikle 28 Şubat zamanında mütedeyyin kesimin ilim, bilim yapma çabasına tercüman olmuş ve 28 Şubat’taki zihniyetin engellemiş olduğu kesimlere bir tür cevap vermiş olan bir kurumdur. Dolayısıyla İslâmî toplumsal hareketin tezâhürlerinden biriydi. Bu hareket ya da bu kurum zaman içinde büyüdü, yerleşti, bir kurum haline geldi ve İstanbul Şehir Üniversitesi kuruldu. Yanılmıyorsam, hükmî şahsiyet 2008 gibi kuruldu, 2010’da da üniversite eğitime başladı. Başladığı an Altunizade’deydi, ama Altunizade’de başladığı an bile Dragos Kampüsü’nde eğitime devam edileceğine dair planlar ve öngörüler vardı. Altunizade iki kampüs oldu; bir kampüs yetmedi, iki kampüse çıktı. O da yetmemeye başlayınca, bu zaman içinde Kartal Dragos’taki kampüsün kurulması için adımlar atılmaya başlandı. Önce bu kampüs alanı, Cevizli Tekel Fabrikası’na ait bir alandı. Türkiye’deki bütün Tekel fabrikalarına dönük dönüştürme ve ortadan kaldırma süreçlerinde Cevizli Tekel Fabrikası da gündeme geldi. Cibali Tütün Fabrikası nasıl Kadir Has Üniversitesi’ne verildiyse, başka birtakım tarihî fabrika binaları birilerine verildiyse, Cevizli’deki Tekel alanı da, önce İstanbul Şehir Üniversitesi’ne tahsis edildi, sonra da Davutoğlu zamanında, kullanımına, yani bir tür mülkiyetine verildi. Zaten orada sorunlar başladı. Kamu arazisinin, kamuya ait bir alanın bir vakıf üniversitesine tahsis edilmesi, beraberinde birtakım sorunları getirdi. Buna çok ciddi muhalefet yapıldı. Muhalefet yapanların arasında TMMOB vardı. TMMOB dava açtı ve uzun müddet süren bir sürü davanın sonunda, İstanbul Şehir Üniversitesi bu davayı kazandı. Yani Danıştay böyle bir tahsisin, böyle bir üniversiteye vakfedilmesinin sorun olmadığına karar verdi. 

Ama sonra bir şey oldu. Bence o, bu sürecin en önemli kısımlarından biridir: Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın arası bozulunca, Davutoğlu AK Parti’den ayrılıp ayrı bir parti kurmaya başlayınca, bir anda süreç hızlandı. İlk önce Danıştay’ın verdiği karar, TMMOB lehine bir karar oldu. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin arazi üzerindeki sahipliği veyahut kullanımı, ortadan kaldırılmış oldu. Danıştay’ın vermiş olduğu bu karara binaen de, Halk Bankası, garanti olarak gösterilmiş o arazisi artık olmadığı için, Şehir Üniversitesi’nin kredi borçlarını geri çağırdı ve haciz koydu diyeyim. Bu andan itibaren o maddî kriz başladı. “Hem bir garantiniz yok hem de borçlarınızı ödeyemeyecek durumdasınız” meselesi. Arkasından, bu işin siyasî dili çok daha açık dile gelmeye başladı: Geçtiğimiz Kasım ayına denk geliyor olması lâzım –tarihleri karıştırıyor olabilirim, kusura bakmayın–, bir gün AK Parti Merkez Genel Yönetim Kurulu toplantısının ardından, Ömer Çelik, “Bu iş asla siyasî değildir, bu iş üniversitenin ekonomik olarak yürütememesinden dolayıdır” diye gayet siyasî bir açıklama yaptı. Bir partinin sözcüsü bunu yaptı. Aslında o zaman üniversitenin ipi çekilmiş oldu. Kaldı ki, sonradan öğrendiğimiz kadarıyla, bu aslında geçen Ağustos’tan beri siyaset kulislerinde, devlet, hükümet ve başkanlık kulislerinde zaten konuşulmakta olan bir olaymış; biz bunları sonradan öğrendik. Kabaca sırayla Danıştay, Halkbank, en son geçtiğimiz günlerde –galiba bir, iki ay oldu– âdeta adrese teslim bir kanunla, bu tür üniversitelerin kapatılabileceği de kanun olarak ortaya çıktı. Tam o senin dediğin “Kırmızı Pazartesi” örneğinde olduğu gibi, arkadan fiştekleniyordu. Ve evvelki gün itibarıyla da, Cumhurbaşkanı’nın, yani bir şahsın kararıyla, Resmî Gazete’de yayınlanan karar sonucunda İstanbul Şehir Üniversitesi’nin faaliyeti durdurulmuş oldu.

Çakır: Ferhat, şunu sormak istiyorum. Bütün bu süreci biz dışarından, sen üniversitenin bir çalışanı olarak içeriden izledin. Son âna kadar hep bir umut var mıydı, hâlâ var olabileceği yolunda? Yoksa olay zaten ilk başladığı andan itibaren bunun sonunun böyle olacağı mı bekleniyordu?

Kentel: Özellikle bu Halkbank ile mahkemeleşirken, ben bir umut olduğunu hissettim. Yani bütün bu deliller, bütün bu borçlara dair üniversitenin durumu değişebilir umudu vardı. Hatta o zaman hep beraber mahkemeye gitmiştik. Bir tür, adalete güvenme, hukuka güvenme gibi bir şeyler vardı. Ama o mahkemeden sonra, en azından birçok insanın iyimser bir beklentisi kalmadı. Üniversite hep şunu devam ettirmeye çalıştı: “Biz en azından dil olarak, kötümser bir dil kullanmayalım, umudumuzu taşıyalım. Çünkü eğer umudumuzu taşımayıp daha radikal birtakım sözler söylemeye kalksak, muhtemelen yukarından gelecek o darbeler çok daha keskin bir şekilde gelebilir.” Öyle bir şey görünüş de vardı, ama yöneticilerin gerçekte hissettikleri neydi bilmiyorum. Umutları gerçekten var mıydı, yoksa umutlu mu görünmek istiyorlardı öğrenciler açısından? Bu tabii önemli bir şey. Öğrencilere bu umudu vermek zorundasınız. Çünkü bir yandan eğitim yapıyorsunuz. Üniversitede Covid-19 süresince bile umut devam etti. Maaş alamayan öğretim üyeleri, okula gidemeyen birtakım öğrencilere ders vermek zorundalar. Nasıl yaparsın? Ah vah ederek öğrencilere ders veremezsin. Böyle bir şeyin yürümesi mümkün değil. Bütün bu hukuksuzluğun, anormalliğin içinde, üniversite olabildiğince en normali yaşamaya çalıştı. Ama benim şahsî fikrimi soruyorsan, bu iş ortaya çıktığından beri, Türkiye’de genel pratiklerin parçası olarak, bu üniversitenin ipinin çekildiğini, ben ve benim gibi düşünen birçok insan biliyor.

Çakır: Evet. Levent, seninle devam edelim. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin öyküsü şekillenirken, Bilim ve Sanat Vakfı, sonra üniversitenin kendisi… Sen o mahalleden birisiydin ve aktörlerin birçoğunu da tanıyorsun, değil mi? Şimdi dışarıdan baktığında, şu başlamış ve bitmiş öykünün sana göre anlamı ne?

Gültekin: “Devrim kendi çocuklarını yer” misali, artık devrim kendi çocuklarını yiyor. İstanbul Şehir Üniversitesi, muhafazakâr, İslâmcı câmianın en önemli değerlerinden biriydi. İslâmcıların ilk kurduğu üniversitelerdendi. Cemaat’i kastetmiyorum — Fethullah Gülen Cemaati’nin kurduğu üniversitelerden bağımsız olarak. Ahmet Davutoğlu, İslâmcı camianın içindeki en parlak, en sevilen, en itibar duyulan çocuğu veya akademisyeni veya kanaat önderi. Yanında Mustafa Özel vardı. O ikisi birlikte çok emek sarf etti. “Bilim ve Sanat Vakfı üzerinden gençler yetiştiriyoruz, o çocukları dünyayla barışık, aynı zamanda iyi eğitim almış insanlar yetiştiriyoruz” diye yola çıkmışlardı. Şimdi kendi iktidarları geldi, üniversiteyi ortadan kaldırdı. Bir kere, duygusal bir yıkım var. Fakat bu AK Parti seçmenine etki ediyor mu, etmiyor mu kısmını belki ikinci bölümde ayrıca konuşuruz. Çok ciddi anlamda bir şaşkınlık var. Kendi emeğimizi, kendi birikimlerimizi ortadan kaldıran bir iktidara dönüştü. Ama aslında zaten bu mahalle kültürünün üzerine düşünülmesi gereken bir şey var. Mahallenin kazanımı, Türkiye’nin kazanımına dönüşmediğinde, yani bütün bir Türkiye’yi ilgilendiren bir kazanıma dönüşmediğinde, bugün bu iktidarla yol alıyorsun, iktidarla aran bozulduğunda kaybedecek bir…

Çakır: Sözünü kesiyorum ama, bu arada muhalif kesimler de “Oh olsun!” diyor.

Gültekin: Zaten iki yıl önce 2500-3000’e yakın akademisyen gitti. Ahmet Davutoğlu’nun onay verdiği cümlelerle gitti o akademisyenler. O akademisyenlere ses çıkarmıyorsan, hatta onaylayacak cümle ediyorsan, Şehir Üniversitesi’nin kapanma zeminini kendi elinle hazırlıyorsun demektir. Şimdi Ahmet Davutoğlu o akademisyenlerin atılmasına orada ses çıkarmadığı için… Biz şimdi sadece Barış Akademisyeni olarak 2500 kişi diyoruz, ama farklı farklı nedenlerle 10 000’e yakın akademisyen gitmiş ve bunun önemli bir kısmının altında, Ahmet Davutoğlu’nun hem onayı hem de imzası var. Şimdi oradaki ses çıkarmadığında, bu sefer buradaki de ses çıkarmıyor. Zaten bütün dünyadaki otoriter yönetimlerin yakıtı, toplumun farklı kesimlerinin birbirine çektiği “oh”tur. Yani öbürünü dövdüğü zaman bu “oh” diyor, diğerini dövdüğü zaman bu “oh” diyor. Bu da otoriter yönetimler için bir anlamda mesafe katedecek bir yakıta dönüşüyor. Halbuki orada kim olursa olsun, hukukun, özgürlüğün savunulması lâzım. Temel olarak, “Bu üniversitenin yaşaması kanuna, hukuka uygun mudur, değil midir?” kısmına bakılması lâzımdı. Kimse oraya bakmıyor. Ferhat Hoca anlattı gerçi kuruluşunu. Bu arsa devir işlerinde bir etik problem var. Hukukî olabilir, ama bir etik sorunu olduğu kanaatindeyim orada. Başbakansınız, kendi bir şekilde sorumlu olduğunuz üniversiteye arsa tahsisi yapıyorsunuz. Bu etiğe aykırı. Ondan bağımsız söylüyorum. Oraya baktığımızda ne yazık ki Türkiye’deki farklı muhalif kesimler birbirine “oh” çektiğinde otoriter yönetim mesafe alıyor.

Çakır: Burak, sana şunu sormak istiyorum. Olay hep şöyle açıklanıyor — ki ilk açıklama tabii ki bu: Ahmet Davutoğlu koptu, dışlandı, ama köşesinde sessiz sakin oturmadı ve bu yüzden oldu. Bunu biliyoruz. Ahmet Davutoğlu bir parti kurmasaydı, İstanbul Şehir Üniversitesi’nin akıbeti belki farklı olurdu. Sence olay sadece bununla açıklanabilecek bir olay mı?

Özpek: Bence bunun daha ötesinde bir şey. Siz Kırmızı Pazartesi’nin bu olayı çok iyi anlatabildiğini iddia ettiniz. Márquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı diye başka bir romanı var. Bana sorarsanız, bu roman bunu daha iyi anlatabilir. Bu roman da, sarayına kapanmış ve farklı çevreler arasında rekabet yaratarak iktidarını sürdürmeyi amaçlayan bir Latin Amerikalı yöneticinin hikâyesidir. Ben bunu daha çok uygun görüyorum. Davutoğlu’nun ayrılması bir indikatör olabilir, fakat bu durumu açıklayan bir hâdise değil bence. Bu kadar basit bir açıklama üzerinden gitmemeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü bence ideolojik gruplar merkeze gelmeye çalışırken, toplumun farklı kesimleriyle diyalog kurmak zorundadır ve bu diyalogu da en başarılı ve en sağlam şekilde, elitler, akademisyenler ve entelektüeller kurar. İslâmcılığın Türkiye’de merkeze gelme ve toplumsal karakteri ve bu sinyalleri algılama görevi de açıkçası bu muhafazakâr entelektüeller tarafından yürütüldü uzunca bir süre. Bunlar hem kendi câmialarını değiştirirken hem de ötekini dönüştürme gücüne sahip. Bilim ve Sanat Vakfı burada önemli bir rol oynadı. Mesela, biz SETA’cılarla konuşamazken, Şehir Üniversitesi akademisyenleriyle birlikte jürilere gidiyorduk. Yani orada böyle bir kültür vardı. Bu, hem onları dönüştüren hem bizi dönüştüren bir şeydi. 

Erdoğan’ın kafasında “Tayyip Erdoğan=AK Parti=İslamî hareket=Türkiye” gibi bir denklem olduğu için, artık Şehir Üniversitesi’nin ve onun temsil ettiği değerlerin kendisiyle bir arada anılmasını pek arzu etmediğini düşünüyorum. Ötekiyle konuşma, ötekiyle müzakere etme, diyalog kanallarını geliştirme gibi bir kimlikle, AK Parti’nin artık var olmak istemediğini düşünüyorum. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin uğradığı akıbet, bence Ahmet Davutoğlu ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki meselenin ötesinde, çok daha başka bir noktayı işaret ediyor, sembolik bir şey. Artık, Tayyip Erdoğan’ın yönettiği parti, onun lideri olduğu hareket, toplumun ötekileriyle, diğerleriyle konuşmak yerine, onları kriminalize etmek, onları suçlamak üzerine inşa edilmiş durumda. Bu, kendi içinde, güvenlikçi bir çerçeve yaratıyor. O yüzden Şehir Üniversitesi, Türkiye’nin dönüşümünün kurbanı oldu bana sorarsanız. Ahmet Davutoğlu’nun istifası, tıpkı Şehir Üniversitesi’nin kapatılması gibi, bu sürecin sonucuydu. İkisi de benzer bir krizin sonuçları olarak değerlendirilmeli bence.

Çakır: Burada söylediğin, AK Parti’nin ve Erdoğan yönetiminin gidişatı artık Şehir Üniversitesi gibi bir kurumu tolere edemeyecek. Ferhat, bunu sana da soracağım ama, önce Levent bir şey söylemek istiyor.

Gültekin: Burak Hoca’nın dediği kısım, bence bugün değil, zaten 3-4 yıl önce başlamış bir süreçti. Yani Star gazetesinde Mustafa Karaalioğlu’nun, Mehmet Ocaktan’ların işine son verildiğinde, sadece o da değil, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın, RTÜK Başkanı Davut Dursun’un görevlerine son verilip, yerlerine daha itaatkâr insanlar geldiğinde, ben o zaman şöyle bir yazı yazmıştım: “Ama’ diyenler gitti.’’… Mesela, diyelim Tayyip Erdoğan’ın bir talebi oluyor, “Tamam efendim, yapalım ama şöyle yapsak daha iyi olmaz mı?” diyerek kendi üslûbunu, kendi yorumunu katanlar… Tayyip Bey o “ama”lardan bıkmıştı. “Kardeşim, ‘ama’ istemiyorum. Ben ne söylüyorsam onu yapacak insanlara ihtiyacım var” diyordu. 

Şimdi Burak Hoca’nın dediği, Şehir Üniversitesi’nin dönüştürücü işlevi –eğer öyle bir işlev varsa– 2014-2015’lerde Tayyip Erdoğan için, YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’yı görevden aldığında, o zaman her ne niyetle aldıysa, aynı gerekçelerle Şehir Üniversitesi’ni de ortadan kaldırması lâzımdı. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin veya Ahmet Davutoğlu ekibinin veyahut Bilim ve Sanat Vakfı câmiasının Erdoğan ile çok örtüşmeme nedeni, İslâmcılıktaki üslûp sorunu. Peki, bugün kapanmasında, bu üslûp sorunun Burak Hoca’nın dediği kadar çok bir etkisi var mıdır? Ben o kadar etkisi olduğunu zannetmiyorum. Eğer Ahmet Davutoğlu şu anda içeride duruyor olsaydı, bir şekilde bayrak açmamış olsaydı, eminim ki Erdoğan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin bu dönüştürücü işlevinden rahatsız olmayacaktı.

Çakır: Ya da ses çıkartmayacaktı.

Gültekin: En azından görmezden gelecekti, onu göze almayacaktı. Çünkü İstanbul Şehir Üniversitesi’nin İslâmcı taban ve entelektüel kesimde çok duygusal bir anlamı var. O duygusal yıkımı göze almazdı.

Çakır: Ama şimdi aldı. Ferhat, sen İstanbul Şehir Üniversitesi’nde çalışmadan önce, Türkiye’de İslâmî hareket üzerine çalışan bir sosyal bilimcisin. Türkiye’de İslâmî hareketin yükselişini ilk yazanlardan birisin ve öteden beri de bunu gözleyen bir araştırmacısın.

Kentel: Senin sayende başladık bu işlere.

Çakır: Beni karıştırma. Burak ve Levent’in söyledikleriyle güzel bir yere doğru geliyoruz. Burak’ın söylediklerinden şunu anlıyorum: İstanbul Şehir Üniversitesi Türkiye’deki yükselen İslâmî hareketin, bir anlamda daha sivil bir İslâmcılık perspektifine oturan, daha çoğulcu, ötekine açık bir İslâmcılık. Diğer tarafta da, Erdoğan’ın temsil ettiği daha otoriter ve daha resmî ideoloji var. Ama Levent’in söylediği husus da çok önemli: “Bütün bunlara rağmen Ahmet Davutoğlu bayrak açmasaydı, yine de bunu görmezden gelirdi” diyor. Ben iki görüşün de birbirini tamamladığı kanısındayım. Sen Türkiye’deki İslâmî hareketin grafiğiyle beraber, Şehir Üniversitesi’nin başına gelenleri nasıl yorumlarsın? Bu Türkiye’deki İslâmcılık hakkında bize neyi gösteriyor?

Kentel: Benim kendi hikâyem bile bu üniversiteyle çok paralel gidiyor. Ben Bilgi Üniversitesi’nde çalışırken, İslâmcı hareketle uğraşıyorum, İslâmî hareketin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorum. Orada, bir tanınma isteği, dile gelme isteği olduğunu görüyorum. Böyle bir zamanda bu üniversite çıkıyor karşıma. Benim için çok heyecanlı bir şeydi bu. Böyle bir kuruluşun içinde olmanın, sosyolojik olarak, meslekî olarak, akademik olarak ve entelektüel olarak çok şey kazandıracağını düşünüyordum ve Şehir Üniversitesi’ne geçtim. Şehir Üniversitesi, tam da bu hareketin dönüşümü içinde yaratmış olduğu sonuçlardan biriydi. Ama bu üniversite, sırf benim niyetlerimle veya kendini hareketin gösterdikleriyle olan bir şey değildi. Başkalarının da niyetleri vardı. 2014’de Şehir Üniversitesi’nin açılışını, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan üçü birlikte yaptılar. Yani bütün devlet erkânı oradaydı. Bu şunu gösteriyor: Şehir Üniversitesi gerçekten geleceğin seçkinlerini yaratacak, bir gözbebeği olacaktı. Mütedeyyin, muhafazakâr, liberal her dünyanın ilimle ve bilimle kucaklaşmasının resmi olacaktı. Dolayısıyla siyasî bir niyet vardı burada. Bu üniversite, İslâmî hareketin siyasî yükselişine paralel bir altyapı oluşturacaktı. Sonuç olarak burası gerçekten bir üniversite oldu. Gerçekten evrensel bilim, ilim ve özellikle sosyal bilimler öne çıktı. Çok münbit, demokratik, çoğulcu, neredeyse her türlü fikrin tartışılabildiği çok iyi bir üniversite oldu. Bir arada yaşamayı çok iyi becerdi; farklı kanatlardan, farklı kültürel ve bilimsel kökenlerden gelmiş insanları barındırmayı becerebilen bir üniversite oldu. Her şeye rağmen bunu becerdi.

Davutoğlu meselesine gelecek olursak: Bu üniversite, niyet olarak iktidar meselesinin hemen yanı başında durması beklenen bir üniversiteyken, basbayağı bir üniversite oldu. Kelimenin altını çizerek söylüyorum. Böyle bir durumda siz hem birtakım insanlara kolaylıklar sağlayacaksınız, oradaki insanlar kalkacak eleştirel düşünce, totalitarizmi, otoritarizmi tartışan bir üniversite olacak. Dolayısıyla, İşin Davutoğlu ile belli bir kıvılcım noktası var. Ama Davutoğlu’ndan bağımsız bir tarafı var. Bu üniversite, Davutoğlu olmasa da, bu haliyle çok da fazla olamaz. Çünkü muhafazakâr bir üniversiteydi. En azından etiketinde muhafazakârlık var, ama gayet eleştirel bir düşünceyi taşıyan bir üniversiteydi. Galiba tahammül edilemeyen mesele bu oldu. Davutoğlu bardağı taşıran son damla oldu belki. Levent Gültekin’in dediğine biraz katılıyorum: Davutoğlu olmasaydı, muhtemelen bu kadar radikal bir şeyler olmayabilirdi. Birtakım uzlaşmalar sağlanırdı; hiç olmayan uzlaşma, o zaman olabilirdi belki. Birtakım tavizler verilirdi, üniversite yöneticileri, şunlar bunlar atanırdı, böyle bir şeyler olabilirdi. 

Bir de şu açıdan da çok önemli bu — ki onu da Levent bir şekilde dile getirdi: Bütün o kapatılan üniversiteleri, Barış Akademisyenleri’ni, işinden atılan akademisyenleri düşünün: 2016’da Başkanlık Sistemi’ne geçilirken, Erdoğan’ın söylediği bir lâf vardı. “Buna benzer bir başkanlık fikri, pratiği var mı?” diye kendisine sorulduğu zaman, 1930’ların Almanya’sını söylemişti. Dolayısıyla bu lâfı bence ciddiye alın. Bu bir niyet okuma değil. Tam da o dile bağlı olarak, böyle totaliter pratiklerle var olan bir rejimin…

Çakır: Sanıyorum bağlantıda bir sorun oldu. Burak, seninle devam edelim. Dün Davutoğlu’nun konuşmasını görmüşsündür. İzledin mi bilmiyorum, ama en azından okuduğunu tahmin ediyorum. Seninle yaptığımız bir eleştiri-özeleştiri tartışması vardı. Hem Davutoğlu’nun hem de Ali Babacan’ın öznesiz eleştiriler yaptığı konusunu konuşuyorduk. Ama Davutoğlu ilk defa, adını vererek, altını defalarca çizerek ve bence Erdoğan’ı fazlasıyla öfkelendirecek bir üslûpla, çok sert bir çıkış yaptı. Bir anlamda bu bir milat oldu. Bunun bir milat olduğuna katılır mısın?

Özpek: Katılıyorum, doğru. Ben de çok önemli buldum. Artık bu işin ismini koymak gerekiyor. 

Kentel: Geldim ben.

Çakır: Ferhat, bağlantıda bir sorun oldu sanırım. Burak’la devam ediyoruz. Sonra sana tekrar söz vereceğim.

Kentel: Cümlem yarıda kaldı onu bitireyim.

Çakır: Tamam. Sonra Burak’la devam edeceğiz.

Kentel: Barış Akademisyenleri kısmı duyulmuştur sanırım.

Çakır: Evet. 

Kentel: Arkasından, muhafazakâr, mütedeyyin ve teorik olarak, ideolojik olarak iktidara yakın olması gereken birtakım üniversitelerin, eleştirel düşünceyi barındıran bir üniversitenin  –muhaliflik anlamında söylemiyorum– böyle bir rejimde barınması mümkün değil. Oysa şu anda, Şehir Üniversitesi vasıtasıyla, çok sağlam bir gözdağı verilmiş ve çok sağlam bir temizlik yapılmış oluyor. Bence bir süreç tamamlanmış oluyor.

Çakır: Burak Özpek’e şunu sormuştum: Davutoğlu’nun konuşmasında, açık açık ve sert bir şekilde Erdoğan’ı hedef alması, en azından Davutoğlu ve Gelecek Partisi için bir milat olduğunu ve katılıp katılmadığını sormuştum. Burak, katıldığını söyledi. Biraz açar mısın bunu Burak?

Özpek: Ferhat Hoca’nın söylediği ile de çok ilişkili bir şey söyleyeceğim. Bu mesele, biraz “tâlîmat” kelimesi ile çok alâkalı. Yani biz Türkiye Cumhuriyeti yerine “Tâlîmat Cumhuriyeti” olmaya doğru evriliyoruz. Çünkü bizim en büyük yanılgımız, kanunî çerçevenin Erdoğan’ın tâlîmatıyla yer değiştirdiğini çok geç algılamamız oldu. Erdoğan’ın sözlerinin, sanki devletin resmî politikasıymış gibi ele alınması, buna karşılık, yapılan muhalefetin de “devlete karşı birey” ya da “devlete karşı özgürlük” ekseninde başlatılması oldu. Aslında mesele “devlete karşı özgürlük” meselesi değil, “devlete karşı tâlîmat” meselesiydi; bunu algılamakta çok geç kaldık. Sanki, otoriter, kurumsal bir devlet varmış ve buna karşı biz bireysel özgürlükleri, ifade hürriyetini savunuyormuşuz gibi bir ikilemde kaldık. Fakat asıl mesele, Erdoğan’ın kişisel tâlîmatları ile hareket eden hiyerarşik bir zincirin, Türkiye Cumhuriyeti’nin hâlihazırdaki kanunlarını da by-pass etmesi. Bu teşhisi yapmak kolay değil. Çünkü 15 Temmuz’dan sonra bunlar iç içe geçti. Başta söylediğim gibi, “Erdoğan = Türkiye Cumhuriyeti” denklemi kurulmuştu. Halbuki şu anda bir politikacı çıkıp, bütün bu devam eden hâdisenin Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla pek alâkası olmadığını ve tâlîmatla hareket eden memurların, akademisyenlerin, işadamlarının, gazetecilerin olduğu bir durumdan bahsediyor. Bunu teşhis etmek hem çok kolay, hem çok zor bir şey. Hegel’in söylediği gibi, âşinâ olunmayan çok kolay kolay bilinmez. Biz buna âşinâydık fakat bilme noktasına çok geç geldik. Bundan dolayı Erdoğan’ı sorumlu tutmak bence de milâdî bir şey. Şunu da söyleyeyim: Mesela RTÜK başkanı Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını gerekçe göstererek HALK TV ve TELE1’i kapatıyor. Fakat yaptığı eylem kanunî bir eylem değil, tâlîmatla bunu yapıyor. Ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok üniversitesi –aslında bunlar üniversite değil– tâlîmatları uygulayan insanlar tarafından yönetiliyor; rektörler çok başarılı insanlar oldukları için değil, tâlîmat uygulama kapasiteleri yüksek olduğu için buraya yönlendiriliyor. Bu network’ün başı, merkezi, Tayyip Erdoğan’ın ta kendisi. Ben Tayyip Erdoğan’ın söylediği “1930’lar Almanya’sı” meselesini çok önemsiyorum. Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı kitabında EichmannDavası’nı ele alır. Evet, yöneticinin ağzından çıkan sözler, o tâlîmatlar birer kanun niteliğini taşır. Eğer kanun niteliği taşıyorsa, en otoriter kanun bile olsa –kurumsal devlet içerisinde onun da bir anlamı vardır–, burada Cumhuriyet’in kurumsallığından bahsedemeyiz. En otoriter kanunun bile keyfî olarak, kişisel olarak ibrâ edildiği, konjonktürel olarak yeniden yorumlandığı bir durum yaşıyoruz. Bu aslında bizi –hani hep Tanzimat Dönemi’nden bahsederiz ya–, hakikaten çok geleneksel devlet anlayışından Sultanlığa götürüyor. Biz siyasetbilimciler olarak uzun yıllardır bu rejimi tanımlamaya çalışıyoruz: Kimileri “rekabetçi otoriterlik” diyor, kimileri “illiberal demokrasi” diyor, “popülist otoriterlik” diyen de var. Bence, kapatılan Şehir Üniversitesi hocalarından Ergun Özbudun’un “Sultanistik rejim” dediği meseleye çok daha yakınlaşıyor. Burada, keyfîliğin, kurumsal devlet tarafından denetlenen ve sınırlandırılan bir tarafı bile yok.

Çakır: Levent, senin başta söylediğin konuya gelelim. Bu soruyu Ferhat ve Burak’a da soracağım. Bu olay, şu anda baktığımız zaman çok etkilememiş gibi görünüyor. Ama sonuçta İslâmî kesimin gözü önünde büyüyen bir çocuk yok edildi, öldürüldü. Etkisi olur mu yoksa insanlar yine sineye çeker, “Kol kırılır yen içinde” mi kalır?

Gültekin: Etki derken ne bekliyoruz? Oy tercihlerinin değişmesi anlamında bir etki bekliyorsak, bence olmaz. Ama bir huzursuzluk yaratır mı? Evet, yaratır. Memnuniyetsizlik de var — ki zaten daha önce memnuniyetsizlik yaratacak birçok olay var. Fakat orada bir şeye dikkatiniz çekeyim: Hem Ferhat Hoca, hem sen İslâmcı hareketleri incelediğiniz için siz de bilirsiniz; “İslâmcı hareket” dediğimizde blok bir hareketten bahsetmiyoruz. Nasıl ki solda, DHKP-C’si veya Birikim çevresi varsa, İslâmcı hareket içinde de birbiriyle hem üslûp, hem yaklaşım açısından biraz farklı damarlar vardı. Ben gazeteci olduğum için medya üzerinden yorumlardım: Bir Akit gazetesidamarı vardı, bir de Yeni Şafak gazetesi damarı vardı. Yeni Şafak dediğimiz, daha entelektüel, demokrasiye daha yakın dururdu.

Çakır: Herhalde eskiyi kastediyorsun.

Gültekin: Evet eskiden, 2000 yılı öncesinden söz ediyorum. Burak Hoca’nın dediği, o iletkenliği, oturup konuşabilir olan, değişime açık olan ekip, daha çok Yeni Şafak çizgisindendi. Bir de Akit gazetesi çizgisi vardı. AK Parti 2000’lerde kurulurken Yeni Şafak çizgisinde kurulan bir partiydi. Bu parti içerisinde Akit gazetesi çizgisinde olan sadece 1 kişi vardı. O da Tayyip Erdoğan’dı. Tayyip Erdoğan bütün İslamcı mahalleyi aldı, Akit çizgisine dönüştürdü. Bunların içerisinde de hâlâ tam olarak dönüşmeyen, direnç gösteren bir kesim vardı. Tayyip Erdoğan, kendi seçmenini yarattı aslında. Yani, muhafazakârları akademisiyle, yazarıyla, gazeteciyle, iş dünyasıyla, bütün bir mahalleyi başka bir yere taşıdı. Fakat o taşıdığı yerden memnun olmayanların bir kısmı, şimdi geri kaçıyorlar. Babacan ekibi, Davutoğlu ekibi ya da kimi akademisyenler diye sayabiliriz. Fakat halk burada. Çünkü o dönüşmüş, değişmiş, Akit çizgisindeki İslamcılığı benimsemiş. Hatta Yeni Şafak da, Akit çizgisinin belirgin olduğu İslamcılık anlayışına yenildi ve o çizgiye geldi. O yüzden ben tabana çok etki edeceğini zannetmiyorum. Etki etse bile hemen şu soru gelecektir: “Tamam, bir üniversite için iktidardan vaz mı geçelim?” duygusu ön plana çıkacaktır. Burada ismini vermeyeceğim, şu anda AK Parti’den ayrılmış milletvekillerinden, ayrılmış AK Partililerden bile, “Tamam, eleştiriyoruz; ama bizden, dindarları iktidardan edecek bir davranış beklemeyin” cümlesini hâlâ duyuyorum. Yani bunlar AK Parti’den ayrılmış partilerin içerisinde; ya Davutoğlu’nun, ya Babacan’ın partisinde. Onların da bütün eleştirisi “Erdoğan mahvetti”. E, tamam, hadi bir adım at dediğinde… Hani güvenoyu oylamasında Muhsin Yazıcıoğlu Erbakan’a “ ‘Müslümanların iktidarını engelleyen biri oldun’ dedirtmeyeceğim. O yüzden size güvenoyu veriyorum” demişti ya, şimdi AK Parti’den kopanlar da bunu, “Müslümanların iktidarını yıkanlar olmayacağız” diye söylüyorlar. “Tamam, eleştiriyoruz, başka bir şey yapıyoruz. Ama amacımız, AK Parti’den kalksın CHP’ye, HDP’ye gitsin, Erdoğan’ın yerini biz alalım” duygusu çok fazla. O anlamda, mahalleden çok ciddi anlamda bir tepki, bir kopuş beklemiyorum. Evet, bir huzursuzluk, bir rahatsızlık var; ama bir süre sonra, bu otoriter yapı onu da dönüştürecektir.

Çakır: Ferhat, senin gözlemlerin, fikirlerin ne yönde? Şehir Üniversitesi, zaten başlamış olan rahatsızlıkların daha sertleşmesine, kopuşlara yol açacak bir olayı tetikleyebilir mi? Yoksa Levent’in dediği gibi, “Kol kırılır, yen içinde kalır” psikolojisi hâlâ tabanda daha güçlü bir şekilde mevcut mu?

Kentel: Tabii Levent’in söylediklerinin içinde çok doğruluk payı var. Ama bence sadece böyle bir şey değil. Geçenlerde İTÜ’lü gençlerle yapılmış bir mülâkatı okudum. Çocuğun bir tanesi “Erdoğan’ı bile Turancı yaptık” diyor. Bülent Arınç “MHP, AK Parti’nin sırtında bir yüktür” diyordu ya, öyle bir şey yok. MHP, AK Parti’nin sırtında bir yük değil. AK Parti başka bir parti oldu. Bütün o İslâmcı hareketin türevi olarak, o sosyal hareket, o talepleri taşıyan hareket olmaktan çok, daha statüko, daha devletçi, kurulu bir yapı, bir düzen olan bir parti değil artık. Tabii Levent Gültekin’in “Erdoğan kendi seçmenini yarattı” sözüne katılıyorum; ama aslında devlet belki ilk defa kendisine muhafazakâr bir taban buldu. Ve bu muhafazakâr taban da çok İslâmcı bir taban değil. Her türlü korkuyu yaşayan, Türkiye’nin siyasî kültürünün içinden gelmiş, dünya kadar travmayı yaşayan bir güvensizlik. Bir taraftan da küresel risk toplumu. Güvensizlik had safhaya ulaştı. Bütün dünyada popülizmi yaşıyoruz; ABD’den İngiltere’ye, Hindistan’a kadar. Dolayısıyla bu da Türkiye versiyonu. Oradakiler ne kadar sadece Hıristiyan değilse, buradakiler de o kadar sadece Müslüman değil. Ama burada esas olan milliyetçilik. Dolayısıyla bu milliyetçilik temelinden düşündüğümüz zaman, artık kendisini bu milliyetçilikle asla özdeşleştirmeyen bir sürü hareket artık bunun dışında. Şehir Üniversitesi de en azından bunlardan biri. Ama onun dışında birtakım insanlar var. Dolayısıyla “AK Parti-Erdoğan-İslâmcılık” denklemini kurmamak lâzım. Daha çok, Erdoğan- devlet-milliyetçilik ve onun popülizm diliyle oluşmuş olan bir taban, çok da fazla düşünmek istemeyen, güvence isteyen bir kitleden bahsedebiliriz bu taban için. Bunun da geçmişteki İslâmî hareketle alâkası olduğunu söyleyemeyiz.

Peki, ne olur sonunda? Tabii bu sosyal hareketler, sosyal tepkiler, öyle bir anda yükselmiyor. İnsanların duygusal sermayeleri ne yönde evrilecek? Zaten bir tür aşağılanmayla, hakaretlerle oluşmuş… Mesela 28 Şubat’ı düşünün: İslâmî hareketin geleneğinden gelen insanlar, yeni bir aşağılanma, yeni bir hakaretle karşı karşıyalar. Dolayısıyla bunun yaşatacağı o kırılmaların, ileriki dönemde çok etkili olacağını düşünüyorum. Yani, “sineye çekmek” diye bir şey söz konusu değil. Evet, şu an için belki sineye çekiliyor gibi gözüküyor, ama hiçbir şey unutulmuyor; 1915 de unutulmadı, 28 Şubat da unutulmadı, 12 Eylül de unutulmadı. Bunlar büyük yaralar bırakıyor. O yaraların nasıl bir sosyal tepki çıkaracağını hemen bugün göremeyiz. Yarın, hiç ummadığımız şekilde, atıyorum, gayet solcu bir tepkiyle, şu an yaşanan İslâmî hareketten gelen bütün o ezilmişlikler, yarın bambaşka bir tezâhür olarak ortaya çıkabilir. Ben buna tepkisiz kalınmayacağını, kalınmadığını, bir yerlerde duygusal sermayelerde birikim yaptığını düşünüyorum.

Çakır: Burak, sana da aynı şeyi soracağım ama bir ekleme de yapayım. Siz şimdi, akademisyen ve geniş entelektüel, liberal bir çevre oluşturdunuz. Tamamen akıl yürütüyorum: AK Parti iktidarında yer almış ailelerin iyi eğitimli çocuklarından size epeyce bir ilgi olduğunu tahmin ediyorum. Gördüğüm kadarıyla çevreniz bayağı genişliyor. Yanılıyor muyum?

Özpek: Doğru söylüyorsunuz.

Çakır: O ne anlama geliyor? Bu tartışmanın da bir uzantısı sanki.

Özpek: Bu Şehir Üniversitesi gibi yapılar, aslında belirli bir iktidara, uzman veya elit hazırlamak için kuruldu. Bu muhafazakâr çocuklar, daha önce iyi üniversitelerde okuyorlardı. Onların düşüncesi şuydu: “İyi üniversitelerde veya Şehir Üniversitesi gibi bir üniversitede okursak, yani evrensel bilgiyle temas edersek ve diğerleriyle konuşarak ilerleyebilirsek, önümüzdeki dönem bu iktidarın bir parçası olabiliriz ve bütün bu bürokratik makinenin içerisinde yer alabiliriz.” Bizim etrafımızdaki akademisyenler ve entelektüeller, AK Parti’nin dönüşümünden tamamıyla moralleri bozulan, bundan dolayı dışlanmış hisseden ve kendilerini parti içerisinde ya da muhafazakâr bir vitrinin içerisinde tanımlayamayan, konumlandıramayan insanlar. O da, biraz önce Levent Bey’in söylediği gibi, Akit-Yeni Şafak çizgisi arasındaki çatışmadan besleniyor bence. Hatta orada Akit’e bir şey de eklemek gerekiyor: Bu yapının içerisinde yer alabilmek için ille İslâmcı olmaya da gerek yok. Vasıfsız olmanız ve verilen tâlîmatları sorgusuz sualsiz yerine getirmeniz koşuluyla, seküler de olabilirsiniz. Oradaki ana parametre, insanların İslâmcı olması değil. Hatta birçok İslâmcı’nın da bu sistem içerisinden dışlandığını düşünüyorum. O yüzden bizim çevremizdeki, özellikle muhafazakâr geçmişten gelen arkadaşlar, 2012, 2013 sonrası bu dönüşümden dolayı rahatsız olan ve kendisini evrensel akademinin bir parçası olarak tanımlamayı yeğleyen insanlar. Bir muhafazakârdan çok, bir akademisyen olarak tanımlanmayı arzu eden insanlar. O yüzden doğru söylüyorsunuz, etrafımızda böyle arkadaşlar var. Bir önceki sorunuzla ilgili de bir şeyler söylemek isterim.

Kentel: Ruşen, ben kısa bir ekleme yapabilir miyim?

Çakır: Tabii, buyur.

Kentel: Burak söyleyeceklerini bitirsin, ben öyle konuşayım.

Özpek: Ben ilk başta söylediğim tezin arkasındayım. Türkiye’de bir kriz var ve bu krizin farklı sektörlere yansıması var. Mesela, Türkiye’de bir futbol krizi yok. Aslında Türkiye’de başka bir kriz var, bu, futbola yansıyor. Türkiye’de ekonomik kriz de yok. Türkiye’de başka bir kriz var, biz onun ekonomideki yansımalarını görüyoruz. Şehir Üniversitesi ve genel olarak akademideki krizi de ben öyle değerlendiriyorum. Bunun sebebi, AK Parti’nin, iktidarda kalmak için ya da iktidara gelebilmek için, artık siyaset yapma zorunluluğuna sahip olmamasıdır. Yani siyaset yapmadan, konuşmadan iktidara gelebildiğini, iktidarda kalabildiğini keşfetti; milliyetçilik ve güvenlikçilik yaparak, kutuplaştırmayı ve radikalleştirmeyi destekleyerek iktidarda kalabileceğini keşfettikten sonra, akademik seviyede Şehir Üniversitesi’ne ihtiyacı kalmamış olabilir. Bürokratik seviyede, teknokratik muhafazakârlara ihtiyacı kalmamış olabilir. Gündelik siyasette gittikçe becerikli siyasetçilere ihtiyacı kalmamış olabilir. Daha önce de konuştuk: Kabinede, Süleyman Soylu dışında, pazara çıkıp selam verebilecek adam kalmadı. Çünkü AK Parti’nin, iktidarda kalmak veya iktidara gelmek için siyaset yapmaya, konuşmaya ihtiyacı yok. Konuşarak siyaset yapma kültüründen gitgide uzaklaştı. Tam tersine, konuşma kültürünü zehirleyerek daha rahat iktidara gelebileceğini keşfetti. Biz bugün Şehir Üniversitesi’ni konuşuyoruz, yarın başka bir şeyi konuşuruz. Fakat bunların hepsi aynı noktaya, bu krize çıkar.

Çakır: Mesela, bugün Cumhurbaşkanı’nın tekrarladığı sosyal medya meselesi de bunun yeni bir versiyonu. Çünkü “Gelin, sosyal medyayı tartışalım” gibi bir şey yok. “Bu sosyal medya milletimize yakışmıyor, tamamen ortadan kaldıralım” diyor. Yani kamusal alanda bir tartışma yok. Evet, yayını toparlıyoruz. Levent, eklemek istediğin bir şey var mı?

Gültekin: Hayır, bir şey söylemeyeceğim. Dediğini onaylıyorum.

Çakır: Ferhat, sen bir şey söyleyecektin.

Kentel: Başlangıçtaki konuşmalarda geçti: Daha önce bir grubun başına gelenlere ses çıkarmayıp, şimdi aynı şeyler bu grubun başına geldiğinde diğerlerinin ses çıkarmaması konusu. Bunun tezâhürleri çok önemli. Bugün Twitter’da Marmara Üniversitesi öğrencilerinin bir kısmı, Şehir Üniversitesi öğrencilerine karşı âdeta “savaş açmış” durumda. Yani “Siz baba parasıyla üniversiteye gitmiş olan insanlar, benim kaç puanlık üniversiteme gelip, buranın diplomasını alacaksınız” diye. Yani, Şehir Üniversitesi öğrencileri burada hedef haline getirildi. Bu, inanılmaz bir şey. En tepede bir yerlerde karar alınıyor. YÖK’üyle, kayyumuyla üniversite öğrencilerinin gelecekleri ile ilgili karar veriliyor. Yarın, öbür gün Şehir Üniversitesi öğrencileri Marmara Üniversitesi’ne gittikleri zaman, ne olacağını gerçekten merak ediyorum. Halbuki Şehir Üniversitesi öğrencileri şimdiye kadar Marmara Üniversitesi öğrencilerine karşı zerre kadar böyle bir şeye girmediler. “Biz iyi bir şey yapıyorduk burada. Bir arada yaşamayı öğrendik” diyen insanlara, bu tür cemaatçi tavırlar sergileniyor. “Onlar bunu hak ettiler” diyen bir dil var ne yazık ki. Bu, bizim en çok kaybetmeye devam ettiğimiz şeylerden biri. Yani Şehir Üniversitesi zarar görüyor. Ama bir yandan da, Türkiye’de cemaatçilik, beslenmek için yeni bir damar buldu diyebilirim.

Çakır: Bu söylediğini bilmiyordum, çok acayipmiş. Şehir Üniversitesi’nden birçok öğrencinin “Şehir Üniversitesi diploması almak istiyorum” diye yakındığını bilirken, Marmara Üniversitesi’nden bazı öğrencilerin, “Bunlar bizim üniversitenin diplomasını nasıl alır?” diyebilmesi, öğrencilerin bu şekilde birbirlerine düşüyor olması çok acı bir şey. Bu olay, Türkiye’nin yakın tarihinin yeni bir ayıbı olarak kayıtlara geçsin diyelim.

Burak Bilgehan Özpek, Ferhat Kentel ve Levent Gültekin’e çok teşekkürler. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin öyküsünü ve neden bu öykünün yaşandığını anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Konuklarımıza teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus