Dani Rodrik: “ABD ve Avrupa, Çin’in ekonomik büyümesini yavaşlatmak yerine daha üretken ekonomiler inşa etmek için uğraşmalı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Harvard Üniversitesi’nden politik ekonomi uzmanı Prof. Dr. Dani Rodrik, 9 Temmuz günü Project-Syndicate adlı web sitesi için kaleme aldığı yazıda Çin’in ekonomik büyümesinin Batı’daki yansımalarını değerlendirdi. Yazının çevirisini paylaşıyoruz.

Koronavirüs salgını Çin’den Avrupa’ya ve Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yayılırken salgından ağır darbe yiyen ülkeler solunum cihazı ve maske gibi tıbbi ekipman arzında ciddi bir sorunla yüzleşiyor. 

Çin, krizin ortaya çıktığı dönemde, en önemli ürünlerin dünyadaki en büyük sağlayıcısı durumuna geldi. ABD ve Avrupa’daki kişisel koruyucu malzemelerin yarısı Çin’den ithal edildi. Hatta kısa süre önce New York Times’ta çıkan bir haberde, “Çin uzun yıllar boyunca tıbbi koruma ekipmanı piyasasını domine edecek bir altyapı oluşturdu” yazıyordu.

Çin, küresel piyasaya ilk açıldığında, sınırsız ve ucuz işgücü maliyeti ile öne çıkıyordu. Ancak şu an, Çin’in üretim becerisinin kaynağı, piyasasının kontrolsüz bir şekilde hareket etmesi değil.

“Çin, ülkedeki yerli üreticilerin küresel arz zincirindeki payını artırmaya çalışıyor”

“Made in China 2025” projesinin bir parçası olarak Çin hükümeti, ülkedeki yerli üreticilerin küresel arz zincirindeki payını büyük ölçüde artırmayı hedefliyor, bu doğrultuda adımlar atıyordu. Çin’in ikinci büyük eyaleti olan Siçuan’da, hastanelerin ithal etmesine izin verilen tıbbi ekipman sayısı yarı yarıya düşürüldü. Hastanelerin çoğunun ekipmanını yerli üretimle sağlamak zorunda olduğu Çin’de sadece en büyük hastanelerin tıbbi ekipman ithal etmesine izin veriliyor.

Batı medyası, Çin’in, küresel üretim zincirindeki kilit sanayi mallarının üretimini ve dağıtımını domine edecek hale gelmesiyle ilgili haberlerle dolup taşıyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in giderek otoriterleşmesi ve ABD ile yaşanan ticaret savaşının yoğunluğunun artması da bu endişeyi güçlendiriyor.

ABD ile Çin arasındaki stratejik ve jeopolitik gerilimler fazlasıyla ciddi. Bu gerilimlerin en önemli sebeplerinde biri ise, Çin’in giderek büyüyen ekonomisi ve askeri gücü ile ABD liderlerine, uluslarası sistemin artık çok kutuplu bir hale geldiğini kabul ettirmiş olması. Bu durum, ABD’yi tedirgin ediyor.

Ancak ekonominin jeopolitik düşmanlıkları ya da stratejik rekabetleri güçlendirmesine izin vermemeliyiz. 

Yeni başlayanlar için şunu belirtmeliyiz ki devlet tarafından yönetilen karma bir ekonomik model, her zaman Çin’in ekonomik başarısının merkezinde oldu. Çin’in ekonomik mucizesinin yarısı 1970’lerin sonunda küresel ekonomiye açılmasından kaynaklanıyor. Diğer yarısı ise hükümetlerin, kamu teşebbüsleri gibi eski ekonomik yapıları korurken yeni endüstrileri de sanayi politikasıyla birleştirebilmesi ve ekonomiye aktif şekilde müdahale etmesi sayesinde.

“Çin, tarihin gördüğü en hızlı yoksulluktan kurtulma öyküsünü yazdı”

Elbette bu durumda en büyük kazanan, Çin toplumu oldu. Tarihin gördüğü en hızlı yoksulluktan kurtulma öyküsünü yazdılar. Bu başarı, dünyanın geri kalanının kaybetmesiyle elde edilmedi. Hatta tam tersi, diğer ülke ekonomilerinin büyümesi, Çin’i, yatırımcılar ve ihracatçılar için büyük ve geniş bir pazar haline getirdi.

Peki, Çin’in tıpkı tıbbi malzeme konusunda uyguladığı endüstri politikalarına benzer uygulamalar, Çin’le rekabete giren ülkeler için adaletsiz bir durum teşkil etmiyor mu?

Bu hükme varmadan önce dikkatli olmalıyız. Tartışmalı sanayi politikaları, yeni endüstrilerin yayılmasından öğrenilecekler, teknolojik gelişmeler ve devlet desteğini azaltacak geniş sosyal faydalarla meşrulaştırılır. Ancak pek çok Batılı ekonomist hükümetlerin yardıma layık olan sanayileri saptama konusunda yeterince başarılı olmadığını varsayar. Sonuç olarak da yerli üreticilerin ve vergi mükelleflerinin esas maliyetlerle başa çıkmak zorunda kaldığını söylerler. Başka bir deyişle, eğer Çin’in ekonomi politikası yanlış yönlendiriliyor olsaydı, bunun en ağır maliyetine Çin halkı katlanacaktı.

Aynı mantıkla, eğer Çinli siyasetçiler sosyal faydanın özel faydayı aştığı ve gelişmiş ekonomik performans ortaya koyabilen verimli ekonomik aktiviteleri belirleyebiliyorsa yabancıların şikâyet etmesi için makul bir neden olmamalı. İşte ekonomistlerin “piyasa başarısızlığını düzeltmek” dedikleri kavram da bu. Yabancılar için Çin hükümetinin bu tip politikalar uygulamasını engellemek, rekabetçi bir aktörün kendi pazarını açmasını engellemekten çok daha büyük bir anlam ifade ediyor.

Ekonomi ve sanayi politikaları, tekelciliğin ve piyasayı domine eden şirketlerin varlığında daha karmaşık hale gelebiliyor. Sanayi politikalarını kısıtlamak, bir endüstri dünyanın geri kalanının çıkarlarına aykırı şekilde kullanıldığında meşru hale gelebilir. Ancak Çinli üreticiler, nadiren fiyatları artırmak ile suçlanıyor. İleri teknoloji piyasalarındaki baskın olan Avrupalı ve ABD’li firmalara bu tip suçlamalar daha sık yapılıyor.

“Çin farklı endüstrilere yönelirken diğer ülkeler tembel davranıyor”

Bunların hiçbiri, Çin her geçen gün daha spesifik endüstrilere yönelirken diğer ülkelerin tembellik içinde, olan biteni izlemesi için bir mazeret oluşturamaz. Aslında ABD, özellikle de savunma ile ilişkili teknolojilerde oldukça başarılı bir sanayi politikası geçmişine sahip. Şu anda ABD’deki siyasi çevrelerde, ABD’nin direkt iş odaklı sanayiler geliştirmesi, yönünü inovasyona ve yeşil ekonomiye çevirmesi gerektiğine dair fikir birliği var. 

ABD ve Avrupa’da, teknolojiye daha fazla yatırım yapma talepleri genellikle “Çin tehdidi” olarak algılanıyor. Ancak ekonomik mülahazalar, bunun yanlış bir odak noktası olduğunu ortaya koyuyor. Esas amaç Çin’in ekonomik ilerleyişini durdurarak onu rekabet dışı bırakmak değil, içeride daha kapsayıcı ve üretken ekonomiler inşa etmek olmalı. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus