15 Temmuz darbe girişiminin dört yıllık bilançosu: Ruşen Çakır & Murat Yetkin tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün, Murat Yetkin’le beraber 15 Temmuz’un 4 yıllık bilançosunu çıkartacağız. Ve tabii ki şimdilik gündemin biraz eskisinde kalmış “Ayasofya” meselesine de değineceğiz. Murat, merhaba.

Murat Yetkin: Merhaba Ruşen.

Çakır: Sen tatilde gibisin. Şu anda elimde Maksim Gorki’li bir kupa var, diyor ki: “Çalışmak görev olduğunda köleliktir”. Görev telakki etmeden çalışmaya devam ettiğimiz için…

Yetkin: Ben de seni çayımla selamlıyorum.

Çakır: Kendimizi özgür gazeteciler olarak ilan edebiliriz.

Yetkin: Evet.

Çakır: 15 Temmuz’u konuşmak için seninle anlaştık. Ve bugün Abdülkadir Selvi’nin Hürriyet gazetesindeki yazısı düştü önümüze. Sosyal medyanın önde gelen konularından birisi bu. Abdülkadir Selvi, ikimizin de yakından tanıdığı meslektaşımız. Ne diyor Abdülkadir? “Kılıçdaroğlu FETÖ’yü aklıyor” diyor. Başlık zaten yeterli. Bir de sonunda ayrı bir sürpriz var, onu ayrıca konuşalım. Bu yazı aslında tartışmaya başlamak için iyi bir değerlendirme. Dört yıla baktığımızda gelinen noktada FETÖ, Fethullahçılığın siyasî ayağı tartışmasının manşeti “Kılıçdaroğlu FETÖ’yü aklıyor” olabilir mi?

Yetkin: “Olabilir mi?” çok güzel bir soru Ruşen. Gördüğümüz gibi olabiliyor. Şu noktanın altını çizeyim: Abdülkadir Selvi’nin, arkadaşımızın, meslektaşımızın yazısını okumadan önce, dün akşamdan itibaren bir-iki telefon mesajı geldi bana. Mesajları gönderenlerin isimlerini veremem, ama Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karar mekanizmalarında ne olup bittiğinden haberdar olan kişiler. Neredeyse aynı kelimeler kullanılıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP grubunun Meclis’teki 15 Temmuz törenine katılmama kararı, arkasından Meral Akşener’in kararıyla İYİ Parti grubunun da bu çerçevede hareket etmesi, öyle anlaşılıyor ki AKP içinde büyük fırtınalar koparmış durumda. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın orada bulunan muhalefet liderlerini adeta haşlayıp, Meclis çatısı altında onları FETÖ’cülükle, teröristlikle, darbecilikle itham etmesi, onların da bir karşılık vermeyecek olması gibi bir durum ortaya çıkabilirdi, bu anlaşılıyor. Bunun ortaya çıkmamış olması da belli ki Adalet ve Kalkınma Partisi çevrelerini çok rahatsız etmiş. Şimdi burada kritik bir tarih var. Kritik tarih, CHP’nin 25 ve 26 Temmuz’daki kurultayı. Ümit ederim bu kurultaydan önce bir şey yapmazlar. Yani bir adlî soruşturma ya da aklımıza getirmek istemediğimiz başka şeyler. Çünkü mâlûm, Sayın Kılıçdaroğlu kamuya açık alanlarda birkaç kere saldırıya uğradı. Bu önemli. Bütün uğraşı, Başkent’te perde arkası gelişmelerde, bu kurultayı yaptırmama üzerine kuruldu; CHP’li kaynaklarımdan, Kurultay’ın yapılmaması, ertelenmesi konusunda, “MHP Mart’ta yapıyor, biz de Mart’ta, Nisan’da yapacağız, siz de yapmayın” filan diye epey bir zorluk çıkarıldığını biliyorum. Fakat sonra, Sağlık Bakanlığı’ndan “yapılabilir” izni alındıktan sonra…

Çakır: Sözünü kestim, ama CHP eninde sonunda kurultayı yapacak. İktidar partisinin, iktidar ortaklarının bunu geciktirmesinin sebebi ne? Şu anda Kılıçdaroğlu’nun karşısında, rakip olmayıp Mart ayında rakip çıkma ihtimali mi? Onlara ne yani?

Yetkin: “Onlara ne?” diye bir şey yok. Şu anda CHP’nin, İYİ Parti’nin, başka partilerin içini dizayn etmek doğrultusunda bir çaba var. Bu gizli saklı bir şey değil Ruşen. “Kemal Kılıçdaroğlu’nu seçtirmeyelim. O zamana kadar biri çıkar belki. O zamana kadar ne olur ne biter?” Hani “Harp olur, darp olur” gibi bir lâf var ya. Önemli olan, Kılıçdaroğlu’nun bir dönem daha seçtirilmemesi gibi bir strateji var. Şimdi burada zaman daralıyor. Bugün ayın 16’sı. Şurada kaldı 9-10 gün. O yüzden, Abdülkadir Selvi’nin yazısına hem şaşırdım, hem şaşırmadım. Çünkü akşamdan beri AKP çevrelerinden duyduğum şeylerle neredeyse kelime kelime örtüşüyordu. Şaşırmadım. Abdülkadir Selvi demek ki kaynaklarıyla konuşarak bunu yazıyor. Başka bazı meslektaşlarımızın yaptığı gibi uydurmuyor; belli ki birileriyle konuşmuş, onu yansıtıyor. Zaten Abdülkadir Selvi tecrübeli bir gazetecidir, öyle yapar; bu da, şaşırtıcı olmayan yanıdır. Ama burada artık çok ciddi bir telaş olduğu anlaşılıyor. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu ittifaklar politikası, İstanbul ve Ankara, ama özellikle İstanbul seçimiyle ilgili hakikaten çok ağır bir darbe vurmuş durumda. İstanbul seçimi, “fevkalâdenin fevkinde” lâfındaki gibi, hem ideolojik hem siyasî bir hasar verdi. Bu pandemi sürecinde Erdoğan’ın İstanbul’da kalmasının bir nedeni, sağlık nedeniyleydi; Tarabya’da Huber Köşkü’nde çok güzel izole ettiler. Ama bir başka nedeni de, İstanbul’un vaziyetine hâkim olmaktı. Çünkü 2019’daki belediye seçimlerinden sonra alınan sonucun bir sonraki döneme kadar bu şekilde gitmesi, AKP içinde çok ciddi sorunlara yol açacak gibi duruyor. Tamam, Doğu’da HDP’li belediyelere kayyum atanıyor; ama İstanbul, Ankara o değil. Ben 15 Temmuz vesilesiyle ısıtılan durumu biraz buna bağlıyorum. İşin içinde son derece siyasî bir duruş var.

Çakır: FETÖ’nün siyasî ayağını CHP’ye yıkma meselesini, dört yıl süresince zaman zaman denediler aslında. Ama hiçbir zaman da istikrarlı olamadı. Bir diğer husus da şu: Biliyoruz ki AKP’nin içinde, çevresinde yer alıp, zamanında Fethullahçılık’la çok halvet olan, yan yana olan, beraber fotoğraf çektiren, onların önünü açan, “ne istediyse veren” yapıların büyük bir kısmına, ya hiç dokunulmadı ya da hafif dokunuldu. Mesela, bu olaydan uzun bir süre sonra, birtakım belediye başkanlarının görevi bırakması sağlandı. Muhtemelen bunun bir Fethullahçılık bağlantısı vardı. Parti içerisinde, bir takım il ve ilçe teşkilatlarında ayıklama yaptıklarını söylediler; ama ne bunları isim olarak açıkladılar, ne de bunların bir soruşturma görüp içeri girdiklerini duyduk. Mesela “AK Parti İl başkanı ya da İlçe Başkanı FETÖ’den tutuklu” diye bir haber görmedik. Ama biliyoruz ki çok iç içe bir yapıydı. Birkaç kişi bundan zarar gördü.

Yetkin: Ama Ruşen, çok somut bir örnek var. Hükümetin o zamanki Başbakan Yardımcısı ve Sözcüsü Bülent Arınç –ki şu anda kendisi Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Konseyi üyesi, oğlu da milletvekili– çıkıp o dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ile ilgili ne dedi? “Melih Gökçek Ankara’yı Cemaat’e parsel parsel satıyor” dedi. Sen de bu işlere çok yakın bakan bir gazetecisin, yıllarımızı verdik, saçları ağarttık. Sen bu konuda açılmış bir soruşturma biliyor musun?

Çakır: Bilmiyorum. Ama Mansur Yavaş’ın bazı şeyleri gündeme getirmeye çalıştığını, suç duyurusunda bulunduğunu biliyorum.

Yetkin: Bu ayrı bir şey. Şöyle örnek vereyim: Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen CHP’li. Kendisini tenzih ediyorum, sadece örnek olsun diye söylüyorum. Hükümetin sözcüsü çıkıp, “Yılmaz Büyükerşen Eskişehir’i parsel parsel satıyor” demiş olsaydı, ne olurdu?

Çakır: Başına çok iş gelirdi.

Yetkin: Ne olurdu ben sana söyleyeyim. Şöyle bir senaryo kuruyorum: Ertesi sabah daha güneş doğmadan saat 05.00 gibi polisler evini basar, onu içeri alırlardı. Hakkında teröristlikten, darbeciliğe kadar bir sürü suçlamayla dava açılırdı. Görüş yasağı koyarlar, hastaneye götürmezlerdi. Mesela gazeteci arkadaşımız Murat Ağırel; dişi ağrıyor kelepçeyle götürüyorlar, bin tane eziyet çektiriyorlar filan. Bu tür şeyler olurdu. Sonra da belki iki sene sonra, “Pardon, affettik. Tahliye ediyoruz” diye bırakırlardı. Hükümetin sözcüsü çıktı ve dedi ki: “Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara’yı Cemaat’e parsel parsel sattı” dedi. Suç duyurusu niteliği taşır bu. Bir tek savcı harekete geçti mi? Hayır, geçmedi. Bazı şeyler için somut örnekler fazlasıyla yetiyor. Erdoğan’ın kendi lâfına bakmak lâzım. Güya daha öncekileri de ortak ediyor kendisine ve diyor ki: “Biz de bunları iyi niyetli zannettik, bunlara destek olduk. Rabbim de milletim de beni affetsin”. Bazı şeyler o kadar ortada ki.

Çakır: O dönemleri ikimiz de ayrı ayrı yakından takip ettik. Ben özellikle İslâmî hareketleri çalıştığım için Fethullahçılar kısmını da daha yakından takip ettim. Refah Partisi’nin ilk yıllarında, merkezdeki bazı güçler; iş çevreleri, medyanın bir kısmı, Refah’ın önünü kesmek için Fethullahçılığa sahip çıktı. Fethullah Gülen’le röportajlar, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na destekler, “Dinler-arası Diyalog” projesine destekler verildi. Oradaki hesap, Refah Partisi’nin önünü kesmekti. Radikale karşı Ilımlı İslâm. Bence orada asker dışında birçok kurum ve kişiyi ikna ettiler. Hatta hatırlarsın, 28 Şubat’ta Fethullah Gülen televizyona çıkıp, “Refah Partisi’ni kapatmayın. Kapatırsanız güçlenir” diye akıl verdi. Kapatma davası sırasında kendini ayrı tuttu. Ama sonra ona da bir operasyon yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra, ilk yıllarında bir tereddüt vardı. AB, Avrupa ve ABD üzerinden bir güç sağlamaya çalıştı AKP; ama ardından kapatma davası gelince, Ergenekon sürecinde Fethullahçılar’la işbirliği yaptı. Böyle bir kronoloji var. Ve özellikle AKP’nin işbirliği yaptığı dönemde, Fethullahçılık alabildiğine güçlendi; yurtdışında her yere talimatlar gitti. Yurtiçinde de mesela Açık Toplum Enstitüsü ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Binnaz Toprak’ın yaptıkları, “Mahalle baskısı” araştırmasının en önemli bulgusu şu oldu. Hatta biz bunu Medyascope’ta da yayınladık. Anadolu’da bir tür sessiz terör estiriyorlardı. Sadece dindar olmayanlar değil, diğer cemaatler üzerinde de bir tahakkümleri vardı. Bayağı tekelleşmişlerdi. Bürokrasideki kadroları nedeniyle de insanlar ya korkuyordu ya da onların aracılığıyla… diyelim ki bir yatırım yapıyorsun, Fethullahçılar’la iyi geçindiğin zaman, ucuza arsa vs. buluyorsun; o arada da okuluna, şuna buna yardım ediyorsun. Böyle acayip bir dönem yaşandı. Fethullahçılığın yükseliş döneminde siyaset sınıfı, sermaye sınıfı, birtakım meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, medya kuruluşları, Fethullahçılık’la yan yana durmak, ittifak yapmakta yarışıyordu. Burada AKP’nin sağladığı meşruiyet çok önemli. Diyelim ki Fethullahçılar’la iş yapıyorsun, onlara para veriyorsun. Bu parayı verdiğin zaman iktidarla sorun yaşamayacağını da biliyorsun. Eğer iktidar o alanı, o meşruiyeti alabildiğine açmış olmasaydı, Fethullahçılık böyle bir güce sahip olamayacak, darbeye de tevessül edemeyecekti. Ama darbenin öncesinde de birçok şeyi yapamayacaktı. Aynı şeyi Yetkin Report’daki yazında sen de yazdın. AKP, Fethullahçılar’la olan ilişkilerini daha denetimli, daha sınırlı tutmuş olsaydı, bambaşka bir Türkiye’de yaşayabilirdik. Bu meşruiyeti onlar açtı, şimdi can havliyle kapatmaya çalışıyorlar gibi bir durum var. O arada da, kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine başkalarının üzerine suç atmaya çalışıyorlar.

Yetkin: Senin dediğin doğru. Evet, kendi hatasıyla yüzleşmek yerine suçu başkalarına atıyor. Üstelik bunu sosyal-demokrat, merkez sol bir partinin üstüne atıyor. Bunun altında şöyle bir kompleks de var: “CHP kendi başına yükselemez. Demek ki bunun arkasında birtakım güçler var”. Böyle bir kompleks düşünceye sahipler. Yani: “Kendi başına böyle bir ittifak çalışması başarılı olamaz; demek ki bunun altında birtakım güçler var”. E peki o zaman AKP’nin yükseliş döneminde o güçler mi yükseltiyordu AKP’yi? Bu soru da insanın aklına geliyor doğrusu. “Bu Fethullah yapısı o kadar güçlüymüş ki, CHP, ya da diyelim İYİ Parti, onlar olmadan yükselemez”miş. “E zamanında onlar mı sizi bu duruma getirdi?” diye insan soruyor. Çünkü AKP’nin oyları düşüşte. Bir yandan da başka söylentiler var ve daha çok da hükümet yanlısı basında çıkıyor bunlar: Tekrar barışma yolları. Efendim, oradan bir grup kopuyormuş da, tövbe edeceklermiş de bu tarafa geçeceklermiş filan. Bütün bunlar, Erdoğan ve AKP’nin çok ciddi bir arayış içinde olduğunu gösteriyor. Ama umarım bu arayış tahripkâr bir arayışa dönüşmez. O yüzden bence kritik bir aşamadan geçiyoruz. Örneğin, kadınlara yönelik şiddetle mücadele için “İstanbul Sözleşmesi” var. Şimdi durduk yerde bu sözleşmeden çıkılması konusu ortaya atıldı. Neden? Diğer cemaatlerin, radikal unsurların bir talebi bu. Mesela, İsmailağa Cemaati’nin bu talebini Yetkin Report’ta yayınladım. Ne diyorlarsa o oluyor. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın yönetiminde yer aldığı Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM, sözleşmenin feshine karşı çıkıyordu. En son gelen haber, kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin gerekli olmadığı düşüncesiyle onların da karşı çıkmaktan vazgeçtiğiydi. Az önce bir kaynağım, “5 Ağustos’ta kaldırıyorlar” diye bir mesaj attı. Bazı şeyler o kadar takvime bağlanmış gidiyor ki. Demokratik kazanımlara topyekûn bir müdahale var. 

Çakır: Benim Ayasofya ile ilgili söylediğim bir önermem var: Erdoğan’ın son kozuydu ve kullandı. Aslında yıllardır hep son koz olarak durur. Ama eğer kullanıyorsa tam bir çaresizlik göstergesi — benim teorim bu. Bu vesileyle şimdi onu da konuşalım: Ayasofya’dan yeterince sonuç alamadıkları için İstanbul Sözleşmesi ile… Kamuoyu Ayasofya’yı tarih bilgisinden vs. iyi kötü biliyor. En azından Ayasofya’yı fiziken görüyorsun. İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğini, çok ilgili olan kişiler dışında bilen yok aslında. Ama buna da böyle sarılıyor olması, aslında tamamen tabandaki bir erimeyle alâkalı bir şey.

Yetkin: Evet.

Çakır: Ayasofya kararının hukukî olmadığını siyasî olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendimi doğrulatma anlamında değil ama şöyle söyleyeyim: benim söylediğim, güçlü olduğu için değil, güçsüz olduğu için Ayasofya’yı ibadete açtı.  Buna katılır mısın?

Yetkin: Senin o yayınını izledim. Aslında büyük oranda aynı şeyleri söylüyoruz. Bu, büyük bir arayışın göstergesi. “Ben bu tabanı nasıl bir arada tutarım?” meselesi. Çünkü taban gidiyor. Neden? Ekonomik nedenlerden gidiyor, bunu söylemek istemiyorlar. Yok işte pembe tabloymuş, yok işsizlik azalıyormuş… İşsizlik nasıl azalıyor, sokağa çıkmıyor musunuz? Ama doğru, ben de ne konuşuyorum, artık sokağa çıkıp bakmıyorlar. Artık sokağa çıkmıyorlar. AKP Şanlıurfa İl Gençlik Kolları Başkanı mıydı ne, “Fakirler, beni rahatsız etmeyin!” diyen görüntüleri sosyal medyada yayınlanınca mecburen istifa ettirdiler ya. O kadar çok şey anlatan bir cümle ki o! Jakuzisinin içine oturmuş, “Fakirler beni rahatsız etmeyin!” diyor. O kadar çok şey anlatıyor ki. Çünkü pek çoğu şu son dönemde zenginleşti. Herkesi suçlamayalım tabii. Yani bunu bir şekilde telafi etmek lazım. Bir yandan ilanlar veriliyor: “Ayasofya’nın açılışına şalvarımız ve sarığımızla gidelim, görsünler bizi, korksunlar bizden”. Bir hükümet halkını bu kadar mı ikiye bölmeye çalışır? İnanılacak gibi değil. İleride bu, siyaset okullarında, üniversitelerde –muhtemelen Türkiye’de okutulmaz da– dışarıda, daha özgür düşüncenin olduğu üniversitelerde örnek olay olarak okutulacak bir şeyin içinde yaşıyoruz. Biz onu ağır çekim içinde yaşıyoruz şu anda.

Çakır: Peki. Bu erimede yeni partilere nasıl bakıyorsun? Daha önce seninle yeni partilerle ilgili değişik vesilelerle konuştuk. Geçenlerde Ali Babacan ile 110 dakikalık yayın yapmıştım. Daha önce de Mart ayındaki lansmanda bir yayın yapmıştım kendisiyle biliyorsun. Bu arada geçen sürede kendinden daha emin, kendine daha güvenen, her soruya cevap veren, güçlü bir Ali Babacan gördüm. Hep teknokrat kimliğiyle bilindiği için, “Siyasî parti liderliği yapabilecek mi, acaba becerebilecek mi?” deniyor ya. 

Diğer yandan, Ahmet Davutoğlu’nun İstanbul Şehir Üniversitesi konusundaki çıkışı, sosyal medyayı yaygın ve etkili biçimde kullanışı, aynı şekilde DEVA Partisi de öyle. Her ne kadar kamuoyu araştırmalarında bu iki parti yüzde 1, yüzde 1,5 filan gibi gözükse de, sanki dinamik bir şeyi ayrı ayrı taşıyorlar. Bu da Erdoğan’ı ayrıca fazlasıyla endişelendiriyor. Bunların önünü kesebilmek için de sanki “İslâmî” hususları daha fazla öne çıkarıyor gibi bir imaj var. Ne dersin?

Yetkin: Bu söylediğin, gayet gerçekçi bir görüntü ve tasvir diyelim. Bunun daha da örnekleri ortaya çıkacak gibi görünüyor. Örneğin, iki-üç gün önce Ayasofya önünde toplanan bir grubun açtığı “şu sayılı yasa kaldırılsın” diye bir pankart var. O sayılı yasa, Atatürk’e hakareti suç sayan yasa. Zaten yeterince Atatürk’e hakaret ettikleri yetmiyormuş gibi, daha da fazla etmek istiyorlar ve o yasanın kaldırılmasını istiyorlar. Birisi televizyona çıkıyor, “Artık Hilâfet’i getirmenin zamanı gelmedi mi?” diyor, diğeri “Tabii, tabii, zaten dün yapılması lâzımdı, hemen yapılması lâzım” diyor. Biz Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılına bu havada, gerçekten ibretlik bir tabloda gidiyoruz. İnsan söyleyecek şey bulamıyor. Hani DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin oy oranı yüzde 1,5-2 diye küçümsenerek söyleniyor ya, Milliyetçi Hareket Partisi’nin verdiği destek sayesinde yüzde 50+1 oya bağlandı ilk turda seçim. 50+1, yani bir oy bile önemli, hiç küçümsememek lâzım. Zaten bu seçimin artık partiler arasında değil, cepheler arasında bir seçim olacağını biliyoruz. İttifaklar arasında bir seçim olacak. Öyle anlaşılıyor ki, Millet İttifakı’nı, CHP ile İYİ Parti ittifakını olabildiğince zayıflatmak, olabildiğince onları sağdan soldan darbelerle yıpratmak için bütün imkânlar kullanılıyor. 

Çakır: Tarafsız diyebileceğim birtakım gözlemcilerden bir şey duydum ki bu beni hiç şaşırtmadı. Özellikle taşrada, AK Parti tabanlarında ve kadrolarda ilgisizlikten dolayı büyük bir rahatsızlık olduğu söyleniyor. Aslında çok yaygın bir teşkilatı olan, yaygın teşkilatların içinden yükselen bir hareketti AK Parti. Ama son dönemdeki tekelleşme, yani iktidarın Erdoğan’ın elinde tekelleşmesiyle beraber, mesela milletvekillerinin çok anlamı da kalmadı. Eskiden milletvekilleri iş takibi yapardı.  Taşrada, Anadolu’da bayağı bir tereddüt ya da kırgınlıkların olduğu ve yeni partilerin, özellikle kuruluş için insan bulmakta zorlanmadıkları görülüyor. DEVA Partisi henüz örgütleniyor, ama Gelecek Partisi örgütlenmesini tamamladı, şimdi kongreler yapıyor ve gittikleri yerde insanlarla çok kolay iletişime geçebildikleri ve kolay kadro bulabildikleri söyleniyor. Ben aslında ilk başta zorlanırlar; insanlar bu partilere girmekten çekinir, uzak durur ve korkar diye düşünüyordum. Ama şimdi birçok yerde kendilerinin de beklemedikleri şekilde bir ilgiyle karşılaştıklarını duyuyorum. Çünkü dikkat edersen, AK Parti o sokak siyasetini, insanlarla yüz yüze, konuşarak, dokunarak yapılan o siyaseti uzun zamandır yapmıyor. Kim giderse gitsin, protokolle, korumalarla gidiyor ve çok organize işler yapıyor. Refah Partisi ve AK Parti’nin ilk yıllarındaki gibi bir olaya uzun zamandır tanık olmuyoruz.

Yetkin: Bir başka boyutu daha var, ek olarak söyleyeceğim. Hani bu “iktidar nimetleri” denen şey var ya, oradaki genel teşkilatlar, işte AK Parti’nin ilçe ve il teşkilatları, aynı zamanda birer ekonomik jeneratör olarak çalışıyorlardı. Yerel boyutta, ama ekonomik jeneratör gibi çalışıyorlardı. Oysa şimdi ekonomi küçülüyor, üzerine pandemi geldi. Bunun getirdiği bir daralma var. Bir şey vaat edemiyorlar bile. Mesela, İstanbul bir ülke ekonomisi büyüklüğünde bir yer, İstanbul’da bir şey vaat edemiyor. Ankara ülke ekonomisi büyüklüğünde, bir şey vaat edemiyor. Vaat etse de yerine getiremeyecek. Zamanında yerine getirdikleri hakkında dosyalar açılıyor, Mansur Yavaş da Ekrem İmamoğlu da açıyor. Pasta küçülüyor, ama pastadan pay almak isteyenler çoğalmış. Fakat pastadan pay alanlar giderek daralıyor, zaten küçülmekte olan pasta, belli bir çevredeki daha az sayıdaki kişiye dağıtılıyor. Şimdi bu, işin ekonomik boyutu. 

Ama söylediğini siyasî açıdan doğrulayacak bir şey söyleyeyim. Geçenlerde Ahmet Davutoğlu ile bir mülâkat yapmak için randevulaştık. Yerine gittim. Bayağı gecikerek mülâkata girdim; yarım saat kadar bekledim çünkü. Sonra nezaketle çok özür diledi ve “Biz bugün iki il başkanı atayacağız diye düşünüyorduk, ama o kadar talep geldi ki, iki il başkanı daha atadık, kusura bakmayın, onları aldım, görevlerine gönderdim” dedi. Orada yeni atanmış bir iki il başkanıyla da konuştum. Mesela, birinin babası zamanında Adalet Partisi’nin o şehirdeki il başkanıymış, diğerinin dedesi Demokrat Partili. Anlatabiliyor muyum? Zamanında AK Parti’ye gelmiş olan Demokrat Partili, Adalet Partili insanların çocukları, torunları, artık AK Parti’den kopmuş, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’ne gidiyorlar. Belki genel olarak bir şey söylenemez, ama ben sadece gördüğüm bir iki örneği aktarıyorum.

Çakır: Böyle örnekler çok anlamlı ve anlamaya çok yardımcı olabiliyor. Demin sen pasta meselesini söylerken, İstanbul, Ankara büyükşehirlerinden de bahsettin. Çünkü orası, iktidar için bir rant dağıtma yerleriydi. Baktığın zaman iş imkânı, ihale imkânı, her türlü hizmet imkânı vs. kayırmacılığın yürüdüğü yerlerdi ve şimdi çok zorlanıyorlar. O yüzden de özellikle İstanbul konusunda hâlâ çok ciddi bir acıları var. Nitekim başta bahsettiğimiz Abdülkadir Selvi’nin yazısının sonunda ne diyor Abdülkadir? “Her şey çok güzel olacak” sloganını, “îmâ etmek gibi olmasın” diyerek aslında 15 Temmuzcular’a bağlıyor. Nasıl olmuş o? 15 Temmuz gecesi darbeci General Mehmet Dişli, Hulusi Akar’ı ikna etmek için, “Sen de bize katıl, emin ol, her şey çok güzel olacak” demiş. Abdülkadir Selvi bunu da doğrudan, İstanbul seçimlerinde İmamoğlu’nun söylediği “Her şey çok güzel olacak” sloganına bağlayarak söylüyor. “Îmâ etmiyorum ama…” diyerek. Tabii bu, İmamoğlu meselesinin hâlâ ortada durduğunu gösteriyor.

Yetkin: O, can yakıyor, çok can yakıyor ve bu can acısıyla ne kadar daha gidebilirler, bunu daha ne kadar sineye çekebilirler, bilmiyorum. Benim endişem zaten budur. Artık o kadar komik geliyor ki… Hürriyet okuru da çok değişti; azaldı da epey. Hürriyet okurunun ne kadarı buna, “Ha, hakikaten. Demek ki Ekrem İmamoğlu FETÖ’cü. Çünkü general ‘Her şey çok güzel olacak demiş’ diyor?” Bu gerçekten komik. Herhalde AK Partililer Abdülkadir Selvi’ye söyledi, o da yazdı. Ama insan gerçekten siyaset düzeyinin geldiği bu noktada hayretten hayrete düşüyor. Gerçekten çocuk oyunu gibi artık.

Çakır: Tabii işin şöyle de bir boyutu var: İmamoğlu sadece İstanbul’u alan olarak değil, aynı zamanda, Tayyip Erdoğan’a meydan okuyabilecek bir siyasetçi olarak görülüyor. 

Yetkin: Neden? Çünkü 23 Haziran seçim tekrarı öncesinde Erdoğan “Bana oy vereceksiniz?” dedi. Doğru mu?  Meydanlara çıktı, “Siz bana oy vereceksiniz” dedi. İstanbullu da ona oy vermedi. Bu kadar basit. 13 bin olan fark, 800 bine çıktı. Erdoğan bu şekilde kendisini ortaya koymasaydı, belki şimdi senin dediğin gibi, Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım’ı değil, Tayyip Erdoğan’ı yenmiş oldu. Çünkü Tayyip Erdoğan çıkıp “Bana oy vereceksiniz” dedi. Bugün bu bağlantının kurulmasından daha doğal ne var?

Çakır: Murat, bu yayında seninle hiç tartışmadık. Âcil kavga edecek bir şey bulalım. Yavaş yavaş toparlayalım.

Yetkin: Sen kavga mı istiyorsun? Ruşen, kavgadan bıktık. İşte güzel güzel konuşalım.

Çakır: Peki, son olarak şöyle bitirelim: Fethullahçılık Türkiye’de yeniden neşet eder mi? Ne dersin? Ben en son şöyle yorumladım: Türkiye’de o kadar çok çözülemeyecek dert ve sorun var ki, dolayısıyla Fethullahçılar’ın hani “Kurt dumanlı havayı sever” misali, bir şeylerin kendi önlerini açabileceği beklentisinde olduğunu tahmin ediyorum. Takip ettiğim bazı hesaplarından da bunun işaretlerini görüyorum. Ama umarım olmaz diye kişisel bir temennimi de ekleyerek sorayım. Ne dersin, Türkiye’de Fetullahçılık için hâlâ bir “yeniden doğuş” söz konusu olabilir mi?

Yetkin: Biliyorsun, ABD’nin düşünce kuruluşu Center for American Progress (Amerikan İlerleme Merkezi), “Türkiye’nin değişen Medya Ortamı” adında bir rapor yayınladı;  Medyascope’un da adı geçiyor. Bu konularda da ben de yazmayı düşünüyorum ama şu ara araştırıyorum. Burada çok enteresan bir şey söyleniyor: “Türkiye’deki sosyal medya ve dijital medyaya dışarından fon akışı yapılıyor, ama yanlış yapılıyor. O kadar desteğe rağmen Sputnik Türkiye daha etkili oldu. Oysa Türkiye’de daha çok Kürt meselesini, dinî özgürlükleri öne çıkaracak bir şeye ihtiyaç var” deniyor. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı çevrelerin bu işin peşini bırakmadığını, bu işe devam edeceklerini gösteriyor. Fethullah Gülen olmaz, Mettullah Gülen olur. Ama bir şeklide, Türkiye’yi bu şekilde yıpratacaklar. Buradaki çarpıklık şudur: Türkiye’yi yıpratmak için bir şey yapıyorlar ve Erdoğan “Türkiye eşittir benim. Beni yıpratmak için yapıyorlar” diyor. Tavuk-yumurta hesabı gibi. Bana sorulacak olursa, “15 Temmuz”, Türkiye’yi hakikaten demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nden geriye kalan ne varsa onu ortadan kaldırmaya yönelik bir şeydir. Tabii ki Cumhuriyet’in başında da Erdoğan var, Erdoğan’ı devirmeyi hedefliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Anayasa’yı, laikliği… Asker yoluyla İslâmcı hareket gelecekti başa. Ama gelinen nokta nedir? “Bu hareket sadece bana yöneldi, sadece ben…” O yüzden işte Meclis’te ikilik çıktı, muhalefet partileri katılmadı. Yani bu iş böyle devam ettikçe, dediğim gibi, Fethullah olmaz, Mettullah olur, birisi mutlaka çıkar. Nitekim bugün gazetelerde var: Marmara İlâhiyat Fakültesi Dekanı “Bunlar daha da güçlenerek gelecek, çünkü yeterli mücadele yapılmadı” demiş. Herhalde bir bildiği var. Adamı ya görevden alırlar ya hapse atarlar. Kimse “Arkadaş sen niye böyle dedin?” diye soracak mı, bilmiyorum. Fakat umarım olmaz. Bu tamamen Türkiye’nin aleyhine bir harekettir ve umarım olmaz.

Çakır: Evet, Murat burada noktayı koyalım. Ummakta da birleştik. Bir sonraki yayında kutuplaşma umuduyla diyelim. Çok sağ ol.

Yetkin: Sen sağ ol.

Çakır: Murat Yetkin’le 15 Temmuz’u, Ayasofya’yı, yeni partileri, her şeyi konuştuk ve daha öncekilere kıyasla daha bir sakin geçti diyelim. Murat Yetkin’e çok teşekkürler, izleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus