Batan geminin kavgaları bunlar!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Şu arkamda gördüğünüz fotoğraf CNN Türk yayınından alınmış. Mehmet Metiner’in orada Türkiye’deki Fethullahçı yapılanmanın hâlâ etkisi olduğunu anlattığı bir yerde, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yayına bağlanarak rahatsızlığını dile getirmiş ve bir tartışma kopmuş. Olayın –herhalde– geri planında, yakın dönemde Süleyman Soylu’nun yönetimindeki, İstanbul başta olmak üzere bazı emniyet müdürlerinin görev yerlerinin değiştirilmesi ve yerlerine başkalarının atanması var. 

Genç kuşaklar bilmezler; Emniyet’te öteden beri klikler, farkı gruplar olur, Emniyet’te kadrolaşma iddiaları olur. İstanbul-Ankara ayrışmaları olur. Ama belli bir tarihten itibaren Fethullahçılık bütün bunların üstünü örtmüştü. Bütün Emniyet’i büyük ölçüde ele geçirmişti ve kendinden olmayanları önemli ölçüde marjinalize etmişti. Şimdi onların da tasfiyesinden sonra, özellikle 15 Temmuz’dan sonra, Emniyet’in –diğer bürokrasinin de tabii ki, özellikle güvenlik bürokrasisinin– yine kadrolaşma iddialarına muhatap olduğunu görüyoruz. İşin içerisinde Fethullahçılık yok, başka cemaatler giriyor ya da sokulmak isteniyor. Hatta, Fethullahçılığın bazı artıklarının da Emniyet’te hâlâ güçlü olduğu yolunda bir tartışmadır gidiyor.

Bu ne derece doğru, ne derece gerçekleri yansıtıyor? Bunun çok da fazla önemli olduğu kanısında değilim. Önemli olan; Mehmet Metiner gibi birisi –Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bilinen isimlerinden, şu anda milletvekili değil ama medyaya en çok çıkan isimlerinden birisi– o yayında eleştiriler getiriyor. İçişleri Bakanı da bundan rahatsız olup dostâne geçmeyen bir şekilde yayına müdahale ediyor. Ardından sosyal medya üzerinden de bu tartışma devam ediyor. 

Sadece bundan ibaret değil, başka birbirinden bağımsız olaylar var. Mesela, Türk Tarih Kurumu Başkanı Ahmet Yaramış –bu vesileyle böyle bir kurumun hâlâ varlığını sürdürdüğünü de öğrenmiş olduk– diye birisi, Afyon Kocatepe Üniversitesi ile Türk Tarih Kurumu’nun ortak bir panelinde 15 Temmuz’la ilgili konuşma yapıyor. Orada, darbe teşebbüsüne karışmış fakat pişman olmuş kişileri de bu toplum içine dahil etmemiz, kazanmamız gerekiyor diye bir cümle etmiş. Bu büyük bir gürültü kopardı iktidar çevrelerinde. Aslında bu söz çok da yabana atılamayacak bir söz bence — “darbe teşebbüsüne karışmış” kısmı olmasa da, Fethullahçılık’la ilişkili olup daha sonra pişman olmuş kişilerin, ona eleştirel bakan kişilerin topluma katılması ve dışlanmaması konusu. 

Benim de öteden beri dile getirdiğim bir husus bu. Tabii ki, Türk Tarih Kurumu Başkanı bunu Afyon’da dile getirip ondan sonra çok sert tepkilerle karşılaştı, kıyamet koptu kendi içlerinde. Bence çok önemli bir mesele değildi, ama ardından şu açıklamayı yaptı: “Çok pişmanım. Tepki gösteren herkes haklı, herkesten özür dilerim. Cumhurbaşkanım ‘istifa et’ derse ederim.” 

Bu da, Türk Tarih Kurumu gibi Atatürk’le beraber hayata geçmiş bir kurumun başkanının ne derece bu görevi hak ettiği konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor. Ama bizim konumuz, esas olarak bu tartışma –ya da başlamadan boğulan bu tartışma– üzerinden. Aslında Mehmet Metiner-Süleyman Soylu tartışması da bir şekilde Fethullahçılık’la ilgili. Bir başka olay daha var, o da TRT’de bir yayında Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Ali Köse’nin “Bir FETÖ gitti bin FETÖ geliyor” diye bir cümle kurması. Aslında, devletin yapması gerekeni tam yapmadığını usturuplu bir şekilde söylemeye çalışıyor. Dinî grupların, dinî cemaatlerin din alanında kalması ve siyaset-devlet alanına girmemesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Ama bunun üzerine, kendisine bazı cemaatlerle ilişkili olduğu bilinen bazı isimler ayrı ayrı çok sert tepkiler gösteriyor. 

Baktığımız zaman, bunların hepsinin üç aşağı beş yukarı Fethullahçılık’la ilgili olduğunu görüyoruz. Başka tartışmalar da oldu, bundan sonra da olacak. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Bugün iktidar içerisinde yer alan ve ona destek veren kesimlerin Fethullahçılık konusunda kafaları çok karışık — tıkandılar, ileriye gidemiyorlar, geriye bakamıyorlar, geriye bakmak isteyeni aralarında pataklıyorlar vs.. Böyle garip bir durumdayız. Özeleştiri zaten verilmiyor. Bir tür günah çıkartma gibi, “Allah bizi affetsin”in ötesinde bir yüzleşme yaşanmadı. Ama önlerine bakarken, bir şekilde, Fethullahçılık’tan başka da tartışacak bir konuları yok. Bu tartışmaların hepsinin eninde sonunda, dönüp dolaşıp Fethullahçılık üzerinde buluşması bunu gösteriyor.

Bir diğer husus, yayının başlığına koyduğum gibi, aslında bu “batan bir gemi”nin içerisindeki son kavgalar. Kavga, aslında, ötekiyle olur büyük ölçüde. Kavga dışarıdaki ile olur; rakip ile, düşman gördüğün kişi ile olur. Fethullahçılık’la yeterince kavga ettiklerini ve tasfiye ettiklerini düşünüyor olabilirler. Onun dışında, Fethullahçılık’la özdeşleştirdikleri muhalefetle kavga etme imkânları giderek azalıyor. Çünkü, muhalefet belli bir süreden beri –özellikle ana muhalefet partisi, diğer partiler de– iktidar cenahından gelen bu kışkırtmalara, kutuplaştırmalara, kavgalara, savaş çağrılarına çok fazla iltifat etmiyor. Dolayısıyla iktidar yanlıları kavgayı rakipleriyle, düşmanlarıyla yapamadıkları için kendi içlerinde yapmak durumunda kalıyorlar. Olayın böyle bir boyutu var. 

Ellerinde çok fazla siyaset üretmek imkânı da yok. İleriye yönelik olarak Türkiye’nin sorunlarını aşmaya yönelik olarak siyaset üretme imkânları da yok. Dolayısıyla bir kavga haliyle, hep bir çatışma, karaçalma, linçler vs. ile sürdürebilecekleri bir siyaset yapma tarzları var. Muhalefet buna gelmediği zaman –geldiği zaman onlarla uğraşıyorlar– kendi içlerine düşüyorlar. Olayın bir boyutu bu. İkinci boyutu, Cumhurbaşkanlığı başkanlık sistemi — nasıl dendiğini bile tam öğrenemedik. 

Türk usûlü başkanlık sistemi ile beraber Türkiye’de Meclis yok edildi. Eskiden siyasî tartışma için ilk baktığımız yer Meclis’ti. Meclis’te artık ciddi bir tartışma yok. Çünkü Meclis’teki milletvekillerinin –iktidar milletvekili olabilir, muhalefet olabilir– çok fazla fonksiyonları yok. Arada sırada kavgalar olabiliyor, ama onun dışında siyasetin tartışıldığı bir alan olarak Meclis yok. Meclis olmadığı zaman partiler büyük ölçüde –özellikle iktidar partileri– işlevsizleşmiş durumda ve siyasetin yapıldığı yerler Meclis dışı alanlar oluyor.

Akla ilk olarak medya geliyor — medya da tam bir iktidar tahakkümü altında. Dolayısıyla, burada, muhalif olarak çağrılan birtakım insanlar var — adlarını vermeye gerek bile yok. Bu kişiler de zaten rakiplerine benzemiş durumdalar. Orada aslında bir iktidar-muhalefet tartışması gibi bir olay yok, herkesin birbirini ağırladığı bir olay var. Mesela şu yayında, eskiden CHP’den milletvekili seçilip sonra niye seçildiği ve niye ayrıldığı belli olmayan bir pozisyona gelmiş bir Öztürk Yılmaz var. Gazeteci olduğu söylenen bir başka kişi var. Ama bunların neyi muhalif olarak söyledikleri, nasıl bir tartışma açtıkları çok şüpheli — aslında yok. Sonuçta bu mecralarda, bu medya ortamlarında da aralarında sürekli didişecek bir konu bulmaları gerekiyor. Bu konular da genellikle kendi içlerinde oluyor. Bu da olayın bir başka boyutu. 

Bir diğer boyut da iktidar içi kavgaların –yani şu anda ülkeyi yönetenlerin içerisindeki iktidar kavgalarının– giderek artıyor olması. Bu konuda çok spekülasyon yapılıyor. Bu spekülasyonların neresi ne kadar doğru çok bilinmez, ama değişik değişik kliklerden bahsediliyor. Örneğin, son olarak –çok alâkasız bir konu gibi gelebilir– Süper Lig’de Bilal Erdoğan şampiyon Başakşehir’in destekçisi olarak çıkıyor, ama damat Berat Albayrak da Trabzonspor’u şampiyon etmek için uğraşmasıyla dikkat çekiyor. Birisi kaybediyor. Bu arada benim gibi Galatasaraylılar da kaybediyor — ama biz Allah’a çok şükür bu tür iktidar savaşlarının içerisinde değiliz. Tribünlerde verilen fotoğraflar da bir tür iktidar savaşının yansıması olarak görülüyor. Bu da bir başka boyut. Ama en önemli boyut, başlığa da koyduğum gibi, geminin batıyor olması.

Bu kayıp ânında, kaybı kazanca çevirme imkânının kalmadığı ve bunun artık iyice belirginleştiği bir ortamda taraflar birbirleriyle çok ciddi bir şekilde uğraşmaya başlıyorlar. Suçlamalar karşılıklı; kimileri böyle ekranlara yansıyacak denli açık, kimileri de kamuoyunun görmediği bir şekilde yürütülen kapışmalar. Bu kapışmalara baktığımız zaman ideolojik-politik duruşlar çok fazla yok, çok önemli değil. Daha çok, iktidardan daha fazla pay alma, daha fazla alanı kontrol etme gibi birtakım çıkara dayalı hesaplaşmalar var. İşin içerisinde, bu olaya bir şekilde dair olmuş birtakım İslâmî gruplar var.

Bu gruplar, özellikle Fethullahçılık’tan boşalan alanın cazibesine kendilerini çok kaptırıp aslında çok riskli ve tehlikeli bir alana girmiş durumdalar. Şu anda o girdikleri alandaki kazanımlarını kaybetmemek ve üstelik daha da artırmak için bir gayret gösteriyorlar. Bu konuda önlerine çıkabilecek ve çıkan engellere karşı çok acımasız olabiliyorlar. Örneğin, Prof. Ali Köse’nin söyledikleri aslında çok anlamlı ve esas olarak da doğru şeyler. Burada, “Siz Fethullahçılığı tasfiye ediyor olabilirsiniz, kökünü kurutmuş da olabilirsiniz –ki o bile şüpheli–, ama burada esas olarak dinî iddialı birtakım grupların kendi alanları dışındaki alanlara sarkmasına şu ya da bu şekilde göz yumarsanız, o zaman önünüze başka riskler çıkacaktır”ın usturuplu bir dille ve sloganla söylenmesi var. Tabii bu slogan çok çarpıcı: “Bir FETÖ gitti bin FETÖ geliyor”. Burada o binin içerisinde kendini gören görmek isteyenler bundan rahatsız oluyor. 

Bir de şöyle bir husus var: Bilmeyenler için söyleyelim, ilâhiyatçılar ve Diyanet İşleri personeli ile cemaatler arasında öteden beri, oldum olası bir gerginlik ve birbirini sevmeme hâli vardır. Cemaatler için –her türlü cemaat– büyük ölçüde ilâhiyatçılara, yani öğretim üyesi il–hiyatçılara ya da devletin kadrolu müftüsüne ve Diyanet personeline karşı lâf etmek –nasıl söyleyeyim?–, geleneksel bir spor haline gelmişti.

Tam tersi de aynı şekilde geçerlidir. İlâhiyatçıların ve Diyanet personelinin önemli bir kısmı da cemaatlere ve onların hırslarına, onların değişik alanlara açılma iştahlarına hep şüpheyle bakarlar. Anlaşıldığı kadarıyla Prof. Ali Köse’nin bu konudaki söyledikleriyle şüpheler iyice kabarmış durumda. Ve tabii ki birileri de bunu üstüne alınıp değişik değişik cemaatlerden ona kimi zaman saygı sınırlarını hayli aşan şekilde tepkiler veriyorlar. Bütün bunlar sosyal medya üzerinden tezahür ediyor; sosyal medya üzerinden tezahür ettiği için de hepimize açık bir alanda tezahür ediyor bu kavgalar. “Kol kırılır yen içinde kalır” olmuyor, hepimizin gözü önünde cereyan ediyor bütün bunlar.

Mehmet Metiner’in Süleyman Soylu’dan, Prof. Ali Köse’nin değişik cemaatlerden aldığı tepkiler ya da Türk Tarih Kurumu Başkanı Ahmet Yaramış’ın sonra “binbir kere pişman” olduğu sözlerinin yarattığı yankılar… Bütün bunların hepsi bize iktidarın, iktidarı destekleyen çevrelerin kafalarının hayli karışık olduğu, büyük bir telaş içinde oldukları ve bu telaş içerisinde kavga edecek kimse bulamadıkları zaman çok kolay bir şekilde birbirleriyle kavga ettikleri ve hep birlikte o geminin içerisinde batmakta olduklarını gösteriyor. Bu kavgaları da bir tür “batan gemiden gelen çığlıklar” olarak görmek mümkün. 

Tabii şunu da söylemek boynumuzun borcu olsun: Bu gemi batar, başka gemiler çıkar. Şu andaki geminin içerisinde olan çok kişiyi tekrardan başka pozisyonlarla, başka söylemlerle pekâlâ görebiliriz. Şu âna kadar hep böyle oldu. Şu andaki giden gemide yer alanların büyük bir kısmı –şu anki geminin kaptanı diyelim, ki babası da bir kaptandı–, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar en azılı düşmanlarıydı. Şimdi de onun önde gelen koruyucusu haline geldiler. Yarın bu gemi gidip başka bir gemi kalkarsa ona atlamak için de ellerinden geleni yapacaklardır. Bu kavgaları bir anlamda öyle de görmekte yarar var. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus