Doğu Eroğlu yazdı: Burhan Gök, Diyarbakır saldırısından niçin ve nasıl beraat etti? IŞİD sonrası adalet ümidi neden azalıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

IŞİD’in 5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır Mitingi’ne düzenlediği saldırıdan yargılananlardan biri Burhan Gök’tü. Deliller Burhan Gök ile Diyarbakır saldırısı arasında yadsınamaz bir bağ olduğu konusunda mahkemeyi ikna edemedi. Ancak başka soruşturmalarda tespit edilen bulgular, Gök’ün IŞİD için başka faaliyetler de yürüttüğünü gösteriyordu. Usul tartışması yaparak kendisine sunulan yeni delilleri kabul etmeyen mahkeme, IŞİD katliam davalarının tümünde bir numaralı sanık olan İlhami Balı’yla aynı konumu paylaşmış olan Burhan Gök’ün beraatına karar verdi. Yani birbirinden kopuk IŞİD soruşturma ve yargılamalarının yol açtığı koordinasyonsuzluğa dair artık elde çok somut bir örnek var. Ceza hukukçusu Timuçin Köprülü, mahkemenin kabul etmediği delillerin Gök hakkındaki kovuşturmanın sürdürülmesi için yeterli olduğu görüşünde. Asıl soru işareti ise ceza yargılamalarının ötesinde bir adalet sürecinin başlayıp başlamayacağı konusunda. Geçiş dönemi adaleti çalışan hukukçu Güley Bor, siyasi irade olmadığı takdirde, IŞİD’in Türkiye’de gerçekleştirdiği katliamlar konusundaki onarım faaliyetlerinin yeterli olmayacağını anlatıyor.

18 Mayıs 2015’te HDP’nin Adana ve Mersin bürolarının bombalanması eylemini dışarıda bırakırsak, 5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır Mitingi’ne düzenlenen bombalı saldırı, “Irak Şam İslam Devleti”nin (IŞİD) Gaziantep yapılanması tarafından planlanıp uygulanan, Türkiye topraklarındaki eylemlerin ilkiydi. 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri öncesindeki Diyarbakır saldırısını, 20 Temmuz 2015 Suruç Saldırısı ve 10 Ekim 2015 Ankara Saldırısı izledi. Suruç ve Ankara saldırıları intihar eylemleriydi, yani saldırıyı düzenleyen kişiler olay yerlerinde öldü. Dolayısıyla ilerleyen yıllarda açılan davalarda da çoğunlukla saldırılara lojistik destek sağlayanlar, yani patlayıcıları temin eden ya da hazırlayanlar, eylemcilerin naklini gerçekleştirenler veya Suriye’den Türkiye’ye kaçak girişlere yardım edenler yargılandı. Diyarbakır’daki HDP mitingi öncesinde alana yerleştirdiği patlayıcıları ateşleyerek dört kişiyi öldüren Orhan Gönder’in yargılandığı Diyarbakır Davası, doğrudan bir saldırganın yargılanması bağlamında diğerlerinden ayrılıyor.

Fakat Diyarbakır Davası’nın bu makaleye konu olmasını sağlayan sanık Orhan Gönder değil Burhan Gök. Yargılama sırasında Burhan Gök hakkında yaşananlar, IŞİD bağlantılı suçların sadece ceza yargılamalarına konu edilmesi halinde karşılaşılan sınırlılığı gösteriyor ve ek mekanizmalara ihtiyaç duyulduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Burhan Gök, 5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır Mitingi’ne düzenlenen saldırının dokuz gün sonrasında, saldırıyı düzenleyen Orhan Gönder’in Suriye’ye dönüşüne yardımcı olan kişilerle birlikte yakalandı. 14 Haziran 2015 akşamı Gaziantep’teki Perilikaya Parkı’nda yakalandığı sırada, Gök’ün yanında daha sonra Diyarbakır Saldırısı Davası sanıklarından olacak Mustafa Kılınç ile 22 Mart 2016’da Brüksel’deki (Belçika) Zaventem Havalimanı’na saldırı düzenleyecek İbrahim el-Bakraoui ve bir diğer yabancı Samir el Amri de bulunuyordu.

Orhan Gönder Diyarbakır’daki saldırının ardından Suriye’ye dönüşü için görüşmeler yapmış ve aldığı talimatlar doğrultusunda Gaziantep’e geçmişti. Gönder’in Gaziantep’te konaklayacağı güvenli evi, Mustafa Kılınç ile birlikte kiraladığı gerekçesiyle Burhan Gök de Diyarbakır Saldırısı Davası kapsamında yargılanmaya başladı. Tüm ifadelerinde yalnızca taksicilik yaptığını ve diğer sanıkları tanımadığını söyleyen Burhan Gök, 26 ay tutuklu kaldıktan sonra 25 Temmuz 2017’de tahliye edildi.

Burhan Gök’ün ilgimi çekmesinin sebebi tahliyesiydi.

Dört kişinin yargılandığı davada iki yılı aşkın tutuklu kalan Gök, Diyarbakır Saldırısı ya da IŞİD’le bağlantısı bulunmadığına dair ifadelerinde ısrar etti. Mustafa Kılınç ve İbrahim el-Bakraoui’nin yanında tesadüfen bulunduğuna, Gönder’in konaklaması için tutulan evle bağlantısının da yine talihsizlik eseri olduğuna mahkeme heyetini ikna etmiş olacak ki Burhan Gök tahliye edilmişti.

Bu hikâyeyi garip bulunca Gök’ün soruşturma ve yargılama süresince verdiği ifadeleri okuyup Gök hakkındaki belgeleri inceledim. Nihayetinde Gök, Diyarbakır Saldırısı ile kendisi arasındaki bağlantıların rastlantısal olduğunu söylüyordu. Aksini iddia etmek içinse Gök’ün kendi iradesiyle, etkin biçimde gerçekleştirdiği bir eylem bulmak gerekiyordu.

Gök’ün, mahkemenin bulamadığı bağlantıları

Gök tüm ifadelerinde aşağı yukarı aynı şeyleri söylerken, bir de kendi adına kayıtlı telefon numarasından bahsediyordu.

Diyarbakır Saldırısı hakkındaki soruşturma dosyasına birçok iletişimin tespiti tutanağı (tape) dahil edilmişti ancak bunlar çoğunlukla Gaziantep 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015’te aldığı kararlar uyarınca, İlhami Balı ile İsmail Korkmaz’ın yaptığı görüşmelere ait tutanaklardı. Bu tutanaklarda Balı ya da Korkmaz’ın, Burhan Gök’ün kendine ait olduğunu kabul ettiği 05*******40 numaralı telefonla gerçekleştirdiği bir görüşme bulunmuyordu.

Burhan Gök’ün 19 Ekim 2016 tarihli duruşmadaki savunmasından bir bölüm (Kaynak: Diyarbakır Saldırısı Davası gerekçeli kararı)

Diyarbakır Saldırısı Davası’nda Burhan Gök hakkında çok az maddi bulgu vardı. Ben de eldeki nadir bulgulardan birini, Gök’ün kendine ait olduğunu kabul ettiği telefon numarasını kullanarak başka şeylere ulaşmaya çalıştım.

İlk bulguya Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 17 Kasım 2014 tarihinde alınmış bir iletişimin tespiti kararının yer aldığı soruşturma evrakında rastladım. Bu soruşturmada telefonları dinlenen kişi, İslam Devleti Hudut İdaresi’ne bağlı görev yapan Türkiye Sınır Emiri İlhami Balı’ydı. Moustafa Hanifi isimli bir kişi üzerine kayıtlı ancak İlhami Balı tarafından kullanıldığı bilinen telefonu 18 Kasım 2014’te Burhan Gök aramıştı.

Gök bu aramayı, Diyarbakır Saldırısı Davası sırasında kendisine ait olduğunu kabul ettiği, 05*******40 numaralı telefondan gerçekleştirmişti.

Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla telefonu dinlenen İlhami Balı’nın, HDP Diyarbakır Mitingine düzenlenen saldırının altı ay öncesinde, 18 Kasım 2014’te Burhan Gök’le yaptığı görüşme kayıtlara girmişti.

O dönem Türkiye Sınır Emiri olarak görev yapan, yani Kilis’in Elbeyli ilçesindeki Türkiye-Suriye sınırı geçiş noktalarını yöneten İlhami Balı, İslam Devleti’nden gelen talimatlar doğrultusunda Türkiye’den İslam Devleti’ne insan, mal ve hizmetlerin geçişini koordine ediyordu.

Diyarbakır Saldırısı Davası’ndaki ifadelerinde “İlhami Balı’yı tanımam” diyen Burhan Gök, 18 Kasım 2014’te kendi adına kayıtlı telefonuyla aradığı Balı’ya, sınırı geçmek isteyen bir kişinin Gaziantep’ten Elbeyli’ye seyahati için ayarlama yapıyordu:

Burhan Gök: Ahmet Furkan ben. Bir misafir gönderiyorum ticari taksiyle. Adres için taksiciyle görüşecek misiniz?
İlhami Balı: Tamam.
Taksici: Arkadaşları caminin oraya mı getireceğim?
İlhami Balı: Elbeyli’ye getireceksin.
Taksici: Tamam. Elbeyli’de, caminin orası, değil mi?
İlhami Balı: Evet…

Konuşma içeriği Burhan Gök’ün sınır geçişlerinden haberdar olduğunu ve bu geçişlere aracılık yaptığını gösteriyor. Kendini Ahmet Furkan künyesiyle, yani takma adıyla tanıtması ise Gök’ün IŞİD ekonomisinden faydalanmaya çalışan bir profesyonel olmakla kalmadığını, IŞİD’e biat etmiş, kendini künyeyle tanıtan biri olduğunu ortaya koyuyor.

Burhan Gök’ün kendini Ahmet Furkan ismiyle tanıtması, ikinci bir bulguya erişmemi sağladı.

Temmuz 2015’te Ebu Hanzala künyeli Halis Bayancuk’un da aralarında olduğu birçok kişinin tutuklandığı İstanbul’daki bir soruşturmada da Ahmet Furkan ismine rastlanmıştı. 16 Ekim 2014 Türkiye’de görev yapmış en önemli IŞİD yetkililerinden biri olan Ebu Suheyf’le görüşen Ahmet Furkan isimli bir kişi, sınırın idaresini devraldığını, bundan sonra sorumluluğun kendisinde olduğunu anlatıyordu:

Ebu Suheyf: Kim var Ebu Bekir’in [İlhami Balı] yerinde?
Ahmet Furkan: İşte benim, Ahmet Furkan. Ebu Bekir’in yerine gelen benim.
Ebu Suheyf: Tamam, şimdi haber gelecek sana. Bizden inşallah yedi tane aile var Antep’te.
Ahmet Furkan: Tamam, Ebu Mansur’un [İslam Devleti Hudut İdaresi yetkililerinden biri] dediğinden başka bir şey yapmıyorum ben. Ebu Mansur diyor ki, “İletişimden [Tel Abyad’dan] haber gelmedikten sonra kesinlikle adam almıyorsun.” Ben nasıl alayım?
Ebu Suheyf: Tamam, haber vereceğim ona, arasın seni inşallah.
Ahmet Furkan: Burada yeni bir kadro oluşturduk. Ebu Mansur bize para gönderdi ve araba aldık şimdi. 
Ebu Suheyf: Şimdi arasın sizi, tamam akhi?
Ahmet Furkan: WhatsApp’ıma mesaj atıyor. Bu kadar basit…

Bu konuşmayı anlamlı kılmak için, 2014-2015 itibarıyla Türkiye’de faaliyet gösteren IŞİD kurumlarından bahsetmek gerekiyor.

2014-2015 döneminde Türkiye hakkında, İslam Devleti kontrolündeki topraklara ulaşmak isteyenlerin en çok tercih ettiği güzergâh olmasından ötürü “cihat otobanı” yakıştırması yapılıyordu. Türkiye’de faaliyet gösteren IŞİD kurumlarının temel işlevi de bu insan trafiğini yönetmekti.

Uluslararası koordinasyonu, Tel Abyad merkezli İslam Devleti Hudut İdaresi yürütüyordu. Dünyanın birçok yerinden İslam Devleti’ne seyahat edecek kişilerin bilgilerini toplayan bu merkezi kurum, güzergahlara göre ilgili birimlere haber veriyordu. Türkiyeli IŞİD mensupları bu birimi genellikle İletişim ya da Tel Abyad İletişim isimleriyle anıyordu. Ebu Suheyf ile Ahmet Furkan arasındaki konuşmada adı geçen Ebu Mansur, İslam Devleti Hudut İdaresi’nin Tel Abyad’daki yetkililerinden biriydi.

İslam Devleti Hudut İdaresi emri altında, Türkiye Sınır Emiri olarak uzun süre görev yapan İlhami Balı.

Türkiye’ye gelecek yabancıların bildirildiği esas birim, İslam Devleti Türkiye Kolu olarak adlandırabileceğimiz, birkaç profesyonelin görev yaptığı, kısaca “Şirket” adıyla anılan yapıydı. Tel Abyad İletişim Türkiye üzerinden İslam Devleti’ne geçiş yapacak yabancıların isimlerini İslam Devleti Türkiye Kolu yetkilisi Ebu Suheyf’e bildiriyor, Ebu Suheyf de emrindeki kişileri kullanarak yabancıları havalimanlarından ya da sınır kapılarından aldırıyordu. Yabancılar gerekirse belli süreler Türkiye’de konakladıktan sonra Ebu Suheyf ve ekibinin uygun gördüğü rotaları kullanarak Türkiye-Suriye sınırına gönderiliyordu.

Sınıra gelindiğinde ise iş İslam Devleti Hudut İdaresi’ne bağlı Türkiye Sınır Emirliği’ne düşüyordu. Bazen günde yüzlerce kişinin Türkiye’den İslam Devleti kontrolündeki topraklara geçişini sağlayan bu birim, yalnızca Tel Abyad İletişim’den kendilerine ismi bildirilen kişilerin sınırdan geçmesine izin veriyordu.

Bu çerçeve, yukarıdaki konuşmayı daha anlamlı kılıyor.

Telefon görüşmesinde, daha önce Türkiye Sınır Emiri olarak görev yapan İlhami Balı (Ebu Bekir künyesini kullanıyordu) yerine göreve geldiğini bildiren Ahmet Furkan, Ebu Suheyf’in sınırdan geçirilmesini istediği yedi aile için izin makamının Tel Abyad İletişim’deki sorumlu Ebu Mansur olduğunu aktarıyordu.

IŞİD sözkonusu olduğunda ceza yargısının sınırlılıkları

Türkiye’deki farklı soruşturmalardan edinilen dinleme tutanakları, 2014’te İslam Devleti Hudut İdaresi’ne bağlı çalışan Türkiye Sınır Emiri İlhami Balı’nın, sınır yönetimiyle ilgili birtakım anlaşmazlıklardan ötürü görevini kısa süreliğine bıraktığını gösteriyor. Ebu Suheyf ile Ahmet Furkan arasında 16 Ekim 2014’te geçen bu telefon görüşmesi, tam da İlhami Balı’nın görevden ayrıldığı sırada gerçekleştirilmiş olmalı. Yine aynı kaynaklar, İlhami Balı’nın çok geçmeden eski görevine döndüğünü gösteriyor.

Bu iki bulgu bir çelişkiyi, bir de ihtimali önümüze koyuyor.

Çelişki: Tüm ifadelerinde 5 Haziran 2015 HDP Diyarbakır Mitingi Saldırı failleriyle bağlantısı bulunmadığını, İlhami Balı’yı tanımadığını söyleyen Burhan Gök’ün, kendine ait olduğunu ifadelerinde kabul ettiği 05*******40 numaralı telefondan 18 Kasım 2014’te İlhami Balı’yla görüştüğü ve İslam Devleti’ne gidecek kişiler hakkında konuştuğu görülüyor. Üstelik Gök bu konuşmada kendisini Ahmet Furkan künyesiyle tanıtıyor.

İhtimal: İncelediğim binlerce telefon konuşması tutanağında kendini Ahmet Furkan olarak tanıtan bir kişi daha var. Bu kişi yine sınır geçişleri hakkında, 16 Ekim 2014’te, İslam Devleti Türkiye Kolu yetkilisi Ebu Suheyf’le görüşüyor. Ebu Suheyf’le görüşürken kendini Ahmet Furkan olarak tanıtan kişi de Burhan Gök olabilir. Ancak bu görüşme, Burhan Gök’ün kendine ait olduğunu kabul ettiği 05*******40 numaralı telefondan değil, başka bir telefon numarası kullanılarak gerçekleştirildi.

Ulaştığım bu bulguları vakit kaybetmeden haber haline getirdim. 1 Kasım 2017’de yayımlanan haberde yer alan belgeler, Diyarbakır Saldırısı Davasının 2 Kasım 2017’de gerçekleştirilen sekizinci duruşmasında, mağdur müşteki avukatları tarafından mahkeme heyetine sunuldu.

Belgeleri değerlendiren mahkeme, savcılıklardan bu görüşmelerle ilgili belgeleri istedi. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan (BTK) ise Gök’ün telefonuna ilişkin HTS kayıtları talep edildi ve kuruma, Gök’ün telefonunda hangi numaralara ait hatların kullanıldığını sordu.

Belgelerin çoğu mahkemeye gelmedi.

Ankara Batı 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Aralık 2019 tarihli kararında Burhan Gök’ü yüklenen tüm suçlardan beraat ettirdi. Kararın gerekçesi ise ilginçti. Mahkeme, Burhan Gök’e ait olduğu ileri sürülerek mahkemeye sunulan telefon kayıtlarının içeriğinin incelenemez, yani delil olarak kabul edilemez olduğunu söylüyordu. Mahkemenin oyçokluğuyla aldığı karara göre, ilgili iletişim tespitleri başka kişiler hakkındaki soruşturmalardan edinilmişti. Burhan Gök hakkında herhangi bir iletişimin tespiti kararı bulunmadığını belirten heyet, “sözkonusu görüşmelerin hukuka uygun delil kabul edilemeyeceğine” karar verdi.

Mahkeme oyçokluğuyla aldığı kararında, Gök hakkındaki iletişim tespitlerinin neden delil olarak kullanılamayacağını açıklıyor. (Kaynak: Diyarbakır Saldırısı Davası gerekçeli kararı)

Oyçokluğuyla alınan karara katılmayan üye hâkimin kaleme aldığı muhalefet şerhi, heyetin diğer üyeleri tarafından görmezden gelinen noktaları vurguluyordu. İlhami Balı ve Ebu Suheyf’le örgütsel konuşmalar yapan, daha sonra Belçika’daki Zaventem Havalimanı Saldırısını düzenleyen İbrahim el-Bakraoui’nin yanında yakalanan Burhan Gök, üye hâkime göre, Diyarbakır Saldırısı’yla ilişkilendirilemese bile IŞİD üyesiydi ve eylemleri anayasayı ihlal olarak değerlendirilmeliydi.

Mahkeme kararı hakkında görüştüğüm Yakın Doğu Üniversitesi’nden ceza hukukçusu Doç. Dr. Timuçin Köprülü, dinleme tutanaklarının delil olarak değerlendirilebileceği görüşünde:

“İletişimin denetlenmesine, yani telefon dinlenmesine ilişkin karar, kim ve hangi numara için alınmışsa onun hakkında uygulanır. Ancak bu kişiyi arayanlar da ‘dinlemeye takılabilir.’ Hakkında dinleme kararı olmayan kişi için, ‘Hadi bunu da dinleyelim’ denemez. Bunun için ayrıca karar alınması gerekir. Mahkeme kararında da bu hususa yer verilmiş. Fakat dinlemeye takılan kişinin söylemleri, yine iletişimin denetlenmesi tedbirinin uygulanabileceği bir suç kategorisinde ise bu tesadüfen elde edilmiş delil hukuka uygun kabul edilir. Burhan Gök’ün dinlemeye takılan konuşmasında suç unsuru varsa ya da bir suça katıldığına dair ifadeler bulunuyorsa, bu aleyhine elbette kullanılabilir.”

Doç. Dr. Köprülü, bu ayrımın anlaşılması için varsayımsal bir vaka üzerinden örnek veriyor. Sözgelimi bu tartışmayı tarihi eser kaçakçılığı yapan bir şebeke hakkında yapıyor olalım. Dolayısıyla tarihi eser kaçakçılığı yapan örgütün liderinin telefonunun dinlendiğini varsayalım. Örgüt lideriyle görüşen bir kişi, elindeki uyuşturucu maddeyi sattığından söz ederse, Doç. Dr. Köprülü’ye göre, bu sözler delil olarak kullanılabilir. Üstelik sözleri sarf eden kişi hakkında iletişimin tespiti kararı alınmış olmasa bile.

Köprülü, Burhan Gök meselesiyle ilgili şunu da ekliyor: “Kayıtların dinlenmesi ve seslerin aynı olup olmadığını kontrol etmek acaba neden düşünülmedi?”

Gazeteci Gökçer Tahincioğlu, Gök hakkındaki delillerin hukuka uygun bulunmamasını “IŞİD şefkati” diye özetliyor.

IŞİD katliam yargılamalarında hâkim önüne çıkanlar: Kuryeler, şoförler, tedarikçiler

Türkiye’de maddi delil olmadan tutuklu yargılanan ya da hüküm giyen pek çok kişi varken, Gök hakkındaki delillerin hukuka uygun bulunmamasının sebeplerini kenara koyalım. Yine de elimizde ciddi bir koordinasyonsuzluk örneği duruyor.

Türkiye toprakları üzerinde gerçekleştirilen IŞİD bağlantılı şiddet olaylarının konu edildiği yargılamalarda, çoğu eylemin faili olan Gaziantep Yapılanması’nın nüfuzlu isimleri hâkim önüne çıkamadı.

Gaziantep Yapılanması’nın önemli isimleri Yunus Durmaz, Halil İbrahim Durgun ve Mehmet Kadir Cebael, polis operasyonlarında öldü. 2014 ile 2015’te İslam Devleti Hudut İdaresi’ne bağlı olarak Türkiye Sınır Emirliği görevini yürüten İlhami Balı ve çalışma arkadaşı Mustafa Demir, Gaziantep Yapılanması’ndan Deniz Büyükçelebi ve daha pek çoklarının akıbetleri belirsiz. Katliam davalarında yargılananlarsa çoğunlukla ya kuryelik ya da keşif görevlerini yerine getiren veya aldıkları emir doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylemlerin tasarlanışından habersiz şahıslar.

Mahkemenin dikkate almadığı bulgular, Burhan Gök’ün bir istisna olabileceğini akla getiriyor.

İlhami Balı’yla sınır geçişleri konusunda mesai yapan, yabancı profesyonellerden oluşan ve yabancıları Türkiye üzerinden İslam Devleti’ne geçirmekle sorumlu birimin başındaki Ebu Suheyf’le çalışma yürüten, hatta Türkiye’den İslam Devleti’ne en önemli geçiş noktasını kısa süreliğine de olsa yönetmiş başka bir IŞİD sanığının Türkiye’de olduğunu hatırlamıyorum.

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nin iki gün öncesindeki HDP Diyarbakır mitingini hedef alan saldırı hakkında yargılama yapılırken sanıkların diğer IŞİD soruşturmalarında adlarının geçip geçmediğinin kontrol edilmemesi akıl alır gibi değil.

Kendi kısıtlı deneyimi ve bilgisiyle bu bağlantıyı bir gazeteci ortaya koyabiliyorken savcılığın aynı bulgulara ulaşamaması ya da benzer bir araştırma yapma zahmetine girmemesi, koordine olmayan diğer IŞİD yargılamalarının etkinliğini de töhmet altında bırakıyor.

Birçok hukukçuya, bu konuda yetkilendirilmiş bir yargı birimi oluşturulmuş olması halinde etkin soruşturma kapasitesinin artıp artmayacağını sordum. Yanıtlar hemen hemen aynıydı.

Verilerin tek bir merkezde tutulup soruşturmalar sırasında bu ana kaynaktan faydalanılması fikri kâğıt üstünde iyi gözükse de Türkiye’de özel yetkilendirilmiş hukuki kurumların geçmişte yarattığı karmaşa yüzünden kimse böyle bir yapılanmayı önerecek cesareti kendinde bulamıyor. İstisnai hukuku sıradanlaştıran tecrübelerin gölgesi bu tip merkezi yapılanmaları tehlikeli kılsa da Burhan Gök örneğinde görülen koordinasyon eksikliğinin başka ne tip sonuçlara yol açtığını düşünmek ürkütücü.

Diyarbakır Saldırısı Davası şu sıralar istinafta.

Salt ceza yargılamasından daha kapsamlı bir yaklaşım: Geçiş dönemi adaleti

Doğru, IŞİD katliamları sözkonusu olduğunda ceza yargılamasının ciddi sınırlılıkları var. Çoğunlukla tali sanıklar yargılanıyor ve bu yargılamaların da etkin soruşturmalara dayandığına ilişkin ciddi şüpheler var. IŞİD konusunda yetkilendirilmiş mahkemeler içinse –istisnai hukuk tartışmalarını bir yana bıraksak bile– geç kalındı. Peki, adalet için başka hiçbir mekanizma yok mu?

Ceza yargılaması çerçevesine sıkışmadan hem faillerin tespiti hem de mağdurlar için onarım getirebilecek başka bir aracı daha da gecikmeden konuşmaya başlasak fena olmaz: Geçiş dönemi adaleti.

Geçiş dönemi adaletine, toplumsal travmayı giderme ve adaletin tesisi konularında sıradan ceza yargılamalarının yetersiz kaldığı durumlarda başvuruluyor.

Çatışma, kitlesel şiddet ya da baskıcı rejimlerden barış ve demokrasiye geçiş durumlarında geçiş dönemi adaleti mekanizmalarına başvuruluyor.

Geçiş dönemi adaleti, sistematik suçların ya da insan hakları ihlallerinin gelecek kuşaklara taşınmamasını garanti altına alacak mekanizmalar kurmayı, faillerin cezalandırılmasını, baskı altına alınan toplulukların korunmasını ve yaraların onarılmasını hedefliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Holokost kurbanları için oluşturulan tazminat mekanizmaları, soykırımda payı olanların yargılanması, Holokost mekanlarının korunarak ülkenin tarihiyle yüzleşmesi, NSDAP benzeri organizasyonların örgütlenmesini önleyecek yasal reformlar, geçiş dönemi adaletinin ilk örneklerinden biri olarak görülebilir.

Baskıcı veya sistematik ayrımcı rejimler, iç savaşlar ya da soykırımcı hareketler İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze dek Balkan devletleri ile Şili, Arjantin, El Salvador, Endonezya ve Güney Afrika’nın da aralarında olduğu pek çok ülkede geçiş dönemi adaleti süreçleri yaşanmasına yol açtı. Bu ülkelerde hakikat komisyonları kuruldu, failler tespit edilip cezalandırıldı, mağdurlar içinse onarım yolları oluşturuldu. Ancak geçiş dönemi adaleti sürecini başlatan yönetimlerin siyasi çıkarları değiştiği dönemlerde, süreçlerin savsaklandığı, faillerin tespit edilse dahi cezalandırılamadığı, sistematik ihlallere yol açan sorunların aşılamadığı da sıkça görüldü.

Günümüzde Kolombiya, Gambiya ve Tunus’taki geçiş dönemi adaleti uygulamaları devam ediyor. Geçiş dönemi adaleti mekanizmaları sadece sistematik ihlallere imza atan geçmişin baskıcı rejimleri sözkonusu olduğunda kullanılmıyor. Kolombiya hükümeti ile FARC arasında başlatılan barış süreci kapsamında başvurulan araçlar arasında geçiş dönemi adaleti mekanizmaları da bulunuyor.

Devlet dışı silahlı bir grubun yol açtığı zararlar sözkonusu olduğunda, üstelik devletin konumu hakkında soru işaretleri de varsa, ilgili grubun yokluğunda da devlet ile toplum bir geçiş dönemi adaleti süreci işletebiliyor.

Geçiş dönemi adaleti (ENG. transitional justice) deyince karşımıza, hakikat komisyonları, onarım programları, ceza yargılaması ve kurumsal reform gibi dört temel üzerine kurulmuş bir mekanizma çıkıyor. Ancak bunlar resmi yöntemler.

Türkiye’de hafızalaştırma var, onarım yok.

Bir de devlet eliyle ya da işbirliğiyle uygulanmasa da geçiş dönemi adaleti kapsamında gayriresmi yöntemler var. Örneğin, bir olayın faillerini ya da olayda ihmali olan kişileri ortaya çıkarmak için hakikat komisyonları kurulması resmi geçiş dönemi adaleti süreçlerinde çokça başvurulan bir yöntem. Ama bu faaliyete sivil kurumlar ve yurttaşlar kendi hakikat çalışmalarını gerçekleştirerek katkı koyabiliyor. Gözaltında kaybedilenleri ya da yargısız infaza uğrayanları kamuoyuna ve kamuya hatırlatan Cumartesi Anneleri, yıllardır böyle bir faaliyet yürütüyor. Ya da hak ihlallerine uğramış kişileri veya kritik olayları hatırlatmak için mekânsal girişimler de gerçekleştirilebiliyor. Musa Anter için oluşturulan sahalar ile 12 yaşındayken öldürülen Uğur Kaymaz için yapılan heykeller, bu tip hafıza mekanlarının Türkiye’deki örnekleri arasında.

Musa Anter’in anıt mezarı (solda), Cumartesi Anneleri eylemlerinden bir görüntü (ortada) ve Uğur Kaymaz için yapılan heykellerden biri (sağda). (Fotoğraflar: memorializeturkey.com)

Geçiş dönemi adaleti çalışan hukukçu Güley Bor’a göre, bilhassa devletin geçmişle yüzleşmeye dair adım atmadığı durumlarda mağdurlar ve yakınları, sivil toplum ve yurttaşlar gayriresmi geçiş dönemi adaleti mekanizmaları oluşturma, hakikat arayışı ve hafızalaştırma konusunda çok önemli bir rol oynuyor.

Türkiye’deki hafızalaştırma çalışmalarının ciddi bir kısmı, 1980’lerle birlikte çatışmalı hale gelen Kürt sorunuyla bağlantılar taşıyor. Toplumsallaşmayan kısa barış süreci girişimini saymazsak, devlet hâlâ bu konuda bir kabullenme göstermiyor ya da geçiş dönemi adaleti süreci başlatmıyor. Dolayısıyla Tahir Elçi’nin öldürülmesi ya da Roboski Katliamı gibi yakın tarihteki olaylarda, hafızalaştırma çalışmalarının ceza yargılamaları bitmeden ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz.

Hafızalaştırma çalışmaları geçiş dönemi adaletinin bir parçası. Fakat Güley Bor, devlet resmi bir tanıma ya da kabullenme göstermedikçe geçiş dönemi adaleti süreçlerinin etkin bir şekilde işlemeyeceğini söylüyor:

“Resmi bir geçiş dönemi adaleti sürecinden bahsediyorsak siyasi irade şart. Resmi geçiş dönemi adaleti mekanizmalarının özünde tanıma, kabullenme var. ‘Evet, bir ihlal yaşandı ve bunu devlet olarak işledim ya da bunu devlet olarak önlemedim’ farkındalığı ve bu kabulün üzerine gelecek diğer araçlar sözkonusu olmalı. Siyasi irade yoksa, ‘Evet, bu hatayı kabul edeceğim’ denmiyorsa, resmi bir geçiş dönemi adaleti sürecinden söz etmek zor.”

Tazminatta kusursuz sorumsuzluk yaklaşımı onarım getirmiyor

Resmi geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kapsamında devletler, sorumlu oldukları ihlallerden doğan zararları gidermek için onarım programları oluşturuyor. Zira hayatta kalanlar ve mağdur yakınları onarım hakkına sahip. Aslında Türkiye’de kâğıt üzerinde onarım hedefleyen bir kanun var ama bu kanun pratikte onarım sağlamaktan uzak.

5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, 1990’lardaki zorunlu Kürt göçleri sonrasında AİHM’de biriken yaklaşık 1,500 başvuruyu önlemek için 2004’te çıkarıldı. TESEV’in araştırması, keyfi biçimde yerlerinden edilen kişilere tazminat hakkı sağlayan kanunun, devletin kendi sorumluluğunu kabul etmekten ziyade teknik bir sorunu ortadan kaldırmayı öncelikli gören bir yaklaşıma sahip olmasından ötürü, gerçek bir geçiş dönemi adaleti mekanizması olarak değerlendirilemeyeceği hakkında ipuçları veriyor. Kanunun özü –adıyla da uyumlu bir biçimde– hak ihlallerinin devletin eylemleri yüzünden değil, terör sebebiyle ortaya çıktığını varsayıyor. Böylelikle devlet kendi hatasını ya da ihmalini kabul etmese bile, kusursuz sorumluluk ilkesi sebebiyle mağdurlara tazminat önerebiliyor.

Güley Bor, 5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun üzerinden onarım ya da geçiş dönemi adaleti kurulamamasını şöyle açıklıyor:

“Türkiye’deki 5233 Sayılı Kanun tanıma içermiyor. Yani devlet, ‘Evet, bunları ben yaptım ya da ihmalde bulundum. Bu yüzden senin acını tanıyor ve onarım hakkın kapsamında sana para veya hizmet veriyorum’ demiyor. Kusursuz sorumluluk ilkesi dolayısıyla, olayda kusuru olmadığının altını çizerek tazminat veriyor. Ama burada ihlal ve bunun sonucunda ortaya çıkan zarardaki rolünü reddediyor. Halbuki hayatta kalanlar için en önemli şeylerden biri devletin ihlalden sorumlu olduğunu da kabul etmesi, aksi takdirde bir yüzleşmeden söz edemeyiz. Hatta bu kabul olmaksızın yapılan onarım ve özellikle tazminat ödemeleri hak sahipleri tarafından sıklıkla ‘kan parası’ olarak tanımlanıyor.”

5233 Sayılı Kanun, devlet ile PKK çatışmalarında 2015’le birlikte ortaya çıkan hendek sürecinde de devreye girdi. Yerinden edilenlerin bir kısmı, 5233 Sayılı Kanun kapsamında tazminat aldı ama bu tazminatları alırken dolaylı olarak idarenin sorumsuzluğunu da kabul etmek zorunda kaldı. 5233 Sayılı Kanun tarafından öngörülen çerçeveye göre, zararlar bir terör ya da terörle mücadele faaliyeti yüzünden ortaya çıkmıştı. Yani zarara resmi birimler yol açmıştıysa bile özünde kusur idareye ait değildi. Bor, bu yaklaşımla verilen tazminatın onarıcı bir yönü olmadığını belirtiyor.

IŞİD’in 10 Ekim 2015’teki Ankara Saldırısı sonrasında, katliamda yaralananlar, yakınlarını kaybedenler ve saldırıdan etkilenenler için On Ekim Dayanışması İnisiyatifi kuruldu. İnisiyatif, 10 Ekim Katliamı’yla ilgili hukuki süreçler için yurttaşlara destek verdiği gibi, saldırıdan etkilenenler için tıbbi ve psikososyal destek mekanizmalarının kurulmasına da katkı yapıyor.

Saldırının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın On Ekim Dayanışmasından İhsan Seylan, pek çok sorunla uğraşmayı sürdürdüklerini aktarıyor.

Seylan’a göre, 10 Ekim Saldırısı hakkında yapılan maddi tazminat başvurularının çok az bir kısmı sonuçlandı. Seylan tazminat süreçlerinin neredeyse yarısının devam ettiğini, birkaç başvuru için karara bağlanıp ödeme yapıldığını, bazı başvurucularınsa belirlenen tazminat tutarını kabul etmeyip mahkemeye başvurduğunu söylüyor.

Terör olaylarında yaralananların tedavisi devlet tarafından ücretsiz gerçekleştiriliyor. Buna rağmen sağlık hizmetleri konusunda çeşitli sıkıntılar yaşandığını belirten Seylan, bazen idari birimlerin 10 Ekim’de yaralanmış kişilerin tedavileri konusunda “savunmacı bir yaklaşım içine girebildiklerini” söylüyor. Psikososyal destek konusunda idare adım atılacağını söylese de 10 Ekim 2015 Saldırısı’ndan etkilenen vatandaşların neredeyse hiçbiri elle tutulur bir hizmet alamamış. Ancak Seylan, tıbbi ve psikososyal destek konularında idarenin eksiklerinin kişisel çabalar ya da dayanışma yoluyla halledildiğini belirtiyor.

Asıl sorun hakikat ve hafızayla ilgili.

10 Ekim aileleri ve saldırıdan etkilenenler, hakikate erişilmesini ve hafıza çalışmalarının gerçekleştirilmesini her şeyden çok önemsiyor. Seylan en büyük tıkanıklıkların da bu iki konuda meydana geldiğini söylüyor. Seylan, Ankara Tren Garı önüne yerleştirilmek istenen anıt konusunda bile hâlâ sorunlar yaşandığını belirtiyor.

Birçok kurumun ortaklaşa başlattığı Emek Barış ve Demokrasi Anıt Meydan ve Anma Yeri proje yarışması Mart 2020’de neticelendi. Proje için düzenlenen toplantıda Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri, “Projenin paydaşlarından biri olarak, Ankara Büyükşehir Belediyesi olarak anıt meydanını hayata geçireceğiz” diye konuşmuştu. Seylan’a göre, anıt meydan ve anma yeri konusunda şimdilik Ankara Büyükşehir Belediyesi yeni bir adım atmadı.

10 Ekim 2015 Saldırısı hakkındaki hafızalaştırma çalışmalarından, Emek Barış ve Demokrasi Anıt Meydan ve Anma Yeri proje yarışmasının birincisi.

Sadece iyi gözükmek için gerçekleştirilmeyen, yani çok katmanlı sorunsalları çözmeyi hedefleyen geçiş dönemi adaleti uygulamaları, sivil sektörün ve yurttaşların tek başlarına başaramayacağı ayaklar içeriyor. Öncelikle hakikat komisyonları oluşturulup sorunların kökenleri, çatışmaların içerikleri, failler ve ihmalde bulunanların belirlenmesi gerekiyor. Hakikati elinde bulunduran çoğu zaman devlet olduğu için, hakikat komisyonu aşamasına resmî kurumların etkin katılımı çok önemli. Bu aşamaya bağlı olarak ceza yargılamalarının gerçekleştirilmesi şart. Bu sırada mağdurların hangi alanda onarıma ihtiyacı varsa o konularda destekler sağlanmalı. Üstelik geçiş dönemi adaletine konu olan ihlallerin bir daha yaşanmasını engellemek için gerekirse yeni yasalar yapılmalı ya da kurumlar oluşturulmalı. Tüm bunlar için de siyasi irade lazım.

Çatışma süreçlerinde idarenin rolü ya da ihmali varsa, geçiş dönemi adaleti süreci başlatmak ilgili idare için riskli olabilir. Bunun için ya uygun bir siyasal konjonktür gerekiyor ya da iktidar değişikliği. Üstelik iktidar değişse bile göreve gelecek grupların idareyi sorumluluk altına sokmaktan kaçınması muhtemel.

Bor: “Onarım için ihtiyaçlar tespit edilmeli”

Peki, siyasi iradenin bulunmadığı durumlarda, geçiş dönemi adaleti mekanizmaları için herhangi bir çalışma yapmak anlamsız mı?

Bor, Irak’ta Ezidi halkının uğradığı soykırım konusundaki onarım çalışmalarını örnek gösteriyor. 2019’a kadar Irak’ta IŞİD’in işlediği soykırımdan hayatta kalan Ezidiler için onarımın pek gündemde olmadığını aktaran Bor, 2019 öncesinde sivil toplumun yaptığı ön çalışmaların ve özellikle belgeleme faaliyetlerinin ilerleyen dönemde faydalı hale geldiğini vurguluyor.

Şengal’de IŞİD’in gerçekleştirdiği Ezidi katliamlarından sonra bulunan toplu mezarlardan biri. (Fotoğraf: AFP)

Tıpkı Türkiye’deki 5233 Sayılı Kanun’a benzer gerçekte onarım içermeyen bir mevzuata sahip olan Irak’ta, 2019’da başlayan girişimler Ezidi hayatta kalanlar, bilhassa da kadınlar için bir onarım olasılığı ortaya çıkardı. İlk taslaklarda yer alan bazı unsurlar tepki çektiyse de uzun süren müzakereler sonrasında tasarı IŞİD’den zarar gören Ezidi toplumu için kimi onarıcı ve dönüştürücü tedbirler içerir hale geldi. Bor’un yaptığı çalışmalar da kurulması planlanan onarım mekanizmaları için veri sağladı. Henüz onaylanmayan yasanın daha kapsayıcı olması ve hayatta kalanların talep ve ihtiyaçlarını daha isabetli yansıtması için Irak’ta sivil toplum uğraş vermeyi sürdürüyor.

Bor’a göre, o an siyasi irade olmasa bile onarım çalışmaları için hazırlık yapmak, hayatta kalanlar için onarımın ne olduğunu tespit etmek gelecek için fayda sağlayabilir. Birçok örnek, ceza yargılamaları ve hakikat komisyonlarının geçiş dönemi adaleti süreçlerinin öncelikli ve en önemli ayakları olarak görülmesi, aslında hayatta kalanların hayatında en somut olarak dokunan onarımın geri planda kaldığını gösteriyor. Bor, süreçlerin eşzamanlı olarak yürütülmesi gerektiğinin altını çiziyor. Yani hakikat ve ceza yargısı süreçlerinin bitmesi beklenmeden ihlallerin, zarar ve taleplerin belgelenmesi gerekiyor. Bu anlamda Türkiye’de IŞİD’in herhangi bir şekilde hayatını etkilediği kişilere ne istediklerini sormak iyi bir başlangıç olabilir.

Onarım hakkı kapsamında temel olarak beş çeşit onarımdan bahsediliyor:

  • Eski haline getirme (ENG. restitution. Kısıtlanan hakların eski haline getirilmesi. Özgürlüğünden olmuş bir kişinin hürriyetine kavuşturulması, göçe zorlanmış birinin eski yaşam alanına dönebilmesi)
  • Tazminat (ENG. compensation. Ekonomik olarak ölçülebilir zararların giderilmesi)
  • İyileştirme (ENG. rehabilitation. Medikal ve psikolojik bakım)
  • Tatmin (ENG. satisfaction. Gerçeklerin ortaya çıkarılması, itibarın iadesi, resmi özür dilenmesi)
  • Tekrarlanmama güvenceleri (ENG. guarantees of non-repetition. Benzer ihlallerin tekrar ortaya çıkmaması için yapılacak reformlar)

Ezidi soykırımını yaşayanlara sağlanacak psikolojik yardım, maddi tazminat elbette değerli ancak Bor’a göre, dönüştürücü adalet yaklaşımı benimsenerek ekonomik, kültürel ve sosyal hakları da dikkate alan, Ezidi halkının yeni bir soykırıma maruz kalmasını önleyecek, kalkınmayla da bağ kuran bir yöntem izlenmesi daha kalıcı kazanımlar sağlayabilir.

Türkiye’de IŞİD bağlantılı şiddet olaylarına hedef olan hayatta kalanlar ya da kayıpların yakınları, saldırılar hakkında soru işaretleri taşıyor. Pek çok kişi saldırıların devletçe önlenebilir olduğunu ama Kürtler, sosyalistler ve Aleviler’in IŞİD tarafından hedef seçilmiş olmasından ötürü devlet kurumlarının saldırıları önlemediğini düşünüyor. Bu şüphe ortadan kalkmadıkça halihazırda süren ceza yargılamaları, toplumda adaletin tesis edildiği duygusunu oluşturmada işlevsizleşiyor.

Diğer bir deyişle, devletin kendilerine yönelen tehdidi engellememiş olabileceğini düşünen toplulukların bu kaygılarından kurtulması lazım.

Resmi geçiş dönemi adaleti mekanizmaları uygulamaya konarsa, faillerin kim olduğunun anlaşılması, devletle bağlantıları olup olmadığının tespiti, devletin ihmali ya da kasıt olup olmadığı belirlenebilir.

Ama Güley Bor, bu konuda hiçbir resmi mekanizma ortaya çıkmayabileceği ihtimalini de vurguluyor.

IŞİD’in Türkiye toprakları üzerindeki eylemleri, 1980’lerle birlikte çatışmalı bir sürece dönüşen Kürt Sorunuyla, önceleri ulusal nitelikteki bu sorunun 2011’den sonra Suriye ve Rojava üzerinden bölgeselleşip uluslararası hale gelmesiyle oldukça ilintili. Dolayısıyla IŞİD bağlantılı katliamların incelenmesi ve arşivlerin açılması, devleti zor duruma sokabileceği, Kürt Sorunu konusunda da bir yüzleşme gerektireceği için hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir.

Susurluk Komisyonu’nun birçok gayrimeşruluğu ortaya çıkarıp fail tespit etmekte başarısız oluşu, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası oluşturulan araştırma komisyonunun hazırladığı raporun basılamaması gibi tecrübeler, siyasi irade değişimleri ya da göstermelik siyasi iradenin hakikate erişimi önleyebildiğini gösteriyor.

Şimdilik bir hakikat komisyonu umut etmektense, gayriresmi hakikat arayışı çalışmalarını ön plana çıkarmak IŞİD ve Türkiye sözkonusu olduğunda daha gerçekçi bir strateji. Gelecekte bu konuyla yüzleşmek için siyasi irade oluşması ihtimali göz önünde bulundurularak, IŞİD yüzünden ortaya çıkan travmaları belgelemek ve hayatta kalanlar ile etkilenenler için hangi onarım mekanizmalarının kurulabileceğini araştırmak iyi birer başlangıç olabilir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus