Dünya liderleri Erdoğan’ı konuşuyor. Peki bu iyi bir şey mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Joe Biden’ın sözleri iktidar çevrelerinde ne kadar öfke yarattıysa, Donald Trump’ın bir televizyon söyleşisinde Erdoğan hakkında söyledikleri de o kadar alkış aldı. Erdoğan’ın dünya liderlerinin gündeminde olmasını nasıl yorumlamalı?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez karşınızdayım. Önce Amerika Birleşik Devletleri’nde Demokrat Parti’nin başkan adayı Joe Biden’ın –ki kendisi daha önce Obama’nın iki dönem başkan yardımcılığını yapmıştı– 7-8 ay önce söylediği ve nihayet keşfedilen sözleri üzerine, iktidar yanlıları ve onunla beraber –bir anlamda mecburen– muhalefetin bazı sözcüleri bir kınama yarışına girdiler. Buradan bir anti-emperyalizm çıkartmaya çalıştılar, emperyalizme karşı mücadele çıkartmaya çalıştılar. Daha sonra ABD Başkanı Donald Trump’ın Fox TV‘de yaptığı bir söyleşide Tayyip Erdoğan üzerine söylediklerinden hareketle, iktidar yanlıları bu sefer nasıl dünya çapında bir etkileri olduğu yolunda propaganda yapmaya başladılar. Sonuçta şöyle bir olay oldu: Biden kötü polis, Trump iyi polis. 

ABD’de Kasım ayında yapılacak bir seçim var ve şu haliyle bakıldığı zaman Biden’ın kazanma ihtimali çok yüksek. Tabii ki her şey değişebilir, fakat Trump’ı bu kadar yüceltip Biden’ı bu kadar aşağılama perspektifi, Erdoğan ve destekçileri için ne kadar akıl kârıdır, tartışılır. Kaldı ki bu noktada birtakım tedbirlerin alındığı söyleniyor. Akif Beki bugünkü yazısında Cumhurbaşkanlığı’nın çevresindeki kişilerin İngilizce yaptıkları sosyal medya paylaşımlarında Biden konusunda daha dikkatli bir dil kullandıklarını yazdı, öyle gözlemiş. Bu tedbirlerin ne kadar işe yarayacağını ilerideki süreçlerde göreceğiz. 

Ama ortada ciddi bir mesele var; o mesele de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünyanın ve özellikle Batı ülkelerinin gündeminde yer tutuyor olmasının iyi mi kötü mü olduğu meselesi. İktidar yanlıları, Erdoğan’ı destekleyenler, kendilerini “reisçi” olarak görenler, Erdoğan’ın değişik şekillerde gündeme getirilmesinin Türkiye’nin ve Erdoğan’ın gücünü gösterdiğini düşünüyorlar. Buradan bir güç ve övünme çıkartıyorlar.

Bu noktada, Türkiye’nin dış politikada yanlış yaptığını, uluslararası alanda giderek yalnızlaştığını söyleyenleri de eleştiriyorlar. Hatta onlarla dalga geçiyorlar. Peki gerçekte ne oluyor? Neden Batı ülkeleri Erdoğan’ı çok fazla dile getirip Erdoğan’ı gündemlerine alıyorlar? Neden bazı Batı liderleri Erdoğan’ı, Trump’ın söylediği gibi baş edilmesi zor birisi olarak görüp, onunla arası iyi olan Trump gibi liderlere havale ediyorlar? Tabii bunu, Trump’ın sözlerinin doğru olduğunu kabul ederek söylüyorum. Çünkü Trump’ın şu âna kadar değişik konularda söylediklerinin büyük bir kısmının yanlış, eksik ya da çarpıtılmış olduğunu biliyoruz. Koca Amerika Birleşik Devletleri Başkanı herhalde bu konuda yalan söylemiyordur diyerek bazı liderlerin Erdoğan’la olan meselelerin çözümünde Trump’a başvuruyor olmalarını doğru olarak kabul edelim. 

Burada birçok açı var: İlkin, Erdoğan’la değişik şekillerde sorun yaşayan ülkeler ve bunları çözmek isteyen ülkeler, diğer yanda Trump’ın Erdoğan’la çok iyi bir ilişkisi olması ve birçok sorunu halledebiliyor olması. Daha önce de değişik vesilelerle görmüştük. Örneğin, Amerikan basınında Erdoğan’ın, Trump’a dünyada en kolay ulaşabilen lider olduğu yazılmıştı. Birtakım görgü tanıkları, olaya hâkim olan kaynaklara dayandırılarak istediği zaman Trump’a ulaşabilen ender dünya liderlerinden birisi olarak Erdoğan tanıtılmıştı.

Bu da tabii ki Türkiye’de Erdoğan yanlıları tarafından bir övünç meselesi olarak görüldü. Bu ne derece doğru, ne derece isabetli? Açıkçası çok kuşkuluyum. Çünkü, birincisi, ABD gibi bir ülkeden bahsediyoruz. Yaşadığı bütün sorunlara rağmen dünyanın en önde gelen gücü ve şu âna kadar dünyanın değişik yerlerinde yaptıklarıyla aslında kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyan ve emperyal bir perspektifi olan bir ülke. Tarih bunun örnekleriyle dolu, Türkiye de bunu çok ciddi bir şekilde yaşadı. Yanıbaşındaki İran’da devrim yaptırmış bir ülke, Türkiye’yi de değişik şekillerde karıştırmış olduğunu bildiğimiz bir ülke… Bir diğer yandan Trump’ın kendisine bakıldığı zaman, Michelle Obama’nın da Amerikan Demokrat Parti’nin kongresinde yaptığı konuşmada söylediği gibi, güvenilmez ve ABD’nin teslim edilmemesi gereken birisi. Dolayısıyla Türkiye’nin çıkarlarını Trump’ın insafına ve anlayışına bırakmak çok akıllıca bir tutum değil. 

Nitekim değişik örneklerini gördük. Rahip Brunson krizinde yaptıklarını ve bunları daha sonra övünerek anlatmasını gördük. Henüz cevap verilmemiş bir mektup var ortada; Trump’ın doğrudan Erdoğan’a yönelik yazdığı ve sadece Erdoğan’a değil, tüm Türkiye’ye hakaret ettiği bir mektup var. Buna nasıl bir cevap verildiği hâlâ muammâ. 

Peki, dünyanın ve özellikle Batı’nın gündeminde olmak nasıl bir şey? İyi bir şey mi, güç gösterisi mi? Bunun da çok yanıltıcı olduğu kanısındayım. Türkiye’nin özellikle Batı’nın gündeminde kısmen olduğu doğru. Ama hep bir sorun, hep bir pürüz olarak algılandığı da bir gerçek. Bu anlamda bakıldığı zaman, bir ülke olarak Türkiye’nin öneminde birleşmeyen hemen hemen hiç kimse yok. Kendi tanık olduklarımdan, yabancı medyadan, değişik şekillerde diplomatlarla vs. yaptığımız görüşmelerden biliyorum. Türkiye’ye çok büyük bir önem atfediliyor; birçok açıdan, tarihsel açıdan, bir NATO üyesi ülke olması açısından, dinamik genç bir nüfusu olması ve coğrafî konumundan. 

İslâm dünyasında iyi kötü bir demokrasi geleneği olan, temel hak ve özgürlüklerin iyi kötü yerleşmiş olduğu güçlü bir parlamenter geleneği olan bir ülke olması, Türkiye’ye verilen önemi özel olarak artırıyor. Ama Türkiye, bir süredir biliyoruz ki bu konularda, özellikle parlamenter demokrasi konusunda çok kötü bir sınav veriyor. Aslında sınav falan verdiği yok, bu derse artık girmiyor. Türkiye’de zaten parlamento büyük ölçüde işlevsizleşti. Türk tipi bir başkanlık sistemi ile Türkiye otokratik bir rejimde adım adım ilerliyor. 

Bir zamanlar Türkiye, hatta AKP’nin ilk yıllarında, Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerinin yürütüldüğü, Kürt sorununun çözümü konusunda barışçı inisiyatiflerin alındığı dönemlerde, Batı’da bir model ülke olarak zikrediliyordu. İlk başta korkularak şüphe ile bakılan Erdoğan ve arkadaşları, zamanla samimi bulunmaya başlandı. Türkiye bir anlamda, İslam dünyasında bir model olarak pazarlanan, pazarlanmak istenen bir ülke haline geldi. Buna paralel olarak İslâm dünyasında da özellikle genç kesimler, Türkiye’yi hem büyük bir çoğunluğun Müslüman olması, ama aynı zamanda Batı ile entegrasyon içerisinde olması, demokrasinin ve sivil toplumun giderek güçlenmesi anlamında kendilerine örnek aldılar. Bir dönemdi, bir parantezdi o. O parantez maalesef uzun bir süredir kapalı bir durumda. 

O tarihte, AKP’nin ilk yıllarında önce korku ve endişe, ardından en azından empati ve hatta yer yer sempati süreçleri yaşandı. Ama bir süredir tam anlamıyla bir antipati var. Uzak durmaya, çok da fazla bulaşmamaya çalışmak var. Ama Türkiye büyük bir ülke olduğu ve çok köklü ilişkileri olduğu için –ekonomik, kültürel, siyasî, jeo-stratejik olarak– isteseler de istemeseler de Türkiye ile ve Türkiye’yi yöneten kişi ile iş yapma ihtiyacını hissediyor diğer ülkeler, özellikle de Batı ülkeleri. Bu bağlamda Suriye’den yaşanan büyük göç unutulmamalı. Sadece Suriye’den değil; Asya’dan, Afrika’dan ve değişik yerlerden gelen göçmenler ve bunların Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Batı’ya açılmak istemeleri ve Türkiye’nin bu göçmenleri tutması beklentisi de Türkiye’ye fazladan bir önem kazandırdı — özellikle Suriyeli göçmenler anlamında. 

Dolayısıyla Türkiye yok sayılamayacak bir ülke ve ülkeyi yönetenler de mecburen ilişkiye girilen yöneticiler olarak görülüyor belli bir süredir. Bunu değişik şekillerde itiraf ettiklerini de biliyoruz. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron birkaç kez bunu açık açık söyledi, başkalarının da söylemiş olduğunu tahmin edebiliyoruz. En son Trump’ın söylediği de aslında bir bakıma böyle bir şey. Peki burada, Erdoğan’a nasıl bir bakış var? Bir radikal İslâmcı lidere mi bakıyorlar ve o nedenle mi Erdoğan’a belli bir mesafe koymak istiyorlar? Çok böyle olduğu kanısında değilim. 

Tabii ki Erdoğan’ın İslâmî kimliği birçoklarının aklında önemli bir yer tutuyor. Ama Erdoğan uzun bir süredir İslâmcı liderler liginde değil, aslında İslâmcı liderler ligi diye bir şey de pek olmadı ve kalmadı. Erdoğan artık dünyada otoriter liderler liginde ve bu anlamda Erdoğan’ın adı bir Putin’le, Macaristan’daki Orban’la, Filipinler’deki Duterte’yle ya da Polonya’yı yönetenlerle birlikte anılıyor. Erdoğan son dönemde dünyanın değişik yerlerinde ve Batı’da da ortaya çıkan –ki Trump da bunlardan bir başkasıdır– yeni popülist, özellikle de sağ popülist liderler takımı içerisinde yer alıyor. O takım içerisinde yer alanlarda, mesela Macaristan’da, normalde İslâm karşıtı bir yönetim var, mültecilere karşı da tavrı ortada. Ama Erdoğan’la Orban pekâlâ iyi anlaşabiliyor — değişik kereler buna tanık olduk. Yani sağ popülistlerin ortak bir dili oluşuyor. Dolayısıyla dünyanın geri kalan kısmı da bu sağ popülistlerle ilişkilerinde hep bir mesafeyi korumaya çalışıyorlar. 

Aşktan çok nefretin olduğu, ama mecburen yürütülmek durumunda olan bir ilişki bu. Avrupa’nın içerisinde, özellikle Polonya’ya ve Macaristan’a bakışta bu çok ciddi bir şekilde karşınıza çıkıyor. İstemeye istemeye onların birçok uygulamasına göz yummak durumunda kalıyorlar. Ama belli bir aşamada bu belki de Avrupa içerisinde bir kopuşa gidebilir. Özellikle Macaristan’ın ve Polonya’nın, hukuk devleti konusunda, temel hak ve özgürlükler konusunda, kadın hakları konusunda, LGBT-İ hakları konusundaki –Polonya bu konuda çok dikkat çekici birtakım geri adımlar atmakta– çok ciddi sorunlar yaşanıyor Avrupa Birliği ile arasında. Dolayısıyla Türkiye’nin bu kadar gündemde olması, ya da diyelim ki Erdoğan’ın gündemde olması, bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir şey.

Erdoğan, dünyada İslâm ülkelerinin liderliğini yapan ve bir “medeniyet savaşı” değilse bile “mücadelesi”nin potansiyel bir lider adayı olarak görülmüyor uzun bir süredir. Erdoğan’ı İslâm dünyası içerisinde önemli bir yere oturtan perspektifler ortadan kalkmış durumda. Benzer bir şekilde, Türkiye’de arada sırada dillendirilen –belki de bir “hülya” olarak hep var olan– yeni Osmanlıcılığı çok ciddiye alan odaklar olduğu kanısında değilim. Ama Erdoğan’la, Türkiye’nin başında olduğu için ve Türkiye de önemli bir ülke olduğu için bir şekilde ilişki içerisinde olmak zorunda kalıyorlar.

Biden’ın New York Times editörlerine itiraf ettiği gibi, birçoğu sağ popülist liderler tarafından yönetilen ülkeleri bir kenara bırakırsak, geri kalanların büyük bir çoğunluğu da Erdoğan’ın gitmesini kesinlikle tercih ediyor. Peki bu konuda ne yapıyorlar, muhalefete yatırım mı yapıyorlar? Öyle bir arayış içerisinde olduklarını çok sanmıyorum. Ama Türkiye’de halk sandıktan Erdoğan yerine bir başkasını çıkarsa bundan memnun olacak çok kesim var. Buradaki meseleyi genellikle şöyle bir düz mantıkla okumaya çalışanlar var — özellikle Erdoğan destekçileri: “Eğer Batı Erdoğan’ı sevmiyorsa demek ki Erdoğan Türkiye’nin çıkarlarını düşünüyor”. Dolayısıyla düşman Batı, bu nedenle Erdoğan’dan hoşlanmıyor. 

Bu akıl yürütmenin çok sahici olduğu kanısında değilim. Erdoğan’la en iyi geçinen kişi olduğu iddiasındaki Trump’ın da Türkiye’nin çıkarlarını falan düşündüğü konusunda hiçbir inancım yok. Trump özelinde baktığımız zaman, kendi ticarî çıkarlarını her şeyin önüne koyan bir kişiden bahsediyoruz. Dolayısıyla Erdoğan’ın bu kadar konuşuluyor olmasına bir mim koymakta yarar var. Tabii ki büyük bir infial yarattı Biden’ın söyledikleri. Ama Biden’ın o sözlerinin aslında dünyanın birçok yerinde, Batı ülkelerinde, anaakımda paylaşılan görüşler olduğunu bilmekte çok ciddi bir şekilde yarar var.

Bugün Murat Yetkin de yazmış, Trump’ın Erdoğan’ı pohpohlamalarını da çok ciddi bir şekilde sorgulamakta yarar var. Daha önce de söyledim: Türkiye Trump’ın, Putin’in ya da bir başkasının ipi ile hiçbir kuyuya inmemeli. Trump gittikten sonra Biden gelse de, onun ipi ile de inmemeli. Türkiye öncelikle kendi ipini çok sağlam bir şekilde inşa etmeli. Bunun da yolu demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesidir — ki Erdoğan özellikle son yıllarda bu konularda Türkiye’nin geriye gitmesine neden olan kişidir. 

Dolayısıyla Erdoğan Türkiye’yi demokrasiden, hukuk devletinden uzaklaştırdıkça, Türkiye’yi daha otokratik bir ülkeye ve tek adam yönetimine çevirdikçe, Türkiye’nin elini dünya ülkeleri karşısında zayıflatıyor. Erdoğan’ın otokrat bir lider olarak güçleniyor olması –ki ne kadar güçlü olduğu da ayrı bir tartışma konusu–, otomatik olarak Türkiye’nin de güçlendiği anlamına kesinlikle gelmiyor. Aynı şekilde insanların içeride ya da dışarıda Erdoğan’ı eleştiriyor olması, Erdoğan’a karşı olmaları Türkiye’ye karşı oldukları anlamına da gelmiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus