Yine mi Abdullah Gül?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2018’de Kemal Kılıçdaroğlu ile Temel Karamollaoğlu’nun Abdullah Gül’ü muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı gösterme planları Meral Akşener ve kısmen de Muharrem İnce tarafından bozulmuştu. Gelecek seçimlerde aynı plan tekrar söz konusu olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Yağmur Beril Varol 

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne zaman yapılacağı belli değil. Normal şartlarda daha çok var, ama her an seçim olacakmış gibi Türkiye’nin gündeminde bu var. Bana göre de pekâlâ seçim erkenden olabilir. Uzun zamandan beri bunu dile getiriyorum —izleyiciler bilir. Buradan hareketle de Erdoğan’ın karşısına muhalefetin kimi aday çıkaracağı meselesi bir kez daha karşımıza çıkıyor. Hep bunu konuşacağa benziyoruz. Aslında 31 Mart’tan itibaren Ekrem İmamoğlu’nun adı anılmaya başlandı, daha sonra Mansur Yavaş dendi, ama bu arada Meral Akşener’in hâlâ bir niyeti olduğu anlaşılıyor. Muharrem İnce de en son çıkışı ile, alenen olmasa bile muhalefetin cumhurbaşkanı olmak istediğinin işaretini verdi.

Birdenbire Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından, Abdullah Gül’ün adı bir kez daha telaffuz edildi. 2018 seçimlerinde Abdullah Gül’ün adı geçmişti, şimdi tekrar Abdullah Gül’ün adının telaffuz edilmekte olduğunu görüyoruz. Peki yeniden ‘Abdullah Gül’ün adı telaffuz ediliyor, ama bu olur mu? Olsun mu? Bir dizi soru var. Bunlarla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum.

Öncelikle 2018’de Abdullah Gül’ün bir tür çatı adayı olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve Temel Karamollaoğlu tarafından hazırlandığını, bunun çalışmasının yapıldığını galiba Türkiye’de ilk kez ben duyurdum. İşin ilginç yanı, bunu yaparken Türkiye’de değildim. Eşim Müge ile birlikte oğlumuzun yanına yurtdışına gitmiştik ve hiçbir şekilde gazetecilik yapmama kararı almıştım. Ama erken seçim kararı alındı. Ardından İYİ Parti’nin seçime girebilmesi için, grup kurmaları için Cumhuriyet Halk Partisi onlara ödünç milletvekilleri verdi. Bu olay üzerine Türkiye’de tanıdığım ve güvendiğim haber kaynaklarına ulaştım — merak ettiğim için bir haber yapmaktan ziyade bu ilginç olayın arka planını öğrenmek için. Birdenbire karşıma, aslında bunun çok daha büyük bir stratejinin bir ayağı olduğu bilgisi geldi. O da muhalefetin Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı etrafında birleşeceği, daha doğrusu Kılıçdaroğlu’nun Karamollaoğlu ile bunun için çalıştığı ve buna İYİ Parti’nin ve hatta HDP’nin de desteğini almaya çalıştıkları yolundaydı. 

Bulunduğum konumda kötü bir internet bağlantısı vardı, hiç unutmuyorum 22 Nisan 2018’de, “Erdoğan’a karşı Gül planı: Start bugün mü veriliyor?” diye bir yayın yapmışım. Ardından “Kılıçdaroğlu’nun Gül planı: İkinci Ekmeleddin İhsanoğlu vakası mı?” diye tekrar ikinci bir yayınla bunun devamını getirdim. Orada nasıl yapılmak istendiğini, neden yapılmak istendiğini ele almıştım ve bu, Türkiye’de muhalefetin içerisindeki birileri tarafından ya da kendilerini muhalefete yakın gören birileri tarafından Abdullah Gül’ün dayatılması olarak yorumlandı. Halbuki bir gazetecilik faaliyeti idi ve doğru çıktı zaten. Nasıl doğru çıktı? 28 Nisan’da Abdullah Gül bir basın toplantısı yaparak aday olmayacağını açıkladı. Abdullah Gül’ün ofisinde düzenlenen o basın toplantısında –ki ben bu arada Türkiye’ye dönmüştüm ve o basın toplantısını da yerinde izlemiştim– Abdullah Gül’ün ekibinden insanlarla da görüşmüştüm ve Abdullah Gül de ekibindekiler de bu planı doğruladı; ancak Meral Akşener’in adaylıkta ısrarı ve Muharrem İnce’nin parti içerisindeki bastırmalarıyla planın suya düştüğünü söylediler. Abdullah Gül buna rağmen imza toplanarak Saadet Partisi’nin adayı olmayı gündemine almadı, çekildi. 

Kısa bir süre sonra öğrendik ki, Erdoğan Abdullah Gül’ü adaylıktan vazgeçirmek için Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ı yanına göndermiş; hatta onlar Abdullah Gül’ün ofisinin yakınına helikopterle gelerek çok uzun bir görüşme yapmışlar. Bu da doğrulandı. 2018’deki o senaryo hem iktidarın hem muhalefetin içinden bazı kesimlerin çabalarıyla akamete uğradı ve nihayet Muharrem İnce CHP’nin adayı oldu, Selahattin Demirtaş cezaevinden aday oldu, Meral Akşener de aday oldu ve Erdoğan ilk turda rahat bir şekilde kazandı. Şimdi yeniden Abdullah Gül’ün adının zikredildiğini görüyoruz ve Kemal Kılıçdaroğlu da, “Niye korkuyorlar Abdullah Gül’den?” diyerek kapıyı açık bırakmış gibi gözüküyor. 

Peki bu olur mu? 2018’de olma ihtimali çok güçlüydü ve başarılı olma ihtimali de oldukça yüksekti; ama olmadığı için şimdi ne desek boş. Her halükârda Muharrem İnce, Meral Akşener ve Selahattin Demirtaş’ın ayrı ayrı girmesinden daha farklı bir sonuç çıkacağı bana kalırsa muhakkaktı. İkinci tura kalır mıydı? Erdoğan’ı ilk turda yener miydi? Bütün bunlar çok spekülatif olur, ama o tarihte bu bir seçenekti. Olmadı, oldurulmadı; Erdoğan da istemedi, muhalefetten de etkili isimler istemedi ve olmadı. Şimdi olur mu? Bence olmaz, çünkü Abdullah Gül’ün bu sefer böyle bir şeye kapı aralayacağını açıkçası sanmıyorum; zira geçen olay kötü bir tecrübe oldu, kendi siyasî kariyerinde de bence kötü anlardan birisidir. Hem adının bu kadar gündeme gelmesi ve aday olamaması sonuçta bir başarısızlıktır.  Kendisinin sorumluluğu ne kadar? Bence kendisinin de ciddi bir şekilde sorumluluğu var. En azından böyle bir şeye niyetlenmişse, Saadet Partisi’nden de olsa aday olmayı denemeliydi; ama biliyoruz ki o basın toplantısında da ortak aday olma planına evet dediğini söyledi. Ortak aday olma seçeneği kalkınca adaylıktan vazgeçtiğini söyledi. 

Bu sefer olmak isteyeceğini açıkçası sanmıyorum ve o tarihte onun olması için çabalayan isimlerin aynı çabayı, aynı heyecanı duyduklarından da çok emin değilim; çünkü o arada Türkiye’de birçok şey yaşandı ve değişti. 31 Mart ve 23 Haziran olayını yaşadık. Orada Türkiye yepyeni bir mecraya girdi ve bu mecraya girişte, örneğin Abdullah Gül’ün çok ciddi bir katkısı olmadı. Eğer Abdullah Gül aday olmayacağını açıkladıktan sonraki süreçte aktif bir şekilde muhalefetin içinde yer alsaydı, sosyal medya üzerinden ya da röportaj vererek değişik yollarla duruşunu istikrarlı bir şekilde sürdürmüş olsaydı, belki bugün bir iddiası olabilirdi. Ama çok istisnâî durumlar dışında hep kenardan seyretmeyi tercih etti ve kendini iyice çekerek siyasetle çok da fazla ilgilenmeyeceğini gösterdi. 

Bu arada 31 Mart yaşandı. 31 Mart ve 23 Haziran’da Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve diğer şehirlerdeki tek tek örnekler yaşandı ve Türkiye’nin önüne yepyeni bir pencere açıldı.  Bu pencere de bize şunu gösterdi: Erdoğan’ı yenmek için illâki Erdoğan’a benzeyen ya da bir dönem onunla beraber hareket etmiş birilerini yanınıza çekmeniz ya da onu öne çıkarmanız gerekmiyor. Pekâlâ AKP ile ilişkisi olmayan birileri de Erdoğan’a ve Erdoğan’ın adaylarına karşı başarılı olabilir. 31 Mart’ta yaşanan olayın yarattığı atmosfer bence hâlâ Türkiye’de egemen. Yani Erdoğan’a karşı çıkmak için AKP’ye yönelmek gibi bir zorunluluk, arayış çok anlamlı değil. 

Burada önemli olan CHP’nin içerisi ya da CHP dışı da olsa, örneğin Mansur Yavaş bir CHP’li değil, aslen MHP kökenli biri, ama CHP’nin adayı olarak geldi ve HDP’liler de dahil birçok kişi onu Ankara’nın belediye başkanı olarak benimsedi. Bunun içerisinde AKP’den kopmuş kişiler de vardı. Aynı şekilde Ekrem İmamoğlu’nu da benimsediler; başka yerlerde başka CHP adaylarını da benimsediler. Bugün AKP’den bir isim, AKP geçmişli bir ismi çıkartıp muhalefetin diğer unsurlarını onun etrafında toplamak yerine, CHP’den ya da muhalefetin adayı olması yadırganmayacak yeni bir isimle, etrafında Abdullah Gül de dahil AKP’den kopmuş olanların da benimseyeceği bir isimle çıkılmasının daha gerçekçi ve etkili olacağını düşünüyorum; çünkü 31 Mart bize AKP tabanının ya da bir zamanlar Erdoğan’a oy vermiş kişilerin kendilerinden olmayan, öteki olarak gördükleri CHP’den herhangi bir ise asla oy vermezler algısının sona erdiğini gösterdi. 

Bu arada Abdullah Gül’ün geçen dönemdeki aday adaylığından bu yana çok önemli iki şey oldu. AKP’den iki parti koptu. Bu partilerden DEVA Partisi’nin doğrudan Abdullah Gül’ün bilgisi ve onayıyla yapıldığı biliniyor. Her ne kadar Ali Babacan’la Abdullah Gül’ün arasında bazı anlaşmazlıklar olduğu söylense de, Abdullah Gül’ün bir anlamda DEVA Partisi’nin destekleyicisi olduğunu biliyoruz. Öte yandan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi de var. Abdullah Gül’ün Ahmet Davutoğlu’yla bir meselesi var. Mesele esas olarak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildikten sonra partiyi Gül’e bırakması gerekirken Davutoğlu’na bırakması ve Davutoğlu’nun bunu hiç itirazsız kabul etmesi. Orada çok ciddi bir kopuş yaşandı ve bildiğim kadarıyla o kopuş telafi edilmedi. Bugün ortaya çıkan iki parti var ve bu iki partiden özellikle Gelecek Partisi’nin son dönemde muhalefetin dozunu alabildiğine artırdığı görülüyor. Benim ilk başlarda söylediğim, “Şikâyet ediyorlar, ama bu şikâyet ettikleri konunun öznesini dile getirmiyorlar” dediğim noktada, Ahmet Davutoğlu özellikle İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasıyla beraber tamamen AKP’yi ve bizzat Erdoğan’ı açıkça eleştiren, suçlayan çok sert açıklamalar yaparak iddialı bir muhalefet yürütüyor ve bazı kamuoyu araştırmalarının söylediği üzre DEVA Partisi’nden daha fazla ilgi çekiyor. 

Bu belki de başlı başına bir yayının konusu. Normalde DEVA Partisi’nde çok daha büyük bir potansiyelin olduğu sanılırken –ki ben de öyle düşünüyordum– Gelecek Partisi’nin özellikle söylemini sertleştirerek bir adım öne çıktığını görüyoruz. 

Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’nin ortaya çıkmış olmaları, Abdullah Gül’ün  yeniden adaylığı meselesini Abdullah Gül’ün aleyhine etkiler diye düşünüyorum; çünkü 2018’de Saadet Partisi, İYİ Parti, CHP ve HDP vardı. AKP’nin içerisinde rahatsız olanlar, kopanlar, dışlananlar, küskünler –artık her ne derseniz deyin– olduğu söyleniyordu; ama açıkça ortaya çıkan pek kimse yoktu. Ürkek ürkek sesini çıkaranlar vardı ve öyle bir yerde Abdullah Gül gibi bir ismin adaylığı belki de o ürkek olanlara bir kopuş için cesaret verebilirdi. Ama şimdi o kopuş zaten iki partiyle beraber yaşandı. Kopanlar koptu, o partiler başarılı oldukları ölçüde yeni kopuşları da belki hayata geçirecekler. Dolayısıyla AKP’nin içerisindeki gayrimemnunları kopartmak için ayrıca bir isimle çıkış yapmaya çok gerek olduğu kanısında değilim. 

Yeni siyasî partiler yelpazesinde Gelecek ve DEVA partileri nasıl bir stratejiyle diğerleriyle beraber hareket edebilir? Bu noktadan baktığımız zaman Abdullah Gül ismi çok heyecan verici gibi gözükmüyor. Nitekim Ali Babacan’ın isminin daha fazla telaffuz edildiğini görüyoruz. Abdullah Gül’den daha fazla Ali Babacan’ın adı telaffuz ediliyordu bir cumhurbaşkanlığı adaylığı için. 

Diyelim ki bir yıl içerisinde bir cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor ve şu anki aktörlerle hareket edildiğini, yeni aktörlerin çıkmadığını varsayarsak, bana göre şu anda diyelim ki bir erken seçim kararı alındı ve muhalefet tek bir aday etrafında gitmek istiyor. Bütün her türlü detayları bir kenara bırakalım, bence ilk akla gelecek isim Ekrem İmamoğlu’dur. Ekrem İmamoğlu, gerek 31 Mart’ta gerek 23 Haziran’da İstanbul’da gösterdiği başarıyla zaten ilk başta bununla bir şekilde kader birliği etti. Muhalefetin gelecek ilk seçimdeki cumhurbaşkanı adayı olarak ilk akla gelen ismin Ekrem İmamoğlu olması gerektiği kanısındayım. Mansur Yavaş isminin de, her ne kadar kendisi belediye başkanlığı ısrarında olsa da, Mansur Yavaş isminin bir Babacan’dan, bir Gül’den, bir İnce’den çok daha fazla gündemde olabileceği kanısındayım. Dolayısıyla kendisi de istemediğini düşündüğüm Abdullah Gül’ün bu sefer, önümüzdeki seçimde muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olması ihtimalini çok gerçekçi bulmuyorum. Eğer olursa başarı şansının 2018’dekinden daha düşük olacağı kanısındayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus