Erdoğan’ın müjde ihtiyacı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müjde açıklamasından iki saat önce yapıldı. Kapak fotoğrafı, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bir sosyal medya paylaşımından alındı.

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ‍–bugün saat 15.00’te  olacağı söyleniyor– bir müjde açıklayacak. İki gün önceden ilan etti ve iki gün boyunca bunun üzerine çok sayıda söz söylendi, spekülasyon yapıldı — kimi destek, kimi eleştiri bâbında. Bunun nasıl bir şey olabileceği konusunda da bayağı bir fotoğraf çıktı. 

Ama benim buradaki amacım bunu konuşmak değil. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın saat 15.00’te yapacağı açıklamadan sonra saat 16.00’da Kemal Can ile yapacağımız “Haftaya Bakış”ta Erdoğan’ın söylediklerinden hareketle değerlendirme yapacağız. Dolayısıyla “Ne olur? Ne olmaz?” gibi bir şeye girmenin hiçbir anlamı yok. Dikkat ederseniz bugüne kadar da zaten bu konuya hiçbir şekilde girmedim.

Ama burada üzerinde konuşulması gereken bir husus var bence, en hayatî husus bu. Erdoğan’ın böyle bir “müjde” ihtiyacı içerisinde olması, bunu duyurması, belli bir zaman vermesi. Devlet eliyle, devleti destekleyen medya kuruluşları ve diğer kurumlar üzerinden bir atmosfer yaratma arayışı, bunun üzerinden toplumu hazırlamaya yönelik bir ihtiyaç. Türkiye’nin bir müjdeye ihtiyacı olduğu kanısında değilim. Türkiye’nin tepeden tırnağa yeniden yapılanması gerekiyor, Türkiye’nin birtakım doğal zenginlikler keşfetmesi ya da bir yerlerden çok büyük sıcak para bulması gibi arayışlar içerisinde olduğunu sanmıyorum. 

Tabii ki bunların hepsi ayrı ayrı olur, ancak Türkiye’nin çok daha temel bir sorunu var. Türkiye’nin uzun bir süredir kendini gösteren sorunu, iyi yönetilememesi. Daha doğrusu kötü yönetilmesi, daha da doğrusu çok kötü yönetilmesi ve bu nedenle de ülkenin ekonomik, siyasî, kültürel, her alanda çok ciddi bir kriz içerisinde olması. Ülkenin bu krizden çıkması lâzım. Bu kriz çok yapısal bir kriz, bu kriz özünde ülkenin demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden ve hukuk devletinden uzaklaşması ile ilgili bir kriz ve bunun çözümü birtakım mucizevi müjdelerde değil, bunlara tekrar sahip çıkmasında.

Türkiye’nin tekrar demokratikleşmesi, otoriterlikten demokrasiye –ki geçmişteki demokrasi de sorunluydu, ama bugün onun çok çok daha geri bir noktasındayız– ve hukuk devletine dönmesi –ki geçmişte de çok ciddi sorunlar vardı, ama bugün tam anlamıyla siyasallaşmış bir yargı var– ve temel hak ve özgürlüklerin sahiplenilmesi ve geliştirilmesi — ki bu konuda da genellikle siyasî iktidarın özellikle son yıllarda değişik manevralarla –kimi zaman 15 Temmuz darbe girişimini gerekçe göstererek, kimi zaman toplumun değerleri, ahlâk anlayışı gibi şeyleri söyleyerek ve büyük ölçüde de beka meselesini öne çıkartarak– kazanılmış hakları tek tek geri almaya çalıştığını görüyoruz. En son İstanbul Sözleşmesi olayında olduğu gibi, kadınların da bu noktada devletin hedefinde olduğunu görüyoruz. Kadınların kazanılmış haklarının –kazanılmış, ama tam olarak uygulanmayan haklarının– bu hâline bile tahammül edemeyen bir iktidar ve iktidar destekçisi çevre var. 

İstanbul Sözleşmesi olayında da bunu görüyoruz. İktidar kendi içinden beklemediği kadar bir dirençle karşılaştığı için bu konuda da bir türlü istediği geri adımı atamıyor. Atacağa benziyor, ama sürekli bunu erteliyor. Buradaki mesele, Erdoğan’ın artık kendisi için geri dönülemez bir noktaya gelmiş olması. Geriye dönmenin artık imkânsızlaştığı bu noktadan sonra, iktidardaki ömrünü uzatabilmek için hep böyle geçici –“palyatif” denir–, aslında yaraya merhem olmayan, sorunu çözmeye yönelik olmayan, ama sonu geciktirme konusunda birtakım katkılar sunabilecek olan şeylere ihtiyaç oluyor.

Şu anda da müjde diye söylediği olayın da büyük bir ihtimalle böyle olacağını tahmin ediyorum. Konu ne olursa olsun, ne kadar mucizevi bir şey olursa olsun, bütün bunların kullanım süresi belli olacak. Ondan sonra insanlar tekrar kendi meseleleri ve kendi sıkıntılarıyla, gözlerinin önünde zenginler daha zenginleşirken kendi ellerindekilerin nasıl adım adım gittiğiyle karşı karşıya kalacaklar. 

İşsizlik ve yoksullaşma, Türkiye’nin en temel sorunu bunlar — ne kadar ötelenmeye, üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın. Ne kadar genel kamuoyunda yoğun bir şekilde bir şeyler tartışılsa da, insanların gündelik hayatlarında yaşanan en önemli husus bu ve bir şekilde tekrar kendini gösterecek. Ayasofya’yı hatırlayalım. Ayasofya gündeme sokuldu, belli bir dönem belli bir heyecan yarattı — o da bazı çevrelerde. Ama sonra olay normalleşti. 

Bugün mesela yine bir başka eski kilisenin, Kariye’nin, cami olarak yeniden ibadete açıldığı haberi geldi Cumhurbaşkanı kararıyla — ki Kariye çok güzel bir yerdir. Artık ne diyeceğimizi şaşırdık: Cami mi, kilise mi? Müzeydi zamanında, gördüm çok etkileyiciydi. Şimdi oranın da cami olduğunu görüyoruz. 

Cami ihtiyacı olduğu için ya da Kariye’nin etrafındaki yaşayanların ihtiyacı olduğu, yeterince camileri olmadığı için yapılan bir şey değil. Bu büyük ölçüde ideolojik ve politik bir adım olarak kendini gösteriyor. Bu da iktidarın, sorunları çözememe gerçekliği karşısında, gündemi birtakım başka konularla uğraştırmak ve kendisinin… — aslında şöyle söyleyeyim: Bu aslında gündemi değiştirme çabası değil, iktidar kendi gündemini kendisi değiştirmiş durumda. Çünkü, başta ekonomi olmak üzere temel meselelerde –demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti meselelerinde– artık bir çözüm arayışı içerisinde olan bir iktidar olduğu kanısında değilim. Dolayısıyla birtakım teferruatlarla kendi tabanını dinamik tutmak isteyen bir iktidar söz konusu. Söz konusu olan o müjde meselesine bakıldığı zaman burada bir mekanizma işliyor. Daha önce de işledi, bu sefer çok daha güçlü bir şekilde işletildi. 

Ortaya bir şey atılıyor –Ayasofya’da da böyleydi–, sonra bunlar tartıştırılıyor. Tartışıldıktan sonra olay gerçekleşiyor. Olay gerçekleştikten sonra bu bir müddet köpürtülüyor, ama ondan sonra iktidar bunun sürekli gündemde kalmasını sağlayabilecek güce ve enerjiye sahip olmadığı için, bunun da kullanım süresi büyük bir ihtimalle bitecek — her ne olursa olsun. Bu aslında bir propaganda faaliyeti — bu ve aslında şu âna kadar yaşadıklarımız ve bundan sonra yaşayacaklarımız. Mesela bugün itibarıyla Cumhurbaşkanı’nın yakınındaki kişilerin sosyal medyadaki yaptıkları paylaşımlara bakarsanız, aslında müjdenin ne olduğu meselesinden ziyade, bir “müjde yaratmak”, hâlâ Erdoğan’ın bir şeyler yapabildiğini, bir şeylerin önünü açabildiğini gösterme amacı güdülüyor. 

Buradan doğalgaz mı çıkar, başka bir şey mi olur? Hiç önemli değil. Burada, Erdoğan, “Aslında hep ayakta olan ve hep güçlü olan, onunla birileri uğraşırken o çok daha önemli meselelerle meşgul olan ve müjdeyi bu arada hazırlamış olan lider” olarak sunulmak isteniyor. Bunun yönteminin de nasıl olduğu belli. Bir kere iktidarın denetiminde çok geniş bir medya organizması var. Yazılı, görsel, işitsel medya: Radyolar, televizyon kanalları, gazeteler… Kaç gündür zaten sürekli bu müjde işleniyor. Kadrolu tartışmacılar çıktılar, müjde üzerinde spekülasyonlar yaptılar. Şimdi de açıklamadan sonra, aslında bu müjdenin ne kadar sahici bir müjde olduğunu anlatmak için birbirlerini çiğneyecekler — ki konu ne olursa olsun tartışmacılar aynı olacak.

Eğer bu bir doğalgaz bulunması ya da herhangi bir rezervin bulunması olsun ya da diyelim ki bir başka spekülasyon –Çin’den gelecek olan sıcak para olsun– kişiler aynı olacak. Bütün bunlara karşı aynı mekanizmayla, bunun nasıl önemli olduğunu, Türkiye’nin büyüklüğünü nasıl gösterdiğini bize anlatmak için birbirleriyle yarışacaklar. 

Peki bu nasıl olacak, etkili olabilecek mi? Hiç sanmıyorum. Tabii ki belli bir etkisi muhakkak olacak, ama bu etkinin esas olarak zaten Erdoğan’a inanan, onu seven kitleler üzerinde olacağını tahmin ediyorum. Onların bir anlamda bozulan, bozulmakta olan morallerini toparlamak için ve onların sokakta, çarşıda, pazarda, eş dost sohbetlerinde konuşabilmeleri için –yani iktidarın hâlâ ayakta olduğunu, güçlü olduğunu söyleyebilmeleri için– bir malzeme temini bu. Ama normal olarak AKP’den uzak olan kesimleri etkileyebilmek, onları yanına çekebilmek açısından hiçbir müjdenin işe yarayabileceğini sanmıyorum. 

Buradaki temel mesele kendi tabanını diri tutmak, buradaki muhtemel kopuşların önüne geçmek — ki iki tane parti çıktı ve bu iki parti harıl harıl değişik alanlarda çalışıyorlar. Buralara yeni geçişleri engellemek ve mümkünse oraya geçmiş olup, ama tam da içlerine sinmemiş olanları geri kazanabilmek belki; ama onun ötesinde bir hedefi olabileceğini, Erdoğan’ın ilk müjdeyi telaffuz ettiği gibi tüm Türkiye’yi birden heyecanlandırabileceğini söylemek mümkün değil. 

Buradaki mesele müjdenin ne olduğunu meselesi değil, buradaki mesele Erdoğan’ın yönetme tarzı. Erdoğan toplumu o kadar kutuplaştırdı ki, şu anda, “Hepimiz kardeşiz, hepimiz aynı gemideyiz” teması üzerinden söylediği hiçbir şeyin –toplumun en azından yarısında– bir karşılığı olamıyor. Dolayısıyla müjde olarak sunacağı şey, ne kadar genel olarak ülkenin ve tek tek de vatandaşların hayrına olsa bile toplumun belli bir kesiminin onu bir müjde gibi benimsemesinin imkânını Erdoğan kendi kendine yok etti.

Yani bugün Erdoğan’ın dışladığı, ötekileştirdiği, her vesileyle bir tür “terörist, hain, vs.” olarak tanımladığı kesimlerin gönlünü çelebilme imkânının kaldığını sanmıyorum. Bugüne kadar değişik birtakım şeyler denend,i ama bunların hiçbiri o kopan ilişkiyi –Erdoğan’ın toplumun belli bir kesimiyle koparmış olduğu ilişkiyi– yeniden tesis etmesini mümkün kılmadı. Bunu gerçekten istiyor mu? Çok emin değilim. Tabii ki şöyle bir şeyi istiyordur: Kendisi hiçbir adım atmadan, kendisi hiçbir değişikliğe gitmeden, kendisine yabancı ve uzak olan kişilerin ona yönelmesi. Bunu tabii ki istiyordur; ama bu tür olaylar, bu tür buluşmalar genellikle her iki tarafın birbirine doğru gitmesiyle olur.

Erdoğan bulunduğu yerden karşı tarafa doğru yürümek konusunda şu âna kadar –özellikle son birkaç yıldır– hiçbir ciddi işaret vermedi. En kritik anlarda bile, diyelim ki 15 Temmuz darbe girişiminin ardından bile, ilk gün Kılıçdaroğlu’nu ve Bahçeli’yi –ki zaten ortaklığın temeli atılmış, onu anladık– çağırdı; ama ertesi gün Kılıçdaroğlu’nu hemen şeytanîleştirdi. Bu arada HDP’yi çağırmadı bile. Yani artık Erdoğan’ın tercihinin, toplumun kendisine yabancı olan, antipatik bakan kesimlerini kazanmak gibi bir perspektif olduğunu sanmıyorum. Bu da Erdoğan’ın siyasî kariyerinde çok ilginç bir gerilemedir.

Normal şartlarda Erdoğan, Milli Görüş hareketi içerisinde –ki oy sınırı belli olan bir hareketti– o sınırı geliştiren ve Türkiye’de tek başına iktidara getirebilen –tabii tek başına yapmadı bunu– bir siyasetçiydi. Yani kendinden olmayan kesimlere gitmenin, ulaşabilmenin yolunu ve yordamını bilen bir siyasetçiydi ve başarısını buna borçluydu. Şimdi başarısızlığını da bunu terk etmeye borçlu, öyle diyelim. Artık kendisine tam anlamıyla inanmayan, biat etmeyen kesimleri kazanmak, onların gönlünü çelmek, onlara hoş gözükmek konusunda ciddi, inandırıcı, kalıcı adımlar atmadığını görüyoruz. 

Evet, bu olayda ne olacak şimdi? Saat 15’te bütün kanallar bunu verecek, kadrolu yorumcular hazır olacak ve bunun ne kadar muazzam bir olay olduğu konusunda büyük lâflar edilecek, şimdiden ediliyor. Olayın ne olduğunu bilmeden –tam olarak bilmeden diyelim– edilen lâfların büyüklüğü zaten bunun nasıl bir çalışma olduğunu bize gösteriyor. Bu çalışmaya, bu propaganda faaliyetine “rıza inşası” deniyor yabancılarda, Türkçe’de de denebilir. İnsanları ikna etmek gerçekten çok büyük bir olay oluyor. 

Gerçekten, “Türkiye, dünya liderleri arasına giriyor. Dünyanın eksenini değiştiriyor” gibi iddialara insanları inandırabilmek, her ne olursa olsun, mümkün değil — çok zor diyelim. Ve bu altyapı ile siyasî iktidarın denetimindeki, kontrolündeki medyaya, gazetelere, televizyonlara, siyasi iktidarın sözcülerine baktığımızda –ki buna, geçmişine kıyasla çok kötü bir kamuoyuna hitap etme performansı sergileyen Erdoğan da dahil– böyle bir hedefi gerçekleştirebilmeleri bana hiçbir şekilde mümkün gelmiyor.

Tamamen çökmüş, etkisini yitirmiş, kendisini ciddiye alan ve önemseyenleri bile ikna etmekten uzak bir iktidar yanlısı medya yapısı var. Bu yapıdan hiçbir olay, bu yapı üzerinden hiçbir rıza inşa sürecinin gerçekleşebileceğini sanmıyorum. Başarılı olduğunu sandığımız olayların büyük bir kısmında zaten başarı baştan cepteydi. Yani insanlar zaten bazı haber kanallarını açtıkları zaman, ne söylenirse söylersin ona inanmak için izliyorlar. Oradaki içeriğin ne olduğunun bir önemi yok. Dolayısıyla Türkiye’de AKP iktidarı, Erdoğan ve onun destekçileri ellerindeki muazzam imkânlara rağmen kamuoyu ile iletişim kurma imkânını kaybettiler. Ellerinde çok mekanizma var, ama bunu kullanma becerisi yok. Burada yaratıcılık yok, vasat ve vasatın çok altında performanslar var. 

Görenler olmuştur, en son –genç bir kadının oynadığı diyeceğim, hakikaten oynuyor– bir video yayınlandı. Sonra o videoyu siyasî iktidardan başka birisinin sildirdiği söylendi. Videonun kendisine baktığımız zaman 2020 yılının Türkiyesi’nde, Türkiye gibi bir ülkede –ki Türkiye hiç yabana atılacak bir ülke değil, Türkiye gerçekten birçok açıdan çok ileri bir ülke, özellikle de İslam coğrafyası açısından bakıldığı zaman– ülke ortalamasının çok altındaki birtakım ürünler –ki bu video bunlardan birisiydi– çok büyük başarıymış gibi, pazarlama ve propaganda faaliyeti olarak ortaya sürülüyor. 

Yani “trolleşme” dediğimiz, son dönemde ortaya çıkan anlayış iktidarı esir almış durumda. İktidar aslında insanları ikna etmeye yönelik gerçek bir kamusal alanda, gerçek bir tartışma yapıp, o tartışma içerisinde güçlü argümanlarla kamuoyu oluşturmaya, kamuoyunu ikna etmeye yönelik bir çabaya girmiyor. Kullandığı yöntemler, “trollük” dediğimiz yöntemlere benziyor. Çarpıtma var, büyüğü küçük, küçüğü büyük gösterme var. Gerçek olaylar yerine teferruatları öne çıkartmak var ve buna benzer “post-truth” dediğimiz hakikat-sonrası dönemin bütün özellikleri… 

Bunu tamamen benimsemiş bir iktidar var ve iktidarın bu nedenle –ne kadar sahici olursa olsun– bir müjde üzerinden kamuoyu oluşturabilme, arkasından sürükleyebilme imkânı, bence yok. Bir iddiaya göre, bu müjdenin ardından iktidar erken seçim sürecine girecek. Öyle bir müjde olacak ki erken seçim sürecine gireceğiz. Umarım öyle olur. Zaten bir süredir erken seçimin iktidarın mecbur olduğu bir şey olduğunu iddia ediyorum. Birçok kişi bana katılmıyor, farkındayım. Bir fırsat yakaladıklarını düşünüp böyle bir şey yapabilirler. Ama konu ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı’nın sunacağı şey ne olursa olsun, bu onun için bir fırsat değil. 

Bu iki günde, özellikle muhalefet çevreleri, eleştirmek için o klasik metaforu kullandılar: Şapkadan tavşan çıkarma. Bunun üzerinden sözler ettiler, ben de o metaforla aslında söylemek istediklerimi toparlayayım. Şapkadan tavşan çıkarabilmenin imkânı yok, çünkü şapka yok. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus