Jean-Claude Monod: Otoriter neo-liberalizme karşı kavga verirken anti-liberalizmi beslememeli

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Filozof Jean-Claude Monod’un 10 Şubat’ta AOC’de yayınlanan yazısını Türkçe’ye Haldun Bayrı çevirdi:

Jean-Claude Monod

Dünyanın her tarafında yönetim biçimi olarak otoriter neo-liberalizm kendini dayatma eğilimindeyken, bireysel özgürlükler git gide daha fazla tehdit altında kalıyor. Öyleyse filozof John Dewey’in dile getirmiş olduğu haliyle siyasal liberalizm’in mirasını yeniden anmak önem kazanıyor. Bu anlayışa göre, temel siyasal özgürlükler devletin ekonomik çıkarlarına karşı katiyetle savunulmalıdır.

1935 tarihli olup, Fransızca’ya ne yazık ki manidar bir biçimde “Liberalizmden Sonra” (Après le libéralisme) diye çevrilen Liberalism and Social Action (“Liberalizm ve Sosyal Aksiyon”) adlı çalışmada, Amerikalı filozof John Dewey geçen yüzyıllardaki siyasal kavgaların bir okumasını önermekteydi: Ona göre, siyasal liberalizmin büyük düşünürleri ve aktörleri, siyasal iktidara sınırlar koyma ve bireylerin haklarını teminat altına alma; iktidarın denetimi ve bölüşümü için merciler tahayyül ederek devlet keyfiyetinin köklerini sorgulama; sınırsız güç, mutlakiyetçilik ya da totalitarizm diye adlandırmaya başlanan eğilime karşı, elbette seçim yoluyla, ama yasanın açık ihlâli durumunda başka prosedürlere de başvurup (güncelliğini bildiğimiz Amerikan impeachment’ı…), sonunda yöneticileri görevden alma mekanizmaları inşa ederek önlem getirme gerekliliğini görmüşlerdi.

John Dewey

Bununla birlikte, Dewey’e göre bu düşünürler ve siyasal aktörler yarı yolda durmuşlardı: Önce, savunulan özgürlüklerin ayrıcalığını, bazen belirli bir gelir düzeyinde olan beyaz erkeklerle sınırlı tutma eğiliminde oldukları için; sonra da siyasal iktidarın yanında, düzenleme ve denetlemeye yönelik büyük bir tahakküm ve baskı kaynağı olan ekonomik iktidar kaldığı içindi bu. Ekonominin “sosyal bir denetimi” talebi, Dewey’i, kendi anlayışında, siyasal liberalizmin mirasının dışı’na değil, daha ziyade bu mirasın toplumsal alana yayılmasının kapsamına sokuyordu.

Yeniden sosyal aksiyona yönlendirilen bir liberalizm

Bu yayılma, ekonomi bahsinde liberalizmin salt “müdahaleci olmayan” (“bırakınız yapsınlarcı”) bir anlayışında tökezliyordu; dolayısıyla Dewey bunu sorguluyor, ya da bunun liberallerin ilk kuşağına özgü olduğunu, fakat daha sonra, “yönetim aksiyonunun ekonomik bakımdan yoksun olanlara yardım etmesi gerektiği fikri” lehine bunun aşılmış olduğunu gösteriyordu. [1] 

Dewey böylelikle liberalizmin tarihsel taşıyıcılarının, bizatihi sosyal aksiyonda bireylerin somut özgürlüğünden yana olabilen, ekonomik bağımsızlıkları da dahil olmak üzere bağımsızlıklarından yana olabilen bir yaklaşımın aleyhine biçimde, kamu gücüne olumsuz ve sınırlayıcı bir yaklaşımla yetinme hatasına düştüklerini düşünüyordu.

Bu da elbette çok sayıda liberalde bulunan derin anti-sosyalizmin aşılmasını gerektiriyordu: Bütün otoriterlik ya da totaliterlik yanlısı siyasal yöntemden, tek partinin ya da devlet partisinin özgürlükleri yok eden sloganlarından ve bütünüyle devletin idaresi altındaki bir ekonomi fikrinden uzak durmak şartıyla bir sosyalizm biçimi (demokratik yani — Dewey özellikle 1939’da yazdığı Özgürlük ve Kültür’de [çev: Vedat Günyol, Remzi Kitabevi, 1988] “demokratik sosyalistler”i savunur), siyasal liberalizmle bağdaşabilir olmakla kalmayıp, tam da yönetenlerin yasama aksiyonuna istikamet verme eğilimindeki bütün ekonomik çıkarlara karşı herkesin özgürlüğünün savunulması olarak, bu liberalizmin uzantısıdır Dewey’e göre — ki bu da çalışanlar, memurlar, işçiler vb.’nin onlar nazarındaki bağımlılıklarının artmasına yol açacaktır.

Dewey, “big business”ın çıkarlarıyla halkın çıkarları arasında var olan, “devletin ve onun şubelerinin denetimini ele almak için yatıştırılamaz çatışma”yı bu şekilde tematikleştirmektedir. Burada, “komşuda pişer bize de düşer” (ruissellement) masallarında anlatılan, en çok kayırılanları kayırmanın hayırlı tesirinden, “halatın ucundakiler”e yardım etmenin getireceği alıştırma tesirinden, çalışma yasasında denetimin kaldırılmasıyla işten çıkarmaların kolaylaştırılmasının çalışanlara yararlarından vb. çok uzağızdır.

Günümüzdeki üç tehlike: otoriter neo-liberalizm, anti-liberal demokrasi ve kimlik sansürleri

Günümüzdeki üçlü tehlikeden kaçınmak maksadıyla, neo-liberal kapitalizm eleştirisiyle köklü bir siyasal liberalizm savunmasını bir arada götüren Dewey’inki gibi bir tutumu bugün daha iyi tanıtıp paylaşmak önemli görünüyor bana. 

İlk olarak, eşitsizliklerin kaydadeğer bir artışını kolaylaştırmak, çalışanların yasal ve meşru korumalarını azaltmak ve big business’ın çıkarlarına zarar verdiği andan itibaren kapsamlı her tür çevreci politikayı engellemek için yasamayı kendi hizmetine sokan bir neo-liberalizmin sürme tehlikesi vardır.

“Neo-liberalizm” diye adlandırdığımız akımda, çok sayıda varyantı benimseyen bir ideolojik nebula olmuşsa da, sosyal devletin ufaltılmasının, kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesinin, toplum hukukunda denetimden çıkmanın ve emek pazarını “akışkanlaştırma”ya yönelik olarak statü güvencelerinden yoksun bırakmanın, onlarca yıldır neo-liberal politikalarda saptadığımız ayırt edici hatlar olduğu ve bunun sürdüğü söylenebilir. Üstelik, Hayek ya da Milton Friedman gibi neo-liberalizmin teorik liderlerinin örneklerine baktığımızda görebilmiş olduğumuz gibi, bu dünya anlayışı ekonomik “özgürlüğe” siyasal özgürlüklere nazaran açık bir öncelik bahşetmektedir.

Milton Friedman

Nobel ödüllü bu iki iktisatçı, Şili’de anti-sosyalist Pinochet diktatörlük tecrübesini destekleyerek (kuşkusuz rejimin kendisinden ziyade bir geçiş süreci olarak), neo-liberalizmin öncelikle mütehakkim ekonomik aktörleri devletin denetimlerinden “kurtarma”ya, hatta devleti onların hizmetine koşmaya yönelik bir doktrin olduğunu açıkça vurgulamışlardır; yoksa, bir Locke ya da bir Stuart Mill’in siyasal liberalizmi gibi, her bireyin ifade özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, devlet keyfiyeti karşısında korunması ve bizzat habeas corpus’u (sebepsizce tutuklanmama) gibi temel haklarını sağlamlaştırmaya yönelik bir politika değildir bu — Pinochet Şili’sinde her gün ayaklar altına alınan haklardır bunlar.

Tabii ki askerî diktatörlüğe kadar gitmeden, güçler ayrımı ilkesine az çok saygıyla beraber yürüyen; en zenginlerin çıkarına olup halktan destek görmeyen reformları zorla uygulamaya sokan; muhalefetin, sendikaların ya da halk gösterilerinin söylediklerine kulak tıkayan bir “otoriter neo-liberalizm”in mümkünlüğü ve gerçekliği, bugün çoğumuzun yeni bir hükümet etme biçimi hâline gelmekte olup olmadığını sorduğumuz bir paradigma oluşturmaktadır [2].

Bununla birlikte, her ne kadar “otoriter liberalizm” deyişi 1920’li yıllarda saptanabilen bir eğilime işaret etmek için yaratılmışsa da, daha ziyade “otoriter neo-liberalizm” deyişi tercih edilmeli bence; çünkü bu yönetim biçimi, tam da sahici bir liberalizmin merkezinde olması gereken siyasal özgürlüklerin azaltılmasını temsil etmektedir.

Çağımızdaki ikinci tehlike, Avrupa’da ve iki Amerika’da da, destekçilerinin, kozmopolitizm gibi gördükleri siyasal liberalizmin milliyetçi bir eleştirisini benimseyerek, onu eskimiş ya da zararlı ilan etmekte artık tereddüt göstermedikleri, esas olarak sağcı ve aşırı sağcı “anti-liberal demokrasiler”in arz ettiği tehlikedir. Vladimir Putin’in 27 Haziran 2019’da Financial Times’taki bir röportajında, “liberalizmin artık eskimiş olduğu”nu ileri sürerek harekete geçirdiği damar budur.

Bu röportajda “liberal düşünce”yi, “halkın ezici çoğunluğu”nun desteğini aldığını söylediği “geleneksel değerler”e karşı çıkarırken, liberalizmi bütün alanlarda, özellikle göçmen cinayetleri konusunda bile, sâfî “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”den ibaret bir doktrinle bir tutmaktadır: “Liberalizm hiçbir şey yapılmaması gerektiğini zanneder. Göçmenlerin öldürme, yağmalama ve tecavüz etme hakları vardır; göçmen oldukları için korunmalıdırlar”.

Göçmenler de dahil olmak üzere bireylerin temel haklarının savunulmasının onlara hiç cezaya uğramadan cinayetler ve suçlar işleme “hakkı”nı hiçbir şekilde vermediğini belirtmeye gerek var mı ? “Liberal düşünce”nin hangi temsilcisinin ne zaman böyle bir şeyi yumurtladığını bilmeyiz. Gerekçe saçmadır, ama göçmenlerin ya da sığınma talebinde bulunanların haklarının savunulmasının “ulusallık karşıtı” bir liberalizme havale edilmesi, 1920-30 yıllarındaki muhafazakâr devrimin Carl Schmitt gibi bazı teorisyenlerinin kalkışmış olduğu, demokrasiyle liberalizmi ayırma teşebbüsüne damga vurmuş bir temayı tazelemektedir. 

“Parlamentarizm ve Demokrasi”de Schmitt, insan haklarını ve her insanın eşit olmasını liberalizme havale ediyordu ve halkın “homojenliği” üzerine kurulu bir “demokrasi”yi , ulusun yabancıları dışlama “hakkı”nı ve lideriyle tezahürata dayalı bir ilişkisini savunuyordu. Carl Schmitt bugün, Avrasya ideoloğu Aleksandr Dugin’in kaynaklarından biridir. Dugin, en başta tabii ki büyük Rus sahasının Ukrayna’da tekrar ışıldaması olmak üzere “büyük sahalar”ın savunulmasını meşrulaştıran bir “kutsal coğrafya” kurmak için Schmitt’in “Dünyanın Nomos’u” (Der Nomos der Erde) kitabındaki tezleri dönüştürür [3].

Aleksandr Dugin

Dugin’in benzer bir beyanını tekrarlayan Putin’in bu beyanının ötesinde, kuşkusuz Rus iktidar pratiği derin bir “illiberalizm”e tanıklık etmektedir: sürekli olarak muhalif tutuklamaları, gelişigüzel davalar, basını konuşturmayan yasalar, insan haklarını savunan derneklerin “yabancı ajanları”yla bir tutulması ve hatta Ortodoks Kilisesi’nin telkiniyle ev içi şiddet üzerindeki cezaların kaldırılmasına varan bir “yeniden manevi silahlanma”.

Maalesef, anti-liberalizmin otoriterlik yanlısı biçimini dün olduğu gibi bugün de sadece sağla ya da aşırı sağla sınırlayamayız: Dewey, 1935’te Avrupa’nın üzerine çöken anti-liberal dalgayı ele alırken, Almanya’yı, İtalya’yı ve SSCB’yi zikrediyordu. Bugün Amerikan emperyalizmine karşı elbette bizatihi gerekli olan muhalefet, bazı solcu yöneticilerin, Maduro’nun Venezuela’sındaki gibi, faşizmle bir tuttukları her tür muhalefeti şeytanlaştırarak bazı gösterileri bastırma uygulamalarının yüzlerce kişinin ölümüne yol açması nazarında, ya da Amerika’ya karşı siper gibi gördükleri Putin iktidarının Beşar Esad rejimine desteği nazarında bile muayyen bir bağışlayıcılık göstermelerine neden olmaktadır. Bu tavır bugün bana, mesela Fransız solunun birleşme imkânsızlığı ve sıkışmışlık noktalarından biri gibi geliyor; oysa Emmanuel Macron’un pervâsız neo-liberalizmine karşı mücadele çerçevesinde bu birlik ne kadar elzemdir.

Daha dar kapsamlı ama kaygı verici son bir tehlike ise, edilen şu veya bu sözden dolayı kendilerini hakarete uğramış hissedebilecek dinî, kimliksel ya da azınlık gruplarını koruma adına, bazı toplum kesimlerinin, derneklerin ya da grupların, yaratma, ifade ve eleştiri özgürlüğüne karşı ayağa kalkarak sansüre davetiye çıkarmakta bir beis görmemeleri, hatta sözüm ona “saldırganlar”a karşı şiddet kullanılması ya da öldürülmeleri çağrısında bulunmalarıdır — kısa süre önce sosyal medyada İslam’a karşı bir mesajı yüzünden tecavüz ve ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalan o genç lezbiyen kızla gördüğümüz “Mila Davası”ndaki gibi.

Siyasal liberalizm ilk başta, bireylerin ne şekilde düşünmeleri ya da yaşamaları gerektiğini bilinçlerine ve vicdanlarına dayatmak için kiliselerin fizikî zorlama yollarına başvurmada öncelikle devlet imkânlarını kullanma cüretleri karşısında ortaya çıkmıştır; bu cüret, günümüzde derin bir yönetim krizine dûçar olan İran gibi çok sayıda Müslüman ülkede hâlâ çok canlıdır — kaldı ki bu cüret sadece İslam adına gösterilmemektedir; bazen de inançları yüzünden yasalar önünde ayrımcılık mağduru olan Çin’deki Uygurlar’ın veya Hindistan’daki Müslümanlar’ın durumundaki gibi, İslam’a karşı da görülmektedir. Rusya’da 2013’teki Pussy Riots olayından beri “dinî duygulara hakaret etmek yasaklanmış”tır ve adlî tâkîbata uğramaktadır, vb..

Bu durumda, bir dinden yana biçimde devletin baskı uygulaması çerçevesindeyiz; liberalizmin Kilise’yi salt manevi işler idaresine, bedenlerin idaresini de devlete bağlayıp, “kiliselerin ve devletin doğru sınırlarını saptama”yı (Locke’un terimleriyle) deneyerek mücadele etmeye çalıştığı eğilimdir bu. Fakat İslamcı bir zihniyetin yayılmasının sonucu olarak, bu tehditler ve dinî baskı davranışları, Batı ülkelerinde devlet tarafından değil de, kendilerini Peygamber’in silahlı kolu olarak takdim eden gruplar ya da bireyler tarafından üstlenilmektedir.

Vicdan özgürlüğünü sağlama kaygısı burada radikal bir anti-liberalizmle uğraştırılmaktadır ve belirli bir iktidar merciinden değil de bizatihi bazı “yönetilenler”den, modernlik-öncesi düşünürlerin fanatik diye niteledikleri liberal düşünürlerin mirasçılarından geldiği için bununla başa çıkmak daha da zorlaşmaktadır. Fakat bununla baş etmenin zorluğu, özgür bir toplumu savunma kaygısındaki herkesin, sadece eleştirel bir görüşü ifade ettikleri için hayatları tehdit altında olan bütün kadın ve erkeklere kayıtsız şartsız destek vermelerine engel olmamalıdır — bu görüş dine ya da değerlere karşı bir “hakaret” gibi ifade edilmiş ya da hissedilmiş bile olsa.

Otoriter neo-liberalizmle mücadele etmek; sağ da olsa, sol (iddiasında) da olsa bütün versiyonlarına karşı çıkmak; devletten gelen tehditler karşısında, ama aynı zamanda dine ve kimliğe dayalı gruplardan da gelen tehditler karşısında sekülerleşme talebini diri tutmak ve ifade, eleştiri, yaratma özgürlüklerini savunmak: Hem neo-liberal sapma karşısında, hem de modern özgürlüklerin düşmanları karşısında, liberal mirasın en iyi kısmını baki kılacak bir eylemin ya da bir bağlanmanın rotası bu olurdu.

 Jean-Claude Monod’nun son kitabı “Fazla Yönetilmeme Sanatı” (L’Art de ne pas être trop gouverné), Ekim 2019’da Seuil Yayınları tarafından yayımlamıştır.

Bu makale ilk olarak 10 Şubat 2020’de AOC’de çıkmıştır.

[1] John Dewey, Après le libéralisme : Ses impasses, son avenir, Climats, 2014, s. 86.

[2] Jean-Claude Monod, L’Art de ne pas être trop gouverné. Sur les crises de gouvernementalité, Seuil, 2010 ; Grégoire Chamayou, La Société ingouvernable. Une généalogie du libéralisme autoritaire, La Fabrique, 2018.

[3] Alexandre Douguine, Pour une théorie du monde multipolaire, Fr. çev., éd. Ars Magna, 2013 ; « Carl Schmitt, 5 leçons pour la Russie », 1991, Fr. metin için bkz.: geopolitica.ru ou Breizh-info.com.

CNRS’te felsefe araştırmaları yöneticisi olan Jean-Claude Monod, hafızanın siyasal kullanımları üzerine birçok makale yazmıştır; ayrıca kısa metrajlı filmler çekmiştir (2011’de gösterime giren “Augustine” gibi) ve 18. yüzyıldaki bir interseksüelin davasından esinlenen “Anne Grandjean’ın anısına” (« Mémoire pour Anne Grandjean ») adlı bir uzun metrajlı filmi hazırlamaktadır..

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus