Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (10): Cumhuriyette “darbeli” siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin 10.’sunda siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’nin çok partili siyasi hayatla birlikte yaşadığı darbeleri, darbelerin nedenlerini, demokrasinin neden yerli yerine oturtulamadığını anlattı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’un aylık siyaset programı Siyasetname’nin 10. bölümüyle karşınızdayız. Sürekli konuğumuz, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam, hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk.

Pişirici: Sekizinci programda, “Cumhuriyette siyaset’’ ve dokuzuncu programda “Cumhuriyette çok partili siyaset’’ başlıkları altında konuşmuştuk. Geçen ayki dokuzuncu programda, tek partiden, çok partiye geçişi, Demokrat Parti’nin iktidarı vermemek için nelere kalkıştığını ele almıştık. Bu programda da “Cumhuriyette ‘darbeli’ siyaset”i konuşacağız. 1960 darbesi ile başlayan, Albay Talat Aydemir’in, 22 Şubat 1962, 20-21 Mayıs 1963’teki iki başarısız askerî darbe girişimi ile devam eden, 12 Mart 1971’de “muhtıra” olarak karşımıza gelen ve nihayet 12 Eylül 1980’de yönetime tamamen el koyan bu darbeli siyaset dönemini ele alacağız. Söz sizde.

Kalaycıoğlu: 20. yüzyılda Türk siyasetinde iki büyük toplumsal, aynı zamanda siyasî süreçleri derinden etkileyen ve dönüşüm sağlayan olay var. Bir tanesi, demokratikleşme. 1945’te Samuel Huntington’un Third Wave (Üçüncü Dalga) kitabındaki iddiasıyla ilintili olarak ifade edebileceğimiz gibi, dünyadaki ikinci büyük demokrasi dalgasına katılan bir Türkiye görüyoruz. Bunun iç ve dış sebepleri üzerinde, kısmen burada yapmış olduğumuz görüşmelerin elverdiği ölçüde durduk. Bir tek “dış neden”i yok. Aynı zamanda onunla bir şekilde ilintili olan “iç siyasetteki değişmeler” de var. Bununla birlikte, çok partili hayata geçtik. Çok partili hayata geçiş ne kadar demokrasidir, ne kadar değildir, o ayrı mesele. Bu konuda yayın yapmış olan Asım Karaömerlioğlu, Hakan Yılmaz, Ergun Özbudun, Nihal Kara İncioğlu gibi meslektaşlarımız, buradaki sürecin çok da demokratik ilkelere uygun değişim içeren bir süreç olmadığını, CHP’nin iktidara devam ederken, muhalefetin bir ölçüde göstermelik olarak durması planı olduğunu vurgulamışlardır. 1945’te süreç başladığında, bunun da iyice kontrollü bir süreç olacağını söylemişlerdir. Hatta Nihal Kara İncioğlu, hegemonyacı, hegemonik bir siyasal partiye dönüşmesinden bahsediyor. Hegemonik partiden anladığımız, rekabet olmayan ve muhalefetin seçilme şansının bulunmadığı bir parti sistemi. Çift partiliymiş gibi gözüküyor ama muhalefet gerçek değil ve kazanabilme şansı yok. Bunun birçok örnekleri var ve genellikle demokratik olmayan ülkelerde uygulanıyor. 1980 öncesi Polonya bunun iyi örneklerinden birisi. Orada muhalefette olan Köylü Partisi var. Bir ölçüde, oradaki Katolikler’in duyarlılıklarına hitap ediyor ama iktidara gelme şansı yok. Polonya’daki yasama organında belli sayıda koltuk var, o koltukları alıyorlar. Zaten Komünist Partisi de onları aday göstermiyor seçimde. Dolayısıyla gerçek bir rekabet söz konusu değil. Böyle bir yapıdan bahsediyoruz. Ama bu süreç başladıktan sonra, Demokrat Parti gerçek bir muhalefet partisi hâline dönüşüyor. 1950’den sonra, Türkiye görüntüsü itibariyle çok partili bir siyasal hayata geçmiş oluyor. Ama bu hayat, 1950’leri analiz eden meslektaşlarımızın iddiasına göre, iki tane tek parti rejimi yan yana yaşıyormuş gibi. Bir tane muhalefette, bir tane de iktidarda tek parti var ve bunların arasında da, sanki sınırları belli olmayan bir savaş varmış gibi bir ortamı anlatıyorlar. Birbirlerini düşman olarak gören, dost-düşman ayıran ve karşı taraftakini yok etmeye çalışan bir anlayışla hareket eden iktidar ve muhalefet partileriyle yola devam ediyoruz. Tabii bu, demokrasilerde görüldüğü gibi, bir piyasanın rekabet sistemi değil, daha çok, bir savaş manzarası arz ediyor. Ordular şeklinde örgütlenmiş siyasal partiler, birbirlerini yok etme peşindeler. Karşıdaki partinin varlığını, bir itibarsızlaştırma ve hain gösterme sürecinden sonra “Nasıl yok ederim’’ şeklinde bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, Meclis’in içine kadar yansıyan ve hiç de arzu edilmeyecek bir istikrarsızlık, büyük bir gerilim, çatışma ve sonunda demokrasinin çalışmamasına yol açıyor. Çalışmayan demokrasi içerisinden, 1960’ta, genç subayların örgütlediği bir askerî darbe ortaya çıkıyor.

1960’lar, 27 Mayıs’ta başlayan darbeler sürecinin sahne aldığı yıllar. Ama aynı zamanda, bizim için, ikinci bir büyük olayın mevcut olduğu bir dönem. Siyasî değil ama siyasete derin etkisi var. Türkiye bu dönemde, siyasetbilimcilerin daha çok “toplumsal seferberlik’’ veya “toplumsal hareketlilik’’ adını verdiği topyekûn bir dönüşüm geçiriyor. Bu tür bir dönüşüm, hemen hemen her ülkede yaşanmış bir olgudur. Amerikalı siyasetbilimci Karl Deutsch’un 1960’larda yazdığı bir makalede en fazla ele alınmış ve ondan beri, ona atfen tanımlanmaktadır. Bu, sosyoekonomik bir dönüşüm. Yani, özellikle geniş kitlelerin, artan oranlarda kırdan, kente göçmesi, kentte yoğun bir şekilde yaşamaya başlaması ve kent ortamında, olabildiğince hızlı bir şekilde, özellikle “mavi yakalı işçi’’ dediğimiz, daha çok, kol emeğiyle geçinen işçi sayının muazzam artışı. Bunun sonucunda, ucuza emek kullanarak üretim yapabilecek, çok küçük sanayiden, orta büyüklükte ve daha büyüklükteki fabrikaların kurulmasına imkân sağlıyor. Bu gelişme 1950’lerde başlıyor. 

1948’den itibaren başlayan “Marshall Yardımı”nın getirdiği traktör, daha fazla gübre kullanımı, daha çok modern tarım uygulamaları sonucunda tarımda üretkenlik artınca, burada bir işgücü fazlası ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, karasabanın yerine traktörün çektiği pulluk girdiği vakit, artık birçok insanın emeğine ihtiyaç kalmıyor Böyle bir emek fazlası ortaya çıktığında, bu emek fazlası, kırdan kopup, 1950’lerde, Demokrat Parti’nin Amerikan desteğiyle izlemiş olduğu karayolları politikasıyla, köylere karayolları götürülüyor. Temel varsayım, bu yollar vasıtasıyla, merkez, kenardaki kırsal hayata daha fazla nüfuz edebilecek, buraya daha kolay hizmet götürebilecek, bunun karşılığında da oradaki yaşamın kalitesi yükselecek. Ama yollar yapılıp, özellikle otobüsler çok da pahalı olmayan bir şekilde insan taşımaya başladıkları andan itibaren, insanlar malını satıp, köylerini bırakıp, kendisi için gerekli olanı yanına alarak kente göçüyor. Bu sayı, 50’li yıllarda mütevazı bir düzeydeyken, 60’lardan itibaren artamaya başlıyor. 70’lerde tırmanışa geçiyor, 80 ve 90’lı yıllarda zirveye ulaşıyor. Muazzam bir değişim oluyor. 1950’de yüzde 25 olan kent nüfusu, 80 ve 90’lı yıllardan itibaren, yüzde 50’lerin üstüne çıkmaya başlıyor. Kentte yaşayanların oranı yükseldiği gibi, kent içindeki nüfusun, kent dışında doğmuş olanların oranı da hızla yükseliyor. 1980’lerin sonunda, Mübeccel Kıray’ın da desteğiyle, Marmara Üniversitesi’nden Sema Erder ve Nihal İncioğlu’nun ortaklaşa yaptığı araştırma, İstanbul’da yaşayan insanların yüzde 61’inin köyde doğduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, nüfusu İstanbullu olmayan, dışarıdan gelmiş olan, İstanbul’un kenarlarında yaşama tutunmaya çalışan bir kitle çıkmaya başlıyor. Gecekondu olgusu da bununla beraber, Türkiye’nin sosyoekonomik hayatının önemli unsurlarından biri haline geliyor. Tabii bu sadece İstanbul’da yaşanmıyor, Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da, Bursa’da, Kocaeli’de, hemen hemen bütün batı illerinde yaşanmaya başlıyor. Özellikle de iç bölgelerden deniz kenarlarına, aynı zamanda, Karadeniz’in doğusundan batısına doğru bir hareketlenme söz konusu oluyor Dolayısıyla, Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleri muazzam bir nüfus çekiyor. Şu anda da Türkiye’deki nüfusun üçte ikisinden fazlası bu bölgelerde yaşıyor. Bu, büyük bir kentleşme ve endüstriyelleşme dönüşümü. Ama burada ortaya bir endüstriyel işçi sınıfının çıktığını, onun, kendi örgütlerini kendi girişimiyle kurduğunu yani sendikalar geliştirdiğini, bunlar eliyle siyasete etki yapmaya başladığını görüyoruz. Örneğin, İngiltere’deki Sendikalar Birliği’nin kurduğu bir İşçi Partisi’nin, İngiliz siyasetinin 20. ve 21. yüzyılda önemli bir unsuru haline gelmiş olması türünden bir olayı Türkiye’de yaşamadık. Özellikle mavi yakalı işçi sayısı çok yükselmedi. Onların istihdam edildiği yerler de çok küçük, 10 işçiden az sayıda veya orta büyüklükteki işletmeler oldu. 

Daha önceki programlarımızda belirtmiştik: Türkiye’de bir aristokrat sınıf yok. Olmadığı için, üstü olmayan bir şeyin ortasından bahsetmek de tuhaf. Ama orta sınıftan bahsediyoruz. Buna “profesyonel sınıf” diyelim. Profesyonel, emlak sahibi aynı zamanda fabrika ve işletme sahibi bir sınıf ortaya çıkmıştır. Ama bu sınıfın niteliği, Avrupa’dakine benze nitelikte değildir. Avrupa’da bu sınıf kendi girişimiyle hatta devlete rağmen kendisini ekonomide ve toplumda kabul ettirmiş ve çok kısa bir süre içerisinde inanılmaz büyüklükte bir güce sahip olmuştur. Örneğin, Birleşik Krallığın dünyadaki gücünün çok önemli bir kısmı, İngiliz orta sınıfının, özellikle denizaşırı ticaret yapan orta sınıfın, onları destekleyen sigorta ve banka kuruluşlarının, bir bütün olarak İngiliz toplumunda ve Britanya’da ağırlık sahibi olması ve bu ağırlığın siyasî ağırlık hâline dönüşebilmesi, devleti, devletin gücünü ve kralın yetkilerini sınırlandıran bir niteliğe sahip olması ve onun isteğiyle kurulan bir demokrasiyle Birleşik Krallık’ın yürütülebilmesi söz konusu olmuştur. Bu güç, çok büyük toprak sahibi olmuş ve denetlemiştir. Neredeyse 400 bin kişilik ordu kurmuş ve bu orduyla “Raj” denilen Hindistan’daki yönetimi gerçekleştirmiştir ki daha sonra, 19. yüzyılda bunu Viktorya’ya devrettiler. Böyle bir şeyden bahsediyoruz. 

Türkiye’de, işletme, fabrika sahibi, orta sınıf diye ifade edebileceğimiz bir oluşum söz konusu değil. Bizdeki oluşum, devletin inisiyatifiyle, 1923’ten itibaren, devletin, Türkçe konuşan, Müslüman işletme sahibi, emlak sahibi bir işletme ortaya çıkartmak ve bunun ticaretle ve sanayi ile haşır neşir olmasını sağlama politikasının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla devletle ilişkileri, Britanya’da, Fransa’da veya Almanya’da, İskandinavya’da Avustralya’da ya da Kuzey Amerika’da olduğu gibi değildir. Orada demokrasi, devletin küçülmesi, ekonomik çapının daralması, siyasî bakımdan hesap verebilmesi, denetlenebilmesi ile mümkün hâle gelmiştir. Oysa bizde bunu talep eden herhangi bir işletme sahibi ya da sınıf söz konusu değil. Tam tersine, ondan yarar elde etmeye çalışan ve bu yararı büyük ölçüde iktisadî kâra dönüştürmeye çalışan işletmeci, işveren ve profesyonel bir kitle var. Dolayısıyla burada demokrasi adına konuşan, gerçek iktisadi gücü elinde bulunduran ve bu gücü artırmak için devletin kendisini engellememesini isteyen birkaç kişi var: Liberal Parti’nin kurucuları bir takım söylemlerle gündemi etkilemeye devam ediyorlar biliyorsunuz. Ama bunların sayısı az, oy da almıyor.

Pişirici: Bizim havsalamız mı almıyor bunu? “Devleti küçültmek ne demek? Devlet nasıl küçülür? Biz devletsiz yapamayız, devlet bizim babamız’’ algısı nedeniyle mi bu tepkiyi gösteremiyoruz ve dolayısıyla orta sınıf oluşamıyor?

Kalaycıoğlu: Hayır, böyle bir şeyi söylemek kolay değil. Oradaki neden-sonuç ilişkileri nasıl çalışıyor o da iyi analiz edilmiş değil. Ama sonuçta, Türkiye’de örneklerini gördüğünüz işletmeci- işveren grubu, temel itibariyle devletle ilişkilerini fonksiyonel olarak görüyor, işlevsel bir ilişki var aralarında. Onu kendisi açısından, kendisinin iktisadi varlığı ve iktisadi yaşantısının gelişmesi açısından bir sorun olarak görmüyor. Bir devlet sorunsalı da yok. Ama İngiltere’de var, Fransa’da var, hatta İtalya’da var ve bunlar aynı nitelikte gelişmeler değil. Dolayısıyla, ortaya çıkan talepler, mesela özgürlük talebi bu insanlardan çıkıyor. “Beni özgür bırak. Devlet olarak üzerime gelip, birtakım düzenlemeler koyma. Çok fazla vergi alıyorsun, vergiyi azalt. Ben üretiyorum, sen üretimimi kısıyorsun ve benim üretimimi baltalıyorsun, benim şevkimi ortadan laşdırıyorsun’’ diyor. Avrupa’da gördüğümüz, iktisadi hayatın içerisinde, devleti olabildiğince dışlamaya çalışan, o anlamda kamu yatırımları aracılığıyla değil, özel yatırım aracılığıyla ekonomiyi geliştirmeye çalışan, bunun üzerine kurulu ve bunu büyütmeye çalışan, daha büyük alanlara girerek o alanlarda rahat çalışmak isteyen, daha büyük kârlar temin etmek için çabalayan, yarışan, dünyayla rekabete giren bir sınıf. Bizde olmayan temel özelliklerden bir tanesi bu. Bizde, uzun süre devletin temin ettiği birtakım imkânlarla, verilen permiler, bu permiler için yapılan anlaşmalar, tahsisler, bu tahsislerden elde edilen karlar, o tahsisleri kullanmayıp, mesela  kâğıt tahsisi alıp, kâğıdı bir müddet depoladıktan sonra yüksek fiyata başkalarına satmalar… Bu, başka bir ekonomik anlayış. Bu ekonomik anlayıştan demokrasi pek çıkmıyor gibi gözüküyor. Esas karşı karşıya kaldığımız demokratik darboğazlarından bir tanesi böyle bir gelişme oldu. 

Hâlbuki bir profesyonel orta sınıf çıkacağı ve profesyonel orta sınıfın, Özal’ın çok dillendirdiği gibi “ekonomik özgürlük” talebinde bulunacağı, bunu gerçekleştirmek için büyük gelişimlerde bulunacağı beklentisi vardı uzun zamandır. Sadece bizde değil, aynı zamanda karşılaştırmalı siyasette yazan birçok meslektaş, özellikle Doğu Avrupa veya Ortadoğu üzerine yazanlar, “Ortaya çıktı mı, çıkacak mı, ne zaman doğuyor’’ tartışmasını yapıyorlardı. Ama bu gerçekleşmedi. Burada, o yöne doğru gittiğini gördüğümüz kimseler var ama bunların sayıları da gücü de pek az, etkisi de fazla olmuyor. Onun için Britanya’da, Fransa’da, Almanya’da, Kuzey Avrupa ülkelerinde, özellikle Hollanda’da gördüğümüz türden, demokrasinin sahibi olacak, böyle bir rol oynayan bir işveren ve işletmeci kitlesi yok. Bizde, özellikle sınıfsal olarak bakacak olursanız, demokrasi talebinin daha fazla geldiği kesim, son derece güçsüz olan köylü ve kent yoksulu olan kesim. Bunların demokrasiyi savunma gücü yok. Demokrasiden algı ve beklenti, kamu kaynaklarından sağlanabilecek bir takım yararlar üzerine oturuyor. Buna patronaj diyoruz. Bütün siyasî sistemler patronaj üstüne çalışır, başka türlü hayatta kalmaları mümkün değildir. Zaten temel işlevi de budur. Bunun demokrasilerdeki karşılığı, oy karşılığı birtakım yararların temin edilmesidir. Bir zaman “hizmet” deniliyordu, şimdi o kötü bir laf oldu, kullanılmıyor, “oy karşılığı yarar” deniyor. Bu, patronaj ilişkisidir. Bu patronaj ilişkisi bütün siyasî sistemlerde mevcuttur. Bugün demokrasinin iki beşiği olan Britanya’da da İsviçre’de de  aynı zamanda ABD’de, Avrupa’nın batısında yahut Japonya’da, Güney Kore’de, Hindistan’da da mevcuttur. Burada bir sorun yok. Ama bu ilişki, oradaki uygulamalarda, demokrasinin çalışmasını sağlayacak bir “hesap sorma” ilişkisine doğru dönüşüyor. Bu insanlar, verdikleri oy karşılığında, aynı zamanda vergi verdiklerinin bilincindeler. Oy ve vergiye karşılık, ne yarar temin ettiklerini hesaplayıp bunun hesabını soruyorlar. Demokrasi kültürü dediğiniz şey budur.

Oxford University Press’den meslektaşımız Craig Borowiak’ın 2011’de basılan Accountability and Democracy kitabı var. Okuduğumdan beri anımsıyorum: Kitabın birinci cümlesi “Hesap verme üzerine dayanmayan demokrasi zulümdür’’ diyor. Hesap vermiyorsanız, demokrasi değilsiniz. Bu hesabı sorabilmeniz için güç sahibi olmanız lazım. Avrupa, Kuzey Amerika, Japonya ve başka ülkelerdeki güç sahibi olanlar, bu orta sınıf. Onun için “demokrasi, bir orta sınıf rejimidir’’ iddiası, orada bir ölçüde gerçekleşiyor. Bu iddia bu dönemle ve bu ülkelerle ilgili değildir. İlk ortaya koyan Aristo’dur. Bundan 2500 sene önce, Yunan site devletlerinde yapmış olduğu gözlemler sonucunda, demokrasinin bir orta sınıf talebi olarak çıktığını söylüyor. Orta sınıf özel mülkiyet ve güç sahibidir. Vergi veren, dolayısıyla devleti ayakta tutan sınıftır. Onun gücü önemlidir. Bu güç karşılığında, kendisinin katkıda bulunmuş olduğu fonların nasıl kullanıldığının hesabını sormak durumundadır.

Bu ilişki Türkiye’de devletten bağımsız, kendi ayakları üzerinde piyasada gerçekleşmiş bir ilişki olmaktan çok, devletten sağlanan imkânlarla gelişen bir ilişki olarak, 1950’ler, 60’lar, 70’ler ve 80’ler siyasetinde ve ekonomisinde oluştuğu için, böyle bir hesap sorma ilişkisi içerisine girme şansları hiçbir zaman olmadı. Kendilerine hizmet etmekte olan bir kamu bürokrasisini ve onun arkasındaki siyasî erki küstürmek de istemediler. Onu kullanmak suretiyle, kendileri için sorun oluşturmaya başlamış olan, sayıları çok küçük fakat radikal hâle gelmiş olan sendikaları ortadan kaldırmak için, özellikle 1908 darbesi sonrasında desteğini istediler. Böyle işlevsel bir ilişki var arada. Dolayısıyla bunun korunmasını tercih ettiler. Bu tercih edildiği zaman, oyuna sahip çıkan ve kendisinin, siyaseti tek etkileme aracı olarak sahip olduğu tek şeyin oy olduğunu düşünen ama diğer taraftan, kaynakları son derece kıt olan, bugüne kadar vergi verme bilincinde olduğunu da görmediğimiz bir kitle söz konusu. 2010’lu yıllarda, International Social Survey Programme (Uluslararası Sosyal Araştırma Programı) için Ali Çarkoğlu ile birlikte yaptığımız yılık araştırmalarda sorduğumuz bir sorunun yanıtı olarak, temsili örneklerimizin yüzde 35-40 civarı, 18 yaş üzeri nüfus, “Hayatım boyunca kazanç karşılığı bir işte çalışmadım’’ diyor. Bunların vergi ödediklerine dair bir bilinçleri yok. Aslında farkında olmadan KDV, tüketim vergisi gibi epeyce vergi ödüyorlar.

Pişirici: Dolaylı vergi ödüyorlar.

Kalaycıoğlu: Tabii. Kullandıkları her türlü şeyin içinde vergi var. Fiyatın içinde olması dolayısıyla o ödedikleri verginin farkında değiller. Farkında olmadıkları için “Şu fiyatı biraz indirseniz, bu kadar vergi ödemesek’’ gibi bir talep çıkmadığı gibi, “Benim vergim nereye harcanıyor’’ gibi bir talep de çıkmıyor. Dolayısıyla ortada böyle bir beklentiye yanıt verebilecek, demokratik hesap sorma mekanizması olarak çalışan bir seçim sistemi de yok. Dolayısıyla  burada zaman zaman hesabın sorulması söz konusu. Ama neye göre sorulduğu pek aşikâr değil, pek vergi esasına dayanıyormuş gibi durmuyor. Dolayısıyla, vergi, temsil, onun sağlamış olduğu demokrasi türünden bir yönetim talebi, bizde bunu talep edebilecek konumda olan sosyoekonomik grupların zaafiyeti dolayısıyla, maalesef hiçbir zaman sağlam bir sosyoekonomik zemine oturmadı. Zaten oradan gelen girişim birçok sefer, kolaylıkla akamete uğratıldı. Türkiye’de bir hesap verme mekanizmasıyla karşılaştığımız da söz konusu olmamıştır.

Pişirici: O zaman bizde darbeyi üreten nedir?

Kalaycıoğlu: O, ayrı bir mekanizma. Bir kere, 60 darbesine giden yolda büyük siyasî istikrarsızlıklar, asayişsizlik var. Ortada sıkıyönetim ilan edilecek kadar, yönetimin zora düşmüş olduğu bir ortam söz konusu. Bu, darbe girişiminde bulunacak genç subaylara fırsat temin etmiş durumda. Darbe o şartlarda emir-komuta zinciri içerisinde yapılmamıştır. Türkiye’de “darbe’’ denildiğinde daha çok emir-komuta zinciri içindeki 80 darbesi türünden bir darbe anlaşılıyor. Oysa 12 Mart’a kadar, hatta 9 Mart’ta engellendiği iddia edilen darbe giriimine kadarki darbelerin hepsi genç subay darbesidir. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi de genç subay girişimidir. Burada, emir-komuta zinciri içerisinde hareket eden bir Türk ordusu söz konusu değildi. Dolayısıyla bunlar, bir tür cuntalaşma ve kendileri için fırsat arayan nitelikteler. O fırsat ortaya çıktığı vakit, mazeret sağlayabilecek koşullar oluştuğunu gördüklerinde, 27 Mayıs 1960’ta olduğu gibi, müdahale edebilme imkânları doğuyor. Onun için, siyasilerin ülkeyi bu derece yönetilemez bir noktaya getirmesinin yararlı olduğu kanısında değilim. Ama seçmen bunu engelleyemiyor, esas problem orada. Demokrasi olarak yönetilecekseniz, yönetecek olan seçmendir. Çünkü bu halkın rejimi. Bizi izleyenler biliyorlardır ama yine de Abraham Lincoln’ün ünlü tanımını anımsatayım: “Halkın, halk için, halk tarafından yönetimi.’’ Yani halk yönetecek. Ama halktan böyle bir yönetim bekleyemezsiniz. Çünkü halkın buradaki işlevi, kendisinin güçsüzlüğünü azaltacak şekilde, kendi başına temin edemeyeceği iş, bir yere tayin veya belli bir yerde bir işi varsa orada yükselme gibi yararları, oyla seçmiş olduğu kişilerin temin etmesidir. Zaten milletvekilleri ile onların seçmenleri arasındaki yazışma ve konuşmaları dinleme ve izleme imkânı bulursanız, orada bunun çeşitli örneklerini görüyorsunuz. Ben Meclis üzerine çalıştığım için zaman zaman bu imkânı buldum. Mesela, “Ben şu işe girmeye ya da atanmaya çalışıyorum’’, “Şurada şu okulu bitirdim. Acaba burada bir iş bulabilir miyim’’ gibi, birçoğu belediyeler düzeyinde olan beklentiler. Burada temel olarak güçlü bir kişinin hak arayışı meselesi ile karşı karşıya değilseniz, tam tersine, bir hayli güçsüz olan kişilerin içinde bulundukları durumu bir nebze iyileştirmek için yakarışına örnek olabilecek girişimleri görüyorsunuz. Hepsi için söylemiyorum ama seçilen milletvekillerinin birçoğu, seçmenle ilişkileri açısından güçlü mevkidedirler. Yani seçmenler, kendileri açısından çok güçlü olan kişileri seçiyorlar. 1940’ların sonundan, 60’ların başına kadar olan eski örneklere dönecek olursak, örneğin köylü seçmen, köy ağasını seçiyor. Yahut tarikat mensubu seçmen, şeyhi veya şeyhin gösterdiği yakınlarını, akrabalarını seçiyor. Bunlar zaten çok güçlü kimseler. Seçilmelerinin nedeni o güç. O gücü kullanarak, merkezin imkânlarını olabildiğince kenarda yaşayan insanlara aktarabilsinler diye destekliyorlar. Güçsüzün, güçlü olandan hesap sorması biraz zor. Olmuyor zaten. Onun için demokrasi çalışmıyor. 

1940’larda geçtiğimiz, çok partili rekabet sistemidir ve otoriterlik özelliğini korumuştur. Bunda aşınma çok yavaş olmuş ve demokrasiye intibakımız da fevkalade zor olmuştur. Çünkü burada demokrasi talep edecek ve demokrasinin bekçisi olabilecek güçlü bir sosyoekonomik taban, zümre, sınıf mevcut değildir. Böyle bir rol oynayan herhangi bir kitle söz konusu olmamıştır. Zaman zaman sanki bu rolü asker oynuyor gibi gözükmekte bu da bir garabettir. İronik bir durum. Askerin niteliği demokrasi temin etmek değil, güvenlik ve savunma temin etmektir. Bu oyunun bir parçası olması, herhangi bir şekilde demokrasinin yerleşmesi ve güçlenmesi için bugüne kadar bize bir yardım temin edememiştir. Onun için çok büyük bir zorlukla karşılaştık. 

Ama 1960’larda, darbe sonrası karşılaştığımız durum, siyasî örgütlenme yeni bir anayasa ile bir hayli değişmiştir. Daha önce konuşmalarımızda bahsetmiş olduğumuz, eski, çoğunlukçu merkez-kenar anlayışı, dayanışma içinde olan, kenardan ayrışmış, bağımsız, onun üstünde ve dışında bir yerlerde bulunan, toplumsal bağlantıları da pek güçlü olmayan bir merkez. Osmanlı’dan devralmış olduğumuz, cumhuriyete gayet iyi intibak etmiş olan, büyük ölçüde asker-sivil kamu bürokrasisinden oluşan ve devletin temsilcisi rolünde olan bir merkez. Onun güçlerini, özellikle fiziksel güç kullanma kapasitesine sahip olan bir merkez. Onun karşısında da, çok farklı özelliklere sahip olan çeşitli mezhepler, dinler, diller, ideolojiler, etnik gruplarla örülmüş olan ama örgütlenme özelliği 1950’lere gelinceye kadar çok da fazla olmayan bir kenar. Merkezle kenar arasındaki çatışmacı ortam 1960’lara kadar sürdü. Bu yapının korunmasında, çoğunluk esasına dayanan merkeziyetçi yönetim temeldi. Yereli dışlayan, baskılayan, yerel siyasal hayata fazla imkân tanımayan ve onu da olabildiğince merkezden, daha önce İstanbul’dan, sonra Ankara’dan kontrol etmeye çalışan, gücü yetmediğinde ona müsaade eden bir yapıydı bu. Onun için, 18. ve 19. yüzyılda âyanlar güç kazanıyor, 1808’de padişaha “Sened-i İttifak” imzalatıyorlar. Ama bunların hepsi fiili durum, hukukî değil. Bunların anayasal, yasal, gücü, yetkisi, meşru siyasî konumu mevcut değildir. Bunlar bir şekilde gücü ele geçirmişler, bazı dayatmalarda bulunuyorlar Bunu daha sonra bir anayasa şekline dönüştürebilselerdi, o zaman demokrasiye doğru bir ivme kazanma söz konusu olabilirdi, biraz Avrupa’ya benzeyebilirdik. Ama oradan başka bir yere doğru evrildik. 1876 Kânûn-i Esâsî’si böyle bir girişimin ürünü değildir, Tanzimat’ın sonucudur. Ama orada, Batılı büyük devletlerin Osmanlıya daha fazla baskıda bulunmaması için, bir tür, göstermelik vitrin malzemesi olarak ortaya konulan Belçika Anayasası var, yola onunla başlamışız. Dolayısıyla, merkezin içerisinde bir ayrışma söz konusu olmadı. Bu çoğunlukçu ve merkezin kendi içerisindeki dayanışma esaslı çalışma ilkeleri, kamu bürokrasisinin çıkarlarıyla da örtüşerek korundu. Bu korunma, 1920’lerden itibaren Ankara ağırlıklı olarak gerçekleşti. Bunun kültürünü de üretebilen Mülkiye gibi eğitim kurumlarından ve çeşitli kurumlardan destek gördü. Bu devamlılığı ve devletin çıkarlarını koruyan bir kitle üretimi söz konusu oldu. Demokratik olmamakla birlikte bu, son derece önemli bir niteliktir, bunu kabul etmek lazım. Devletin devamlılığını ve itibarını sağlaması açısından önemlidir. Sadece askeriye için değil, mesela diplomat yetiştirmiştir. Az sayıda ama gayet başarılı diplomatlar yetiştirmiştir. Şimdi bunun eksikliğini duyuyoruz. Bunlar tasfiye edildiler ama yerine yeni bir şey konulmadı. Konulamadığı için, şimdi bir Çin’in yahut İran’ın gösterdiği mahareti yerine getirebilen bir diplomasi kadrosu, maalesef ihtiyacını duyduğumuz bir niteliktedir. Dolayısıyla böyle bir yapı korunarak, 1960’a kadar geldi. Çoğunlukçu esas terk edildi. Zaten çoğunlukçu esası uygulayan ve seçim sistemini de çoğunlukçu sisteme oturtan ve çok sayıda sandalyenin olduğu seçim çevrelerinde, kazananın her şeyi kazandığı ve Meclis çoğunluğunu kontrol edenin, aynı zamanda yürütmeyi de kontrol ettiği, dolayısıyla bir parti liderinin, hem yürütme hem de yasamayı denetlediği çok etkili bir yönetim biçimini, 1950’lerde, çok partili yaşantının uzantısı olarak, kurumsal düzenlemede mevcudiyetini olduğu gibi görüyoruz; daha önceki uygulamaya çok benzer bir şekilde devam etti. Zaten Demokrat Parti, CHP’den ayrılarak kurulmuş bir partidir. Onun kültürünü ve çalışma esaslarını da almış gibi görünüyordu.

Bu terk edilince, yerine nispî temsil geldi. Nispî temsil, seçim sisteminin de unsuru haline geldi. Aynı zamanda TBMM çoğunluğunun denetlenmemesi durumunda, Türkiye’nin demokrat olarak çalışamayacağı sonucuna varılmıştı 1960’a gelindiğinde. Bu, aynı zamanda bir ilke olarak, Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan anayasaların tamamında da mevcuttu. Ondan etkilenmiş olan anayasa profesörleri ve kamu hukuku profesör ve doçentlerinden oluşan bir heyet, bu girişimle, ortaya 1945 sonrası Avrupa anayasası kalitesinde bir anayasa koydu. Meclis üstünlüğü ve Meclis çoğunluğunun bir tür istibdadına dayanan bir rejim biçiminden, nispî temsil esaslı, uzlaşma ve uzlaşmadan giderek ittifak kurma, konsensus yaratma, ona dayalı olarak yönetim üslubuna geçildi. Belki bu bizim için daha uygundu. Çünkü Türkiye, derin kültürel fay hatlarıyla bölünmüş bir ülkedir. Türkiye’de Sünni, mütedeyyin olanlarla, seküler olanlar, hayatı dünyevî olarak anlayanlar ayrışmıştır. Mezhep olarak, özellikle Alevî-Sünni olarak ayrışmıştır. Bunlar toplumsal fay hatlarıdır. Bunları yokmuş gibi kabul edemezsiniz. Yarın bir emirle kaldıramazsınız. Bunlar hayatın bir gerçeği. Karadeniz’le Marmara’yı birleştiren bir su yolu var. Yarın bunu ‘’Üstüne toprak dökelim, kaldıralım’’ diyip kaldırmanız mümkün değil. Bir gerçek. Yunanistan’la aramızda birçok ada var. Bunlar coğrafyanın gerçekleri. Bu da onun gibi aynı nitelikte. Tarihten devralmışız ve bizimle devam ediyor.

Aynı şekilde, Türk ve Kürt milliyetçilikleri. Etnik milliyetçilik var. Daha yumuşak türde olan, yurttaşlık esaslı “civic’’ milliyetçilik türü var. Ayrışmış, çeşitli kimlik anlayışları var. Kim Türk, kim Kürt, bunlar üzerinden ayrışmış kimlikler var. Bunlara dayanan farklılıklar söz konusu. Dolayısıyla, bu yapıyı nispî olarak temsil eden ve onlar arasında uzlaşmayı esas alan, Meclis’i de bunun için temel bir platform olarak koyan, katı bir Meclis çoğunluğu dayatması üzerinden yönetmek yerine, bunların uzlaşması üzerinden yönetmeye dönen bir yapıya doğru evrildik. Dolayısıyla, anayasal, hukuksal yapı, bizi kurumsal olarak buraya götürdü. Ama yaşantı, bu yapı ve kurumsal gelişmeyi kabul edecek ve bunu içselleştirecek, bunun içinde görev alan siyasiler “Bu yapı güzel bir şey. Ben bu yapının siyasisi olarak kendimi yeniden bu yapıya uyarlayayım’’ diye yaklaşmadılar, reddettiler. Özelikle, başta Adalet Partisi olmak üzere, Demokrat Parti’nin devamı olduğunu kabul eden siyasî partiler, 61 Anayasası’nı, bir tür “eski merkezin yeni dayatması” olarak kabul etti, yorumladı ve bunu reddetti. 

1960’larda yargılanmış olan Celâl Bayar, müebbet hapse mahkûm edilmişti ve Kayseri Cezaevi’ndeydi. 60’ların ortasında, İsmet İnönü’nün de girişimiyle, hapis cezası sonlandırıldı. Çıktıktan sonra anılarını “Ben de Yazdım” ismiyle kitaplaştırdı. Yanlış aktarmıyorsam, oradaki iddiası: 1924 Anayasası, halkın temsilcileriyle, herhangi bir şekilde sulandırılmadan, Meclis aracılığıyla yönetim sistemiydi. Bunun önünde hiçbir engel yoktu. ‘61 Anayasası’nda ise çeşitli denge ve denetleme mekanizmaları kurulmak suretiyle, içerisinde üniversite profesörleri, aydınların da yer aldığı, askerî ve sivil bürokrasinin olduğu bir yapı oluşmuştur. Bunlar kendilerine yeni güç alanları tesis ettiler. Anayasa Mahkemesi kurdular, “anayasayı ihlâl edemezsin’’ demeye başladılar. Çünkü Celâl Bayar’ın anladığı türden bir uygulamada, esas itibariyle anayasa mevcut değil. Bu Westminster Demokrasisi modeli.

Pişirici: İktidar her şeyi yapar.

Kalaycıoğlu: Evet. Westminster Demokrasisi modelinde, yazılı bir anayasa yok. Gelenek var, hars var ama siyasî bir metin olarak anayasa yok. Yazılı değil. Zaten gerek de yok. Oradaki temel varsayım, “Egemenlik halkındır. Halk bu egemenliği, seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullanır.’’ Dolayısıyla Meclis, halkın seçtiği milletvekilleri olarak, halkın temsilidir, aynasıdır, aynıdır, halktır. Meclis ne isterse onu yapar. O zaman anayasaya da gerek yok. Meclis her konuda kendi kararını üretir. İngiltere böyle yönetiliyor. O zaman, “1924 Anayasası’nı niye yaptınız’’ diye sormak lazım. Aynen İngiltere gibi anayasasız yönetilebilirdi. Bunu yapabilen başka da ülke yok. Ama anayasa yazısız olmakla birlikte, Fransızlar “Yazısız Anayasa var’’ diyorlar. O teamüldür. Bir şey olduğu vakit, “Meclis’te bundan önce nasıl karar almıştık’’ diyorlar. Bu Brexit sürecinde, İngiltere Parlamentosu’ndaki toplantıları izleyip gördük. Parlamento Başkanı, “1268 senesinde bu konuyla karşılaştık. O zaman şu kararı aldık. Bu, bizim için emsaldir. Şimdi bunun aynısını yapacağız’’ diyor. Bunu iç tüzük metni olarak da yazabilirsiniz veya yazmayabilirsiniz de. Ama Meclis Başkanı bunu söylediği zaman, öbürleri de bunu kabul ediyorlar. Kabul etmezseniz, kavga çıkar. Yönetmezsiniz.

Pişirici: Hocam, programın sonuna geliyoruz. Sizinle yayından önce sohbet ederken, “Neden demokrasiyi bir türlü yerli yerine oturtamıyoruz’’ diye konuşmuştuk. Gerek genç subayların, gerek emir-komuta zinciri içerisinde, darbelere neden olan iklim devam ediyor mu Türkiye’de? Bu, demokrasiyi yerli yerine oturtamadığımız için mi devam ediyor? Son birkaç dakikada da bu değerlendirmeyi yapmanızı rica edeyim. Öyle anlaşılıyor ki 11. programda bu konuya devam edeceğiz.

Katırcıoğlu: Evet. Sosyoekonomik değişimin Türkiye’deki etkileri üzerine biraz zaman harcamamız gerekiyor. Çünkü bu merkez-kenar yapılanması, nispî temsil ve ondan sonra gelen çok sayıda parti ve yeni ideolojik açılımlarla birlikte, çok karmaşık bir hâle geldi. Yavaş yavaş da yok olmaya başladı. Ben 1991 ve 1992’de yazdığım birçok makalede, bunun artık değişmekte ve ortadan kalkmakta olduğunu ifade etmiştim. Tam tasfiyesi için, 2010’lu yıllara kadar beklememiz gerekti. Ama şu anda tasfiye edilmiş durumdadır, böyle bir ikilem yok. Dolayısıyla, merkez adına, merkezin değerlerini içeren bir anayasa ve onu korumak hedefine yönelmiş, askerî veya sivil, herhangi bir yapı da yok. Ama başka meseleler devam ediyor. Anayasaya bu kadar vurgu yapmamın nedeni şu: Bir yazılı anayasa var. Birdenbire, merkezin çıkarlarını korumak için metin olarak takdim etmeye başlıyorsunuz ve ona savaş açıyorsunuz. Seçimi de kazanıyorsunuz. “Ben bu anayasayı uygulamayacağım’’ diyorsunuz. E tamam ama ülkeyi nasıl yöneteceksiniz? Bu demokrasi değil. Demokrasi, kuralsız bir rejim değil. Eğer demokrasinin anayasasını oluşturamazsanız, iktidara gelen siyasî güçler anayasa ile sorun yaşamaya başlarlarsa, bunun sonucunda bir tek şey ortaya çıkar: Siyasal meşruiyet krizi. Türkiye, 1961’den beri çözemediği bir siyasî meşruluk krizi ile karşı karşıya bulunuyor ve o çerçevede yaşıyor. Bu kriz istikrarsızlık getiriyor. İstikrarsızlık da, istikrasızlıkta avlanmakta olan bir takım kimselere çeşitli fikirler veriyor: Yeni atılımlar, yeni siyasî girişimler, yeni birtakım değişim talepleri. Eskiden, bunun içine asker de giriyordu. Ancak, askerin özellikle entelektüellerden gördükleri destek, 1980 sonrasında bitti. 

Mesela, 1960’larda, bir Yön Dergisi vardı. 1963’te Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı onu kapattı. 1964’te tekrar çıktı. Sosyalizm oluşturacaklar, bunu da askerî darbeyle yapacaklar. Yön Dergisi 67’de tekrar kapatıldı. İmtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü Doğan Avcıoğlu, 69’da Devrim Dergisi’ni çıkartmaya başladı. Bu da, yanılmıyorsam 70’e kadar devam etti. Ben o tarihlerde üniversitedeydim, o tarihlerde bittiğini anımsıyorum. Orada da “milli demokratik devrim’’ öneriyorlardı. Bunu da asker yapacaktı. Artık böyle bir sav yok Türkiye’de. Türkiye’de bugünkü siyasî güçler, siyasî partiler, siyasî dernekler, siyasî eğilimler, üniversitedeki meslektaşlarımız, böyle bir savla ortaya çıkmıyorlar, böyle bir beklentileri de yok. Tam tersine, özellikle 1980, demokrasi için askerden hiçbir hayır gelmeyeceğini, gayet açık olarak gösterdi. O bitti. Bitmesine rağmen, birtakım hareketlilikler yaşadık. 97’de bir itiş kakışa girdik. Ama onu daha sonra anlatırız. 2007’de bir e-muhtıra, bir de 15 Temmuz 2016’da tekrar bir genç subaylar darbesi gördük. 1960’taki, genç subaylar darbesidir. 62-63’teki Talat Aydemir girişimi, genç subaylar darbesidir. Özellikle 62’deki darbe girişimi Talat Aydemir’in kişiliğinden kaynaklanmış gibi gözüküyor. Çünkü kendisi 27 Mayıs cuntasının içinde. Ama bir görevle Güney Kore’de bulunuyor. Orada bizim alayımız vardı, onun komutanı durumunda. Güney Kore’den Haziran ayında, bir ay geç dönüyor. Onun için cuntanın bir parçası değil. Milli Birlik Komitesi’nde de değil. Talat Aydemir, oradaki radikal subayların yeterince ağırlık koyamadıklarını iddia etmeye başlıyor. Bunun sonucunda, “14’ler’’ diye anılan radikal bir hareket gelişiyor. Bu hareket de tasfiye oluyor. Buna tepki olarak 62’de bir darbe girişinde bulunuyor. Tam olarak ne yapmak istediği de belli değil. Anladığım kadarıyla, otoriter bir rejim peşinde. Bir tür sağ otoriter bir yapı gibi gözüküyor. Ama berraklaşmış fikirleri yok. Talat Aydemir, “Hatıratım” kitabında da anlatıyor, birbiriyle pek tutarlı olmayan, bir ideolojik birtakım fikirler etrafında motive olmuş durumda. O darbe girişimi, İsmet İnönü’nün başbakanlığındaki hükümete yapılıyor. 

27 Mayıs 1960 darbesini de değerlendirirken dikkat etmek lazım. Sadece Demokrat Parti’ye değil, düzene karşı yapılmıştır. Mesela üst düzey komutanların hepsini tasfiye ettiler. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Yassıada’da yargılandı, idama mahkûm edildi. Rüştü Erdelhun hükümetin bir parçası değildi ki ordunun bir parçasıydı. Ordu, 60’lı yıllar boyunca, özellikle Cemal Tural döneminde disiplini tekrar geri getirmek için, birtakım değişik yöntemler kullanarak uğraştı. Öyle anlaşılıyor ki Mart 71’e kadar başarılı olamadı. Mart 71’de önünü aldılar. Sonra yapılan darbe, yani bildiri, emir-komuta zinciri içerisinde, kurumsal bir yarım darbeydi. Çünkü Meclis tasfiye edilmedi. Ondan sonraki 80 darbesi de tam bir kurumsal darbeydi.

Pişirici: Tam burada bırakalım Hocam. Geçen ayki programda “Bu pilav çok su kaldırır demiştiniz.

Kalaycıoğlu: Doğru daha da kaldıracak.

Pişirici: Evet, bu pilav çok su kaldırıyor. Gelecek ay devam edelim. Katkınız ve değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim.

Kalaycıoğlu: Rica ederim.

Pişirici: Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile birlikte yaptığımız aylık Siyasetname programımızın 10.’sunun sonuna geldik. Umarız, izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. Gelecek ay 11. programda görüşmek üzere. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus