Tarikat sorunu: Çözüm yasakçı olmayan laiklik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sema Kahriman

Merhaba, İyi günler. Uşşâkî tarikatının şeyhi, ya da kendini şeyh ilan eden, Fatih Nurullah adını kullanan Eyüp Fatih Şahban’ın 12 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunması ile beraber bir tartışma başladı. Bu aslında iyi bir tartışma. Bir musibet hayırlara vesile olabilir. Ama bu tartışmada, yaşanan olayın vahametine de bağlı olarak gösterilen tepkiler, dile getirilen görüşler de çok aşırı. 

Perşembe günü burada bir yayın yaptım ve tarikatlara nasıl bakmalı, tarikatları ne yapmalı diye bir yayın yaptım. Orada esas meselenin, tarikatların, kendileri açısından en önemli avantajlarının, yasak olmalarını, yani yasadışı olmaları, kanunen yasaklanmamış olmaları olduğunu söyledim. Bu onlara büyük bir avantaj sağlıyor ve bu avantaj sayesinde de çok rahat bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Her türlü suiistimalin, sadece cinsel anlamda değil ekonomik anlamda da insanların, müritlerin emeklerinin sömürülmesi anlamında da çok rahat at koşturabildiklerini söylemeye çalıştım. Ama gelen tepkilerin büyük bir çoğunluğunda, tarikatları ne yapmalı sorusuna, tarikatlara alerjik olan kesim “yasaklanmalı, kapatılmalı” hatta çok ağır cezalar, idama kadar varan birtakım cezaların dile getirildiğini görüyorum. Bunların çok abes olduğunu söylememe izin verin.

Her şeyden önce tarikatlar zaten yasak. Yasak olan şey nasıl yasaklıyorsunuz ? En fazla söylenebilecek şey, “Yasaklar uygulansın” denebilir ; ama insanlar o kadar kanıksamışlar ki tarikatların durumunu, benim söylediğim Türkiye’de özellikle çokpartili hayata geçişten itibaren, tarikatlar yasak olmakla beraber adım adım meşru hâle geldiler. Yasaklar ama meşrular. O meşruiyet o kadar alenileşti ki, o kadar yerleşti ki, özellikle de AKP iktidarında kanunen bunların yasak olduğu bile unutuldu. Şimdi yasaklanması talep ediliyor. Çok ağır cezalar verilmesini isteyenler var. Tabii ki bu anlamda da Atatürk’ün zamanında söylediklerini atıflar yapılıyor, vs.. Bunlarla bir yere varılabileceğini sanmıyorum. Zamanında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında getirilen yasaklarla beraber Türkiye’de tarikatlar ve diğer yapılar, İslâmî iddialı yapılar, Sünni İslam’ın yapıları ortadan kaldırılmadı. Kendilerine çok ciddi engeller çıkarıldı, yeraltına indiler, ama varlıklarını sürdürdüler. Çok ciddi bir şekilde sürdürdüler. Türkiye’nin en güçlü tarikatları olan Nakşibendilik ve Kadiriliğin etkileri azaldı, görünürlükleri azaldı, ama varlıklarını sürdürdüler. Ve bu arada Cumhuriyet’in getirdiği yasaklarla birlikte, eski tarikat yapılarından farklı olarak –onların içinden belki– ama Nurculuk ve Süleymancılık gibi başlı başına iki çok önemli hareket ortaya çıktı. Ben bunlara ekol demeyi tercih ediyorum. İslâmî ekoller demeyi tercih ediyorum. Bunların kökleri bir şekilde –özellikle Süleymancılığın–, tarikatlarla bir kökleri var, ama kendileri esas olarak Cumhuriyet’in yasaklarına karşı mücadele iddialarıyla varlık sürdürdüler. İslâm’ın Said Nursî tarafından tırnak içinde “modern yorumlaması”, Risâle-i Nur dediği Nur Risâleleri, bu yorumların gizli bir şekilde elden ele dağıtılmasını temel almıştı. Süleymancılık da Kur’an eğitimini temel aldı ve devletin izin vermediği şekilde, kendileri yeraltında diyebileceğimiz şekilde Kur’an kursları açtılar, varlıklarını öylece geliştirdiler. Öyle oldu ki, hatta devlet bir yerden sonra imam-hatipler açma ihtiyacı hissettiğinde, ilk eğitimleri yapabilmek için Süleymancılar’a başvurdu ; çünkü bu alanda çok iddialıydılar. Sonra vazgeçildi vs.. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, yasaklarla bir yere varılamaz. Çünkü bu hareketler, ciddi bir tarihsellik içerisinden geliyorlar. İstediğiniz kadar beğenin veya beğenmeyin, ne söylerseniz söyleyin, bu hareketlerin tarihsel bir kökü var. Neredeyse İslâm tarihine eş düzeyde bir kökü var. Bu tasavvuf hareketleri, tarikatlar bölünerek çoğalan hareketler. Bu hareketlerin bölünmesini engelleme çalışmaları her zaman olmuş, ama bölünmeler de hep olmuş. Ve şu anda Türkiye’de birbirinden bağımsız ya da birbirine az bağımlı çok sayıda Nakşibendî, Uşşâkî, Kadirî, Mevlevî, Cerrahî, değişik tarikatların kolları var. Bunların yurtdışında bağları var. Özellikle yurtdışında yaşayan Türkler nezdinde çok ciddi bağları da var, ama Türk olmayanlarla da bağları var. Özellikle Güneydoğu kökenli birtakım hareketlerin, Osmanlı’dan beri birtakım halifelerin, –Nakşibendîler’de özellikle–, Asya’ya ve diğer yerlere devlet eliyle yollandığını biliyoruz. Ve dünyanın değişik yerlerinde de Türkiye’deki tarikatlara benzer ritüellere, öğretilere sahip olan tarikatlar var. Bir kere bu tarihsel bir gerçeklik. İkinci olarak da bu bazı insanların bir ihtiyacı. İnsanlar şu ya da bu şekilde bir şeyhe bağlanmak istiyorlar. Şeyh ile kurdukları ilişkiyi bir ihtiyaç olarak görüyorlar. Aynı zamanda şeyhe bağlanmanın dışında bir cemaat içerisinde yer almak isteyenler var. Doğru bulmayabilirsiniz, yanlış bulabilirsiniz, ama insanların böyle bir arayışı varsa bu arayışları yasaklayamazsınız, engelleyemezsiniz. Bu iş akıl kârı değil. Dünyanın hiçbir yerinde olabilmiş bir şey değil. Hiçbir zaman da olabilmiş bir şey değil. Tam tersi: Siz bunların üzerinde baskı uygulamaya çalıştığınız zaman, bu hareketler belki görünür olmuyorlar, belki etkileri zayıflıyor ; ama çok ciddi bir şekilde köklerini muhafaza ediyorlar. Ve yarın öbür gün ilk fırsat bulduklarında çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyorlar. Bunu bir kere kabul etmek lâzım.

Dolayısıyla yasaklayarak hiçbir şeyi engelleyemezsiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi bunun örnekleriyle dolu. Kürt sorununda da bunu görüyoruz. Birçok sorunda bunu görüyoruz. Laiklik meselesinde de, devlet eliyle baskıcı bir şekilde laikliği uygulamaya çalıştığınız zaman sonuçta hiçbir zaman amacınıza ulaşamıyorsunuz. 

Şimdi bu yayın8n başlığında, “yasakçı olmayan laiklik” dedim. Aslında söylenmesi gereken, “özgürlükçü laiklik”; ama özgürlükçü laiklik lâfı Türkiye’de çok kullanıldı ve çok aşındı. Özellikle AKP iktidarının gelmesinde ve bunca süre etkili olmasında özgürlükçü laiklik savunucularının da katkısı olduğunu düşünenler var. Bunun doğru olduğu kanısında değilim; ama “özgürlükçü laiklik” yerine, “yasakçı olmayan laiklik” demek belki daha kullanışlı olabilir. Yasaklarla hiçbir yere varmanın imkânı yok. 

Şimdi bu yaşanan suiistimallerle –ki bunlar görülenleri, peş peşe çok olay yaşıyoruz– çok büyük ahlâk, edep vs. iddiasında olan kişilerin, ellerine fırsat geçtiğinde en ahlâksızca, en edepsizce, hayâsızca işlere tevessül edebildiğini görüyoruz. Tabii ki bu yaşanan olayların bütün bir yapıya genelleştirilmesi akıl kârı değil. Ancak bu yapıların bu tür olaylara karşı yeterince mücadele etmedikleri de bir gerçek. Eskiden olsa, yani AKP iktidarı öncesi, mesela 28 Şubat’ta bu tür olaylar yaşandığında, birçok dinî cemaat, İslâmî cemaat, tarikat vs. bu iddiaları derin devletin komplosu olarak görüyordu ya da münferit şeylerin devlet eliyle alabildiğini abartılarak, kendilerinin yaşam alanının daraltılması istenmesi olarak görüyordu ve mesafeli bakıyordu. Ama bugün AKP iktidarında öyle bir şey olmadığı için, yani devletin kendisi de, derin olanı da, hepsi Erdoğan’ın kontrolünde olduğu bir yerde artık bu tür senaryolar işlemiyor. Ve baktığımız zaman, tarikatlar söz konusu olduğu zaman, genellikle gündeme gelen şeyler olumsuzluklar, suiistimaller, bu tür istismarlar vs.. Çok güçlü imkânları olan tarikatların da kalkıp bu konuda bunları kendilerine gündem edindikleri de yok. 

Onlar hâlâ kendi bildikleri yolda hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar. Bu onların kendi meselesi. Ama bu tür olaylardan hareketle, “Tarikatları asmalı, kesmeli” vs. gibi yaklaşımlarla gidilebilecek bir arpa boyu bile yol yok. Zaten her şey bir yana, bugünün Türkiye’sinde bunları söylemenin anlamı da yok. Çünkü bugün Erdoğan iktidarının birtakım İslâm iddialı yapılara sorun çıkardığı, onları engellediği, bazılarını hatta Furkan Vakfı olayında olduğu gibi liderlerini içeri attığı bir gerçek. Ama buradaki ölçüt tamamen kendi iktidarına karşı tavrı. Dolayısıyla bugün Türkiye’deki İslâmî yapıların ezici bir çoğunluğu Erdoğan’a kayıtsız şartsız bir şekilde bağlıyken, Erdoğan yönetiminin onlara yönelik olarak çok ciddi bir düzenlemeye gitmesini beklemek hiçbir şekilde gerçekçi değil.

Burada temel mesele laiklik temelinde, din-devlet ilişkilerini, devletin bütün inançlara mesafeli olması şeklinde tanımlamak, Bunun dışında da her türlü dinsel örgütlenmeyi, her türlü inanç örgütlenmesini cemaatlerin kendilerine bırakıp, vatandaşlara bırakıp, ama bunları çok ciddi bir şekilde kontrol etmek. Bunu gerçekleştirmek mümkün. Dünyanın birçok yerinde bunun örnekleri var. Kendi başlarına bırakılmış olan birtakım yapıların kendi içlerinde yaşadıkları suiistimallere bakarak bunların kökünün kazınması gibi bir iddia ile ortaya çıktığınız zaman, bu iş bir şekilde inandırıcı olmuyor. Burada çözüm — tekrar tekrar onu söylemek lâzım : Bu yapıların serbest bırakılması; ama bu yapıların devlet ve toplumun değişik mekanizmaları karşısında şeffaf olmak zorunda bırakılmaları, denetlenmeleri, denetime açık olmaları, insanların gerektiğinde bu kişileri sorgulayabilmesi, sorabilmesi, eleştiribilmesi. Onların bir dokunulmazlığı var. İnsanlar tarikatlara şimdi bu tür olaylardan dolayı ağzına geleni söyledikleri zaman tarikatların eleştirildiğini sanıyorlar. Tarikat eleştirisi böyle bir şey değil. Tarikat eleştirisi yapılacaksa, bunun tamamen kamusal alanda eşit ve çoğulcu bir ortamda yapılması gerekir. 

Sonuçta siz Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan vatandaşların istediği tarikat ya da cemaate girme hakkı olduğunu kabul etmediğiniz andan itibaren kaybetmeye mahkûmsunuz. Burada önemli olan, insanlar istediği şeye inanır inanmaz, istediği gibi bir araya gelir, istediği ritüeli hayata geçirir; ama bütün bunları yaparken başkalarının özgürlüklerine halel getirmeyecek bir şekilde bu yapıların düzenlenmesi gerekir. Şu anda ne oluyor? Mesela bir tarikata ya da herhangi bir cemaate bir şey sorduğunuz zaman size diyor ki, “Sana ne?”, bu kadar basit. “Sana ne? Biz zaten yokuz”. Şimdi her cemaatin, tarikatın bir vakfı, derneği, şusu busu var. Onları yasal alandaki faaliyetleri için kullanıyor. Şirketleri var, holdingleri var. Devasa binaları, plazaları var. 

Onların birtakım denetimleri şunları bunları olabiliyor. Ama devlet ile kurdukları ilişki sayesinde bunlardan pekâlâ kaçınabiliyorlar. Bunun en çarpıcı örneği Fethullahçılık’tı.

Fethullahçılık birçok şeyi kanunlara aykırı bir şekilde yaptı ve bunların büyük bir kısmını açık bir şekilde yasal kuruluşları üzerinden, dernekleri, vakıfları, gazeteleri, televizyonları, şirketleri üzerinden yaptı; ama kendilerine hiçbir şekilde dokunulmadı, denetlenmedi. Tam tersine önleri sonuna kadar açıldı, ne istedilerse verildi. Arsalar peşkeş çekildi, ihaleler peşkeş çekildi. Sonra kavga çıkınca, bunların hepsi onlardan geri alınma yoluna gidildi. Şimdi yasal alanda faaliyet gösteren kurumları belli denetimlere tâbi olabilir, ama bu denetimlerden de iktidarla kurdukları ilişki sayesinde büyük ölçüde muaf olduklarını biliyoruz. 

Onun dışında esas bu cemaat faaliyetleri denen faaliyetler özellikle tarikatlarda bir araya gelerek yapılan faaliyetler; ama bambaşka bir şekilde cereyan ediyor. Bütün bunların kamunun yararına işleyebilmesi için, dolayısıyla yasaklardan vazgeçmek, her türlü örgütlenmeyi serbest bırakmak –zaten serbest aslında, serbest bırakıldığını yasal olarak tescil etmek– ama onları da birtakım kurallara uymaya mecbur tutmak gerekiyor.

Bu kuralların başında tabii ki çocukların, kadınların, her türlü kişinin, buraya gelen giden her türlü kişinin cinsel, ekonomik her türlü istismarını engelleyecek birtakım denetim mekanizmaları kurulması gerekiyor. Şöyle bir şey söz konusu olamaz: Ailesi çocuğu vermiş, size ne? Bu değil. Çünkü biliyoruz ki ergen olmayan herkesin üzerinde devletin hakkı vardır. Devletin toplum adına hakkı vardır. Dolayısıyla bunların üzerinde de işletilebilmesi gerekiyor. 

Sonuç olarak “Asalım keselim, yasaklayalım, aman vermeyelim” diyerek bu meselenin çözülmesi mümkün değil. Bu bir mesele. Bu meselenin temelinde de bu hareketlerin, bu yapıların zamanında yasaklanmış olması yatıyor. Zamanındaki yasaklamayı doğru bulabilirsiniz, yanlış bulabilirsiniz. Bence yanlıştı, ama kimileri o şartlarda bunu yapmak gerekliydi diyebilir. Oralara kadar gitmeye gerek olmayabilir, ama günümüzde bunların artık Cumhuriyet’in 100’üncü yılına yaklaştığımız bir tarihte bu tür yapıları yasaklamanın hiçbir akıl kârı yanı yok. Dolayısıyla kendimizi kandırmaktan vazgeçmemiz gerekir. Yasaklayarak hiçbir fikri, hiçbir örgütlenmeyi engellemeniz mümkün değil. 

Dünya tarihi, Türkiye tarihi bunu bize gösteriyor. Yasakçı olmayan bir laiklik anlayışıyla, ciddiye alınmış tavizsiz bir laiklik anlayışı ile Türkiye’de isteyen istediği gibi inanır ya da inanmaz. Ve bunu yaparken de, inancını ya da inançsızlığını yaşarken de, kimseye hiçbir şekilde zarar vermez.

Aksi takdirde böyle bildiğimiz gibi hep birbirimizden şikâyet ederek, birbirimizi devlete ihbar ederek yaşamaya devam ederiz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus