Beatles: 50 yıldır merak konusu olan ayrılıkları ve yaptıkları müziğin gücü yeniden beyaz perdeye taşınıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ünlü yönetmen Peter Jackson, 2021 yazında vizyona girecek “Get Back” (Geri Dönüş) filminde “Beatles deneyimini yaşamış dört adam”ın hikayesini, farklı bir bakış açısıyla ele alarak anlatmaya hazırlanıyor.

Müzik yazarı Rob Sheffield, bu film vesilesiyle Rolling Stone dergisi için Beatles’ı dağılma noktasına getiren anları ve olayları ele aldığı bir yazı yazdı. Sheffield’in kaleme aldığı bu yazının öne çıkan kısımlarının Türkçe çevirisini, siz Medyascope okurlarıyla buluşturuyoruz.

Ocak 1969’da sefil bir pazartesi sabahı ve Beatles bir zamanlar ait olduğu yere dönmeye çalışıyor. “Get Back” (Geri Dönüş) projesi kulağa mükemmel bir fikir gibi gelmişti: Stüdyoya girmeye, köklerine dönmeye hazır dört adam ve enstrümanları, havadan sudan şarkıları… Tıpkı eskiden olduğu gibi. John, Paul, George ve Ringo 18 Ocak’a özel, televizyonda yayınlanması planlanan bir konser için ayarlamaları yaptırmışlardı. Yıllar sonra ilk kez sahneye birlikte çıkacaklardı. Birkaç hafta boyunca prova yapacak, birbirlerinin gözlerinin içine bakacak ve o an hissettikleri dürtüyle dehalarını ortaya koyacaklardı. Yapmadıkları şey değildi. Aslına bakarsanız daha önce bunu yapmadıkları görülmemişti.

Aradan 50 yıl geçti fakat Beatles’ın sonu birçok insan için saplantı haline geldi. Dünyanın neresine giderseniz gidin, her şeyin nasıl paramparça olduğuna dair en sevilen hikaye bu. Fleetwood Mac’in Rumours (Dedikodular) albümü gibi, Beatles’ın Let It Be (Varsın Olsun) albümü de bütün bir ayrılık konseptini sembolize eder hale geldi. Beatles, birlikte çalışan, entrikalar çeviren, müzik yapan ve sonuçta kaçınılmaz olarak birbirini paramparça eden arkadaş grubunun bilinen ilk örneği olarak kabul gördü. 

Hepimiz hikayenin nasıl devam ettiğini biliyoruz: Televizyona özel konser asla gerçekleşmez. Bunun yerine Beatles, polis onları susturana kadar Londra’daki Apple merkez binasının çatısında meşhur veda konserini verir. Aynı yıl, Get Back kasetleri raflarda tozlanırken, Abbey Road adlı bir şaheser daha çıkarırlar. Yeni işletme müdürü Allen Klein, Get Back için yapılan çekimleri, albüm ile aynı şekilde, Let It Be başlığıyla yeni bir filmin habercisi olarak yayınlar. Mayıs 1970’de film gösterime girer. Paul, “Beatles’ın dağıldığını” duyurur. Beatles’ın dört üyesi bir daha asla aynı odaya adım atmaz.

Eninde sonunda, karanlık ve kafa karıştırıcı zamanlarda birbirine tutunmaya çalışan, dört arkadaşın hikayesiydi bu. John, Paul, George ve Ringo da herkes gibi Beatles’ın sonuna şahit olduklarında dehşete düştü, inanamadı. Sona giden yolda frene nasıl basacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Hiçbiri, gerçekten yolun sonuna geldiklerini düşünmemişti. 

Başka türlü iletişim kuramazken şarkılarına böylesine yoğun ve içten duygularını katmayı nasıl başarmışlardı? Beatles’ın parçalanmasıyla ilgili gizemini koruyan asıl soru hep bu olmuştur. Nasıl oldu da kendileri karanlık ve zor zamanlardan geçerken bir araya gelip dinleyenlere en zor anlarda bile umut verebilen şarkılar ortaya koydular? 2020’de bu sorunun yeni tınıları var. 

Beatles üyeleri, çatıya çıkıp verdikleri o veda konserinde omuzlarından bir yük kalkmış gibi hissetti. Ringo’nun eşi Maureen’e “Teşekkürler Mo!” diyen Paul’un sesinde bu rahatlamanın tınısını duyabilirdiniz. Gruba hayran bir genç kız edasıyla onlara tezahürat yağdıran Maureen’in enerjisine o gün her zaman olduğundan daha çok ihtiyaçları vardı. 56 saatlik film çekimi, 200 saatlik ses kaydı ve 21 günlük kaosun yorgunluğu üzerlerine çökmüştü. Hiçbirinin bu kaosa dönecek gücü yoktu. Daha sonra John da bu yorgunluğu itiraf edecek, “O zamanlar gerçekten de perişandık” diyecekti. 

Let It Be filmi, görüntülerine kısa bir süreliğine ulaşılabilen, nadir bulunan, kült bir yapım haline geldi. Seksenli yıllarda bir gece yarısı sinemada, Yoko ekranda her göründüğünde onu yuhalayan bir kalabalığın içinde, Boston’da bir sinema salonunda izledim. Film pürüzlü ve ucuz görünüyordu. Hem ekrana yansıyan hem de seyircisinin ruh hali çirkindi. Kazara, Beatles’ın mezar taşı haline geldi. Let It Be, kısa sürede vizyondan kalktı, 1970’li yıllardan beri neredeyse hiçbir yerde görünmedi. Çoğu Beatles hayranı, yalnızca George ve Paul’un bir gitar parçası üzerine tartıştığı kısmı bilir. 

Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ve Türkçe’ye “Yaşlanmayacaklar” olarak çevrilen 2018 yapımı Birinci Dünya Savaşı belgeseli “They Shall Not Grow Old”un yönetmeni Peter Jackson, önümüzdeki yıl vizyona girmesi planlanan bir Disney belgeseli için Beatles hikayesinin arka planını araştırmaya başladı. Cesur bir şekilde, Get Back’ten geriye kalanları mercek altına aldı ve “Bildiğimi sandığım ne varsa değişti” dedi. Jackson’ın Get Back: The Beatles’ı, Let It Be’nin yeni bir versiyonu olmayacak. Paul ve Ringo’nun “Let It Be hikayenin yalnızca olumsuz taraflarını gösteriyor” derken ne kadar haklı olduklarını gösteren, yeni bir film olacak. 

Jackson’ın Get Back’inden görüntüler, samimiyet ve dostluk sözü veriyor: John ve Paul akustik gitarlarda, “Two of Us”ı çalıyorlar ve John biraderini çatlatmak için “Ob-La-Di Ob-La-Da” diye giriyor. Grup üyelerini, daha sonra Abbey Road albümünde ya da solo albümlerinde dinlediğimiz şarkıları yazarken görüyorsunuz. Yüzlerindeki yaramazlık, kurdukları göz teması, müziklerindeki kolektif enerji… Beatles’ta takım ruhuna dair şöhretlerinden ve tahmin edebileceğinizden çok daha fazlası var. 

Hâlâ hayatta olan Beatles üyeleri Peter Jackson’dan bu yapıma dahil olmasını istediklerinde, Jackson bunu gerçekten yapmak isteyip istemediğinden emin değildi. “Uzun yıllardır Beatles hayranıyım. Böyle bir işe kalkışmayı dört gözle beklediğimi söyleyemem” diyor Jackson. “Eğer (Let It Be’de) insanlara izlettikleri kısım buysa, geri kalan 55 saatte kimbilir neler var? diye düşündüm kendi kendime. Apple’a giderken ayaklarım geri geri gidiyordu. Heyecanlanmam gerektiğini düşünüyordum ama bir yandan da görmek üzere olduğum şeyden korkuyordum” diye ekliyor. 

Mart 1969’a gelindiğinde, dördü de evlenmiş, üçü ise çocuk sahibi olmuştu. Hepsi de birer yetişkin olarak hayatlarını inşa etmeye çalışıyor, grubun bu yetişkin hayatına nasıl uyum sağlayabileceğini kestirmeye çalışıyorlardı. Onlara yol gösterebilecek bir rol modelden yoksundular. George, ona grup arkadaşlarından dolayı saygı gösteren Bob Dylan, Eric Clapton gibi isimlerle takılıyordu. 

1968 baharında, John ve Paul, yeni Apple girişimlerini duyurmak üzere New York’a gitmişti. Bu seyahat sırasında katıldıkları Tonight Show’da konuk sunucu Joe Garagiola ile tuhaf bir diyalogları var. Garagiola’nın aslında bu dörtlü hakkında hiçbir fikri olmadığını açığa çıkaran sorusu, “Siz dördünüz sosyal hayatta da bu kadar yakın mısınız?” olmuştur. John ve Paul ona sanki Mars’tan gelmiş bir uzaylı gibi bakarlar ve “Biz yakın arkadaşız, biliyorsun değil mi?” derler.

Ancak birkaç hafta içinde, John hayatında bomba etkisi yapacak adımlar attı. Zor bir günün akşamında Yoko Ono ile ortam gürültülerinden oluşan kolajları “Two Virgins”i kaydettiler. Beatles üyeleri, White albümünün kayıtları için stüdyoya geldiklerinde Yoko’yu John’un yanında gördüler ve çok şaşırdılar. Bundan böyle John’a ulaşmanın tek yolu Yoko’dan geçiyordu. 

1968’in bütün karmaşası içinde, “Hey Jude!” Beatles için parlak bir andı. Paul bu şarkıyı John’un eski eşini ve oğlunu, acı dolu ayrılığın ardından ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Cynthia için kırmızı bir gül, beş yaşındaki Julian için ise bir melodi getirmişti. Cynthia bunu hayatının sonuna kadar nazik bir jest olarak hatırladı. “Hey Jude!” Beatles’ın en iyi çıkış yapan parçası oldu. BBC’de bu şarkıyı çaldıklarında, piyanonun etrafında dizilmiş hayranları onlara eşlik ediyordu, şarkıyı daha iyi, daha da iyi, hatta çok daha iyi bir noktaya, doruk noktasına taşıdılar. Bu, Beatles’ın yıllardır ilk kez dinleyicileriyle en yakın oldukları andı. Get Back, o anın sıcaklığını, aynı stüdyoda, aynı yönetmenle yani Michael Lindsay-Hogg ile yeniden yaratmayı amaçlayan, bilinçli bir adımdı.

Brian Epstein’in ölümünün ardından, dört atılgan New York’lu, Beatles’ın yakın çevresine girdi: Tokyo doğumlu avangard bir sanatçı olan Yoko Ono, Linda Eastman adında bir fotoğrafçı, Allen Klein adında bir müzik tüccarı ve eksantrik bir yapımcı olan Phill Spector. Dört farklı karakterin hepsinin de kendine güveni tamdı. İngilizler’in tavrı hiçbirinin elini kolunu bağlayamamıştı. Sivri dilleri Beatles’ı cezbetti ve hatta onları daha kolay benimsemelerini sağladı. Dördü de Beatles’ın kimyasını derinden etkiledi. Klein, bu dörtlü içinde en az ünlü olanı olsa da muhtemelen Beatles’ın çöküşünde en büyük rolü o oynadı. 

Lennon ve Ono, Allen Klein ile birlikte (1969).

John ve Yoko, Klein ile Dorchester Otel’de buluştu. Sürekli bir baba figürü arayışında olan John, Klein’a resmen âşık oldu. “Benimle tanışmadan bile beni bu kadar iyi tanıyan, beni koruyup kollamasına izin verebileceğim biriyle daha önce karşılaşmamıştım” demişti John, Klein hakkında. Klein’ın kendisi bile John’u “hayatının işine” imza atmaya ikna etmenin bu kadar kolay olacağını düşünmüyordu belki. John aynı zamanda Beatles’ın ölüm fermanını da imzalamıştı. 

Paul ve Linda, Mart 1969’da evlendi. Aynı yıl John ve Yoko evlendiğinde, John eşinin soyadını aldı ve John Ono Lennon oldu. Bu, 1969 yılı için radikal sayılacak bir adımdı. Ne John ne de Paul evlenen, sıradan rock yıldızları gibiydi. Yeni eşleri bağımsız yetişkin kadınlardı, kendi kariyerleri vardı, daha önce evlenmiş, ayrılmış, çocuk sahibi olmuşlardı. Kendi kuşaklarının deneyimlerinin dışına çıkıp, yeni-hippi ataerkilliğinin dışında, tekeşliliği keşfetmek isteyen kadınlardı. 

John diğerlerine “Boşanmak istiyorum!” dediğinde hiçbir Beatles üyesi onu ciddiye almadı. Bu kelimeyi ilk kullanan o değildi. Hem Paul hem de George, Get Back çekimleri sırasında “boşanmaktan” bahsetmişlerdi. John’dan sakin olmasını ve bundan henüz kimseye bahsetmemesini istediler. Tıpkı önceki Apple buluşmasında John’un “Ben İsa Mesih’im ve yeniden döndüm!” çıkışı gibi. Ringo’nun o gün verdiği yanıt, “Evet, elbette. Toplantıya ara veriyoruz. Hadi gidip yemek yiyelim” olmuştu. Bir sonraki albüm hakkında konuşmak için yeniden bir araya geldiklerinde, toplantıyı kayıt altına aldılar. George o gün için daha sonra, “Şaka gibi bir şey üzerinde çalıştık. Albüm için ben, John ve Paul’ün üç, Ringo’nun iki şarkı yazması konuşuldu” dedi. 

Eğer Beatles, Revolver’dan sonra yaptıkları gibi biraz ara verebilseydi, her şey çok farklı gelişebilirdi. Harika bir yeni albümleri vardı. Abbey Road o güne kadarki en büyük ticari başarılarıydı ve pek çok solo projeleri vardı. Eşleri ve çocukları vardı. Telefonları meşgule alıp bir süre ortadan kaybolabilirlerdi. Ama aynı zamanda yeni bir menajerleri vardı ve onlardan yeni bir albüm talep ediyordu. Sonuçta Get Back, Let It Be’ye dönüştü ve Beatles bir daha asla iyileşemedi. 

Nihayetinde, Get Back, 2021 yazında vizyona girecek ama yine mutlu sonla bitmeyecek. Grubun nasıl dağıldığına ilişkin sorular sorulmaya ve yanıtsız kalmaya devam edecek. Yönetmen Jackson, “Bütün Let It Be olayı, o günlerde olup bitenlerin anlık görüntüsü gibiydi, detaydan yoksundu. Buna rağmen film Mayıs 1970’te dünyaya sunuldu. Phil Spector’un, Allen Klein’ın elinden geçen görüntüler seyircilerle buluştu ve Beatles dağıldı. Yapılan hâlâ Ocak 1969’un müziğiydi ama farklı bir mercek altına alınmış, farklı lenslerle izleniyordu” diyor. 

“Get Back, aynı deneyime farklı bir bakış açısı getirecek” diyor Jackson. “Bu adamlar bir araya geldiklerinde henüz Beatles değillerdi. Onlara yüklediğimiz anlamlardan, rollerden ibaret değiller. Onlar, birbirini 14-15 yaşından beri tanıyan dört adam. Hamburg hakkında sohbet eden, Cavern Club’dan bahseden adamlar. Onlar sadece bu deneyimi, Beatles deneyimini yaşamış dört adam” diye ekliyor. 

Ne Get Back ne de başka bir filmin çözemeyeceği, Beatles’ın nihai sırrı, nasıl olup da dünyanın dört bir yanından, her nesilden ve her kültürden insanın aradan geçen 50 yıla rağmen bu hikayede hâlâ kendilerine hitap eden bir şeyler bulabildiği. Kariyeri boyunca pek çok kez kültürel mitlerle çalışan Jackson da bu soruya yanıt bulamıyor: “Yaptıkları müziğin inanılmaz güzelliği onları bugün oldukları ikonlar haline getirdi. Ben müzikolog değilim, bu benim uzmanlık alanım değil. Söyleyebileceğim tek şey, yaptıkları müzikte bir şekilde neşe olması. On yıllar da geçse körelmeyecek, bastırılamayacak bir neşe. Bu neşe, bu bulaşıcı neşe, insan ruhunun bir parçası artık.” 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus