Işın Eliçin ile Dünyanın Gidişi (88): Beyaz Saray’da ‘barış’ serabı – İsrail-BAE-Bahreyn normalleşme anlaşması

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Beyaz Saray’da bugün yapılacak, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasındaki normalleşme anlaşması imza töreni için Washington Post’un dış politika yazarı Ishaan Tharoor “Beyaz Saray’da barış serabı” diyor. Cuk oturmuş. Trump, bu iki Körfez ülkesi ile İsrail’i barıştırdığı illüzyonuna herkesi inandırmak istiyor. Ama ortada bir barış yok çünkü savaş hiç olmadı aralarında. Üstelik yıllardır fiilen İran’a karşı müttefiklik ilişkisi içindeydiler. Carnegie Barış Vakfı’ndan bir yorumcu, “çoktan inşa edilmiş, hatta işletilmekte olan bir otele Trump’ın isim tabelasını çakmaktan farksız” yorumu yapıyor. Yerinde tespit. Bu üç ülkenin yönetimleri, normalleşme ile artık karşılıklı seyahat yollarını açacaklar, diplomatik ilişki tesis edecekler ve elbette başta silahlar bol bol alışveriş yapacaklar. Ayrıca ortada bir barış yok çünkü bunu Filistinliler’in hakları pahasına yapıyorlar ve İran’a karşı olası savaş için açıkça ortak cephe kuruyorlar.

Ama Trump’ın gördüğü ve seçmenin de görmesini istediği serap, kargaşa içindeki Ortadoğu’ya nihayet düzen ve istikrar getiren bir başkan olduğu. Yeni seçim kampanyası reklamında ilan edildiği üzere Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiş bir başkan olmak dış politikada en önemli kampanya mesajı. Nitekim Washington Post’a göre, iki aşırı sağcı Norveçli siyasetçinin kendisini Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesi tesadüf değil. ABD’nin önde gelen sağcı medya yorumcusu Laura Ingraham da ödülün Trump’a verileceğinin bariz olduğu tezini işliyormuş habire Fox News’te.

Bu arada dikkat ederseniz kampanya reklamının görseli biraz aceleye gelmiş, Nobel sözcüğünün harfleri yanlış yazılmış, “Nobel” yerine soylu anlamına gelen “Noble” barış ödülüne aday gösterildiği yazıyor. Tabii Trump’un Nobel alma olasılığı düşük. Uzmanlar hafta sonunda ABD ile Taliban temsilcileriyle başlayan müzakerelerden de ödüllük sonuç çıkmayacağı kanısında.

İsrail-BAE ve Bahreyn arasındaki resmiyet kazanan ilişkilerin ya da normalleşmenin “Ortadoğu’ya barış geliyor”muş gibi sunulmasının, barış sözcüğünün seçilmiş olmasının tek amacı Trump’ın hanesine puan yazdırmak olmayabilir. On yıllardır Ortadoğu’da barış İsrailliler ile Filistinliler’in barışı olarak bilindi, tanındı, anıldı. 1994’te Filistinliler’in lideri Yaser Arafat, Şimon Perez ve İzak Rabin iki halk arasında aynı coğrafyada birlikte barış içinde yaşayabilmeleri için gösterdikleri çabalardan ötürü, bu çabalarını cesaretlendirmek üzere Nobel Barış Ödülü almışlardı. Olmadı, yapılamadı.

O günden bugüne, diğer Arap ülkelerinin İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi de, bugüne kadar Filistin-İsrail barışına, iki devletli çözüme koşullanmıştı. Trump yönetimi, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaktan başlayarak, yüzyılın anlaşması diye sunduğu planı da yürürlüğe sokarak adım adım bu iki devletli çözüme endeksli barış tasarımını yıktı ve şimdi de tümüyle ortadan kaldırıyor. Tharoor’un yazdığı gibi, İsrail işgali altında ezilen Filistinliler’in, İsrail büyükelçilerini ağırlayıp, yeni Amerikan silahları için sipariş veren bir avuç Körfez ülkesinden ne tür bir barış kazanımı elde edebilir ki? Gerçi belki de, iki devletli çözümün bir serap olduğunu kabul etmenin zamanıdır artık… Çölün çöl olduğunu kabul etme zamanı: Bir Filistinli yorumcunun dediği gibi, “Trump yönetiminin bu antidemokratik Arap rejimlerini İsrail ile açık ilişkiler içine sokması, Filistin’deki işgal ve apartheid’i (ırk ayrımcı rejimi) normalleştirerek, Körfez’de muhaliflerini ezen monarşik rejimleri cesaretlendirip güçlendirerek ve bir başka baskıcı yönetimin, İran rejiminin düşmanlara karşı halkı arkasında hizalamasına yarayarak bölgede otoriterliği muzaffer kılmaya yarıyor.” Önemli bir tespit, önemli bir uyarı…

ABD’nin hamiliğinde kurulan İsrail-BAE-Bahreyn cephesine, Arap ülkelerinden er ya da geç yeni katılımlar da olacaktır. Umman’ın sırada olduğu söyleniyor, Suudi Arabistan bir süre daha İsrail’le ilişkilerini Abu Dabi ve Manama üzerinden yürütmeye devam edecek gibi görünüyor. Ama hava sahasını BAE-İsrail-Bahreyn arasında yapılacak direkt uçuşlar için açtı. Başka ülkeler de –hele Trump seçimden galip çıkarsa- ABD ile ilişkilerini de göz önüne alarak yavaş yavaş çözülecektir, diye düşünüyor yorumcular.

Körfez-İsrail anlaşmalarına açıkça sert tepkiyle karşı çıkan bölgede iki ülke var biliyorsunuz, Türkiye ve İran. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani oluşan bu cepheye karşı Ankara ve Tahran’ın birlikte hareket etmesi yani bir karşı güç dengesi kurması çağrısı yaptı geçen hafta. Ankara’nın bu davete icabet edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Irak ve Suriye’yi de düşünürsek, Ankara bölgesinde Tahran’dan bile yalnız, dostane ilişkisi olan ülke neredeyse kalmamış durumda. Dün beraber yayın yaptığım emekli Büyükelçi Rafet Akgünay, Türkiye ve İran’ın artık bölgede İsrail ve Araplar’a karşı olan iki devlet haline dönüşmüş olmasının sakıncalarına dikkat çekmiş ve pek çok diğer diplomat, uluslararası ilişkiler uzmanı ve akademisyen gibi o da, Türkiye’nin derhal bölge ülkeleri ile ilişkilerini normalleştirmenin arayışına geçmesi gerektiğini vurgulamıştı.

Zira Uluslararası İlişkiler Profesörü İlhan Uzgel’in Gazete Duvar’daki son yazısında vurguladığı gibi Ankara, askeri gücüne dayanarak kıymetlendirdiği yalnızlığı ile başarabileceklerinin sınırına gelmiş bulunuyor. Nitekim İsrail’e karşı onca kafa tutmaya rağmen ekonomik ilişkiler artarak devam ediyor. Bahreyn’i kınıyoruz kınamasına ama Arap Baharı’nda yönetim muhalifleri ezerken dahi silah satmaya devam ediyorduk, daha yeni büyük çaplı askeri teçhizat anlaşması yaptık ve Manama yönetimi savunma sanayimizin gözbebeği. Keza ekonomik kırılganlığımız nedeniyle Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri’ne de iç politikada yankı yapacak şekilde sesimizi gür çıkarmaktan öte yaptırımımız yok.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus