Beklenen savaş: Tarikatlar Selefiler’e karşı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cübbeli Ahmet Hoca’nın “silahlanıyorlar, iç savaşa hazırlanıyorlar” diye ihbar etmesiyle Selefiler Türkiye’nin gündemine yeniden girdi. Peki Selefiler kim, tarikatlarla aralarındaki kavga ne? Ve en önemlisi bu savaşı kim kazanır?

Yayında sözünü ettiğim 11 Mart 2014 tarihli yazı: Selefileri beklerken

20 Mart 2014 tarihli yazı: Yeni selefilik tartışmasına devam

1 ağustos 2014 tarihli yazı: Selefiler aramızda

Yayına hazırlayan: Ali Macit

Merhaba iyi günler, iyi haftalar. Selefîlik kavramı Türkiye’de iyice dolaşıma girmeye başlayacak. Daha önce sadece ilgililerin ve meraklıların bildiği bir kavramdı. Ama adım adım popüler kültürün içerisinde de yer almaya başlayacak. Ayrıca en popüler, İslâmî câmianın en popüler isimlerinden Cübbeli Ahmet Hoca, ısrarla Selefîliği hedef gösteriyor. Onları bir tehlike olarak resim ediyor ve devleti göreve çağırıyor. Onun sözlerini birazdan aktaracağım. Ama biraz, Selefîlik nedir bahsetmek istiyorum. İslâm dünyasının çok eski düşünce akımlarından biri. Çok katı bir akım, İslâm dininin, Hz. Peygamber ve ilk Müslümanlar dönemindeki gibi yaşanmasında ısrarlı. Arada gelen birçok şeyi reddediyor. Tarihsel olarak yaşanan şeyleri reddediyor. Ve özellikle de tarikatlara, tasavvufa karşı. Çünkü tasavvufta var olan şeyh kavramının, bir anlamda Allah’a eş koşmak olduğunu düşünüyorlar. Bir diğer yandan, Şiîlik başta olmak üzere, mezheplere çok ciddi karşılar. Onları da İslâm dışı olarak görüyorlar. 

Tarih boyunca değişik hatlarla gelmiş bir akım. Ve günümüzde de değişik yorumlar var. Yeni Selefîlik diye tabir ediliyor daha çok. Bunların büyük bir kısmı kendi içerisinde yasal faaliyet yürüten, ya da yürütmeye çalışan yapılar. Ama bir de “Cihadcı Selefîlik” denilen, El-Kaide ve IŞİD gibi grupların savunduğu bir Selefîlik var. Ve bunların arasındaki ilişki muğlak. Yani yasal alanda faaliyet gösteren Selefîler ile bu tür terörü temel alan Cihadcı Selefîler arasında nasıl bir ilişki var ? Birbirleriyle mesafeli olsalar bile, bir geçişkenlik var mı ? Bütün bunlar dünyada çok ciddi bir şekilde tartışılan konular, İslam dünyasında ve Batı dünyasında tartışılan bir şey. 

Batı dünyası diyorum zira, hem Cihadcı Selefîler Batı’yı hedef alıyor, hem de Batı dünyasında yaşayan Müslümanlar arasında Selefîlik –radikali ve radikal olmayanı– bir şekilde çok popüler. Her ne kadar son dönemde IŞİD’in mevzi kaybetmesi, devletlerini kayıp etmesi, Suriye’de Rakka, Irak’ta Musul’u kaybetmesiyle bir güç kaybına uğradı. Buna rağmen Selefîliğin hâlâ çok ciddi bir potansiyel olduğu söyleniyor. 

Şimdi kişisel bir öyküden bahsedeyim: IŞİD’in en parlak zamanlarıydı, Mart 2014’te bir yazı yazdım — Vatan gazetesinde çalışıyordum o sırada. 11 Mart 2014’te “Selefîler’i beklerken”  diye bir yazı yazdım. Selefîlik olgusunun nasıl İslam dünyasında güçlendiğini ve Türkiye’nin de kaçınılmaz olarak bunun etkisinde olduğunu söyledim ve Türkiye’de Selefîlerin daha çok konuşulacağını ileri sürdüm. Çok sert tepkiler geldi, özellikle kendilerini “dindar” olarak tanımlayan kesimlerden. Onlar, Selefîliğin Türkiye’de çok ciddi bir güç olamayacağını ve marjinal olabileceğini, zira Türkiye’nin Selefîler’e birçok açıdan elverişli olmadığını söylediler. Örneğin, Türkiye’nin Osmanlı’nın devamı olması; Selefîliğin daha güçlü olduğu Hanbeliliğin Türkiye’de çok güçlü olmaması; Türkiye’de ağırlıklı Hanefilik olması vs. gibi birçok gerekçeyle –Türkiye’de demokrasinin olması, şu bu gerekçeyle– abarttığımı söylediler. Bir müddet bunu birkaç yazıda daha yazdım. 

Ardından şu arkamda gördüğünüz fotoğraf medyaya düştü. Bu fotoğraf, İstanbul Ömerli’de, İstanbul’un dış yerinde bir bayram namazı. Bu fotoğrafı bizzat bu namazı örgütleyenler çekip servis ettiler. Kendileri kullandılar, yayın organlarında kullandılar. Ve bu fotoğrafta gösterdi ki, yok denilen, olmaz denilen Selefîlik Türkiye’de, İstanbul’da böyle bir organizasyonu pekâlâ hayata geçirebiliyor. Onun üzerine de ben, 1 Ağustos 2014’de “Selefîler aramızda” diye bir yazı yazdım. Ve bu yazıya, “Selefîler’i beklerken” yazısına gelenlerden çok daha az tepki geldi. Zira bu yazının ortasında, şu gördüğünüz fotoğraf vardı. Artık, o yazının girişinde de söylüyorum: “Türkiye’de insanlar genellikle gözleri ile düşünüyorlar. Genellikle görmediklerine inanmıyorlar.” Bu fotoğraf, gördükleri idi. Görüldüğü zaman artık çok fazla itiraz edilemedi. 

O günden bugüne kaç yıl geçmiş oluyor? Altı yıl geçmiş; altı yıl geçiyor ve Türkiye’de hâlâ Selefîlik var. Ve işin ilginç tarafı, Selefîliği dile getiren kişi, Nakşibendiliğin İsmailağa kolunun en önde gelen isimlerden, çok popüler, medyada sürekli gördüğümüz, “ana akım”da gördüğümüz Cübbeli Ahmet Hoca, ısrarla Selefîliğin altını çiziyor. CNN Türk’te katıldığı bir programda söylediklerini aktarmak istiyorum. “İnsanları alenen ölümle tehdit ediyorlar. Şahıslar pompalı, mompalı, iç savaşa hazırlanıyorlar. Özellikle Batman, Adıyaman tarafında çokça Selefî akımı var. Selefî tarafı ile İran yanlısı Şiî tarafının çatışması hazırlanıyor.” Yani Selefîler ile İran yanlıları arasında, “Barut gibi bu silahlanmayı durdurun, yarın bu işin önünü alamayız. Birbirini öldürür bu Müslüman millet. Asker bunları vurmak zorunda kalır. İzmir kaynıyor, bunlara nasıl müsade ediliyor ? Mutlaka kontrol edilmesi lâzım.” Ve ardından birkaç rakam telaffuz etti. Birkaç bin dernek, daha sonra liste olduğunu söyledi. “Gelin, yetkililer bana gelsin bu listeleri vereyim” dedi. Şu âna kadar kendisine kimse başvurmuş gibi gözükmüyor. Ama belki de başvurmuştur. 

Fakat şu da bir gerçek ki Cübbeli Ahmet Hoca’nın bildiğini devletler de biliyor. Zaten arada sırada medyaya yansıyan istihbarat raporları oluyor, Türkiye’deki Selefîlik üzerine vs.. Bu olayı araştırırken çok ilginç bir olayla karşılaştım. Cübbeli’nin bu ilk kez söylediği bir şey değil. Biraz hafızamızı yoklayalım. Ocak ayında, bu yıl 17 Ocak’ta, bu sefer HaberTürk televizyonunda da aynı şeyleri söylemiş. Aynı vurgularla söylemiş. Ve yine onun söyledikleri üzerinden bir şey yapılmamış. 

Ama buna karşılık kendini Selefî olarak tanımlayan bazı kişiler, Örneğin Ebu Said Yarpuzlu adını kullanan –gerçek adı Mehmet Balcıoğlu olması lâzım–, bu kişi bir röportaj veriyor ve Cübbeli Ahmet Hoca hakkında bayağı sert suçlamalar yöneltiyor. Onu aşağılıyor, ona hakaret ediyor, alenen hakaret ediyor. Ve bu kişi, fotoğrafıyla, yanında gençlerle fotoğraf çektirerek, bunu söylüyor. Zaten kendini Selefi olarak tanımlayan bir kişi bu. 2018, 24 Haziran seçimleri öncesi, yine bu kişi Mehmet Balcıoğlu, nam-ı değer Ebu Said Yarpuzlu, 14 dernek adına bir açıklama ile 24 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve partisini desteklediklerini açıklamışlar. Medyaya da yansıdı bu. Ve daha sonra, başka bir yerde diyorlar ki: “Biz demokrasiye karşıyız, demokrasiden hoşlanmıyoruz, ama…” diyor, okuyorum. “bizler Selefî menhec ehli sünnet mensupları olarak, Cumhurbaşkanını ve mevcut hükümeti, emsallerinden daha liyâkatlı oldukları kanaatiyle, şu âna kadar yaptıklarının yapacaklarının teminatı oldukları düşüncesi ile desteklediğimizi ilan ediyoruz” diyor. Böyle bir açıklamayı medyada, kendi sosyal medya hesaplarından yapıyorlar, daha sonra başka medyada yayınlanıyor. 

Bu yapı ilginç bir yapı. Bu yapı, El-Kaide ve IŞİD’le alâkası olmadığını söyleyen, gençlerin başka ülkelerde cihada gitmesini kesinlikle tasvip etmediklerini, hatta engellemek istediklerini söyleyen bir yapı. Kendilerine açıkça Selefî diyorlar ve ilginç bir not: Bu yapının başındaki kişi, Belçika’da büyümüş, 40 yaşına kadar Belçika’da kalmış, Belçika’da Selefî olmuş, daha sonra Türkiye’ye gelmiş. Türkiye’de Selefî faaliyetlerini, yasal dernekler, vakıflar, yayınevleri üzerinden ve Youtube hesabından, sosyal medya hesaplarından yapıyor. Bir başka isim: Abdullah Yolcu, bu da bir başka Selefî. O da Musul doğumlu, Türkmen, o da belli bir yaştan sonra Türkiye’ye geliyor. O da yasal faaliyetler olarak Selefîlik yapıyor. Tabii bu kişiler her şeyi açık yapıyorlar. Dernek olarak yapıyorlar. Ve kendilerini tamamen bu Selefî Cihadcı gruplardan ayrıştırıyorlar, ayrıştırmaya çalışıyorlar. Bu arada tabii ki Selefî Cihadcı grupların da kendi birtakım yasal ya da yasal olmayan halkaları, grupları vs. var. 

Şimdi Cübbeli Ahmet Hoca hangisini kastediyor? Tabii ki silahlı derken, en çok IŞİD’e, El-Kaide’ye yakın olanları kastediyor. Esas olarak bunları kastediyor. Ama bütün Selefîler’i hedef gösterdiği, şikâyet ettiği ortada. Çünkü tarih boyunca, başta da söylediğim gibi, Selefîlik’le tasavvuf ve tarikatlar arasında bir kan davası var. Ve kolay kolay biteceğe benzemiyor. Selefîler örgütlenmelerinde özellikle tasavvuf ve tarikat karşıtlığını ciddi bir şekilde temel alıyorlar. Onların saf İslâm tasavvurlarında en çok karşılarına çıkan sorun: Tasavvuf. Ve bunu tamamen İslâm dışı olarak görüyorlar ve bu arada Türkiye’deki tarikat yapılarının çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu, ticaretle iç içeliğini, dünyevîlik ile iç içe olmalarını da çok ciddi bir şekilde kullanıyorlar. Yani bir anlamda tarikat yapıları Selefiliğin güçlenmesine zemin hazırlıyor. Çünkü tarikatlar çok güçlü örgütlenmeleriyle ülkedeki İslâmî araziyi, sahayı genişletiyor. Ama bu genişlettiği saha içerisinde kendi sorunlarıyla, özellikle para-pul işleri vs. ve tabii ki en son görüyoruz, çok sayıda örneği geliyor, cinsel tâciz vs. iddialarıyla, her türlü yolsuzluk ve yozlaşmışlık iddialarıyla, hem sahayı genişletiyor hem de o sahadan kaçışları engelleyemiyor. Ve burada Selefî akımlar, o kendi saf İslâm iddialarıyla, birçok kişiyi, özellikle gençleri saflarına katabiliyorlar. Dolayısıyla Selefîlik, Türkiye’de tarikatların çok ciddi bir şekilde rahatsız olduğu bir olay. Bunlardan tarihsel nedenlerle ideolojik olarak çok ciddi bir şekilde rahatsız oluyorlar. Ve bunları kriminalize ederek de saf dışı bırakmayı devlete ihale ediyorlar. 

Bu aslında çok anlaşılır bir şey. Çünkü, Selefîliğin içerisinde son dönemdeki Cihadcı Selefîlik, yani El-Kaide, IŞİD gibi yapılar, terörü temel alan yapılar çok güçlü olduğu için, insanlar çok ciddi bir şekilde her türlü Selefî’yi –silahla, terörle ilişkisi ne olursa olsun– kriminal olarak görüyor. Mesela bir örnek var — en son örnek, ceza aldı: Ebu Hanzala, Halis Bayancuk. O kendini Selefî olarak görmüyor; ama dışarıdan bakanlar, bu olaylara hâkim olanlar, bunların tutumlarında bayağı bir Selefî yaklaşım görüyorlar. Her ne ise, Selefî ya da değil. Ama görüyoruz ki, bu tarikat vs. yapıların dışında, onlara karşı bir yapı. Özellikle gençler içerisinde çok ciddi bir şekilde örgütlenen bir yapı. Ve bunun başındaki kişi her ne kadar ortada silahlı külâhlı bir iş olmasa da, terör örgütünden mahkûm edildi. IŞİD’le ve El-Kaide’yle ilişkileri ilk başta çok dillendirildi. O konuda çok somut bir şeyler bulunduğunu sanmıyorum, bulunsaydı herhalde bunu da devlet açık açık gösterirdi. Sonuçta potansiyel olarak öyle görülüyorlar ve tarikatlar da bunu çok ciddi bir şekilde kullanıyor. 

Hem devletin kendisi bunlara karşı mesafeli, hem de uluslararası câmia, özellikle Batı dünyası bu tür radikal akımlara karşı olduğu için ve Türkiye’yi de, diğer İslâm ülkelerini de bunlarla etkili bir şekilde mücadeleye zorladığı için de, bunlar her zaman için bir şekilde şüpheli oluyorlar. İlginç bir durumla sonuçta karşı karşıyayız: Karşılıklı suçlamalar var. Tabii ki tarikatlar çok daha güçlü, medyaya erişimleri çok daha fazla. Cübbeli Ahmet Hoca gibi isimler, sadece kendi tabanları değil, diğer kesimler tarafından da biliniyor; ama bu tür Selefî yapılar daha az örgütlüler, ama giderek artan bir örgütlülükleri var. El-Kaide ve özellikle IŞİD’in başına gelenlerden sonra sekteye uğramış olabilir, ama Türkiye’de İslâm ve İslâmcılık adına yaşananlar, burada özellikle genç kesimlerin yaşadığı çok büyük hayal kırıklıkları, çok büyük rahatsızlıklar… “İslâm bu mu?” sorusunun sık sık tekrarlanmasına neden olan birtakım uygulamalar… 

Bunun büyük bir kısmı belki tarikatlardan kaynaklanıyor, ama aynı zamanda diyelim ki, Fethullah Gülen, Fethullahçılar’ın yapılanması Türkiye’de sosyal anlamda İslâm, İslâmcılık denilince akla gelen ilk yapıydı. Bu yapı şu anda diğer dindarlar tarafından düşman ilan edilmiş durumda. Arada yaşanan savaş ve bu savaşın yarattığı çok ciddi travmalar var. Bütün bunların hepsi bir araya gelince, bu türden saf İslâm arayışları çok ciddi bir şekilde popüler olabiliyor. Öteden beri söylemeye çalışıyorum: Bir yanda, gençlerin içerisinde İslâm’ı sorgulamak, İslâm’ın yorumlarından, İslâm’ın tezahürlerinden duyulan memnuniyetsizlikle İslâm’ı sorgulamak. Ve buradan hareketle, deizme, ateizme, agnostisizme yöneliş varken, diğer yandan da Selefîlik başta olmak üzere daha radikal, daha saf, pür İslâm arayışlarına doğru bir yöneliş var. Dolayısıyla bu hareketleri müesses nizam dışında kalan hareketler olarak görebiliriz ve bunun bir câzibesi var. Çünkü müesses nizam, AKP’nin oluşturduğu yeni statüko, aslında birçok İslâmcı iddialı insanı tatmin edebilecek bir statüko değil. Özellikle Selefî Cihadcı yapılar bunu çok ciddi bir şekilde kullanıyor. 

Ama Selefî Cihadcı olmayan, daha klasik Selefîliğe yakın olan yapıların bu statükodan rahatsız olduğu çok da fazla söylenemez. Demin verdiğim örnekte olduğu gibi: “Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır” diye, AK Parti ve Erdoğan’ı alenen desteklemekte beis görmemiş bir hareket söz konusu en azından. Şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Selefîliğin çok katı bir İslâm anlayışına sahip olması, onun illâki çok radikal, devrimci, sistem karşıtı olduğu anlamına gelmiyor. Öyle olanı da var, olmayanı da var. Örneğin, Mısır’da çok güçlü bir Selefî hareket var, partileri var: Nur Partisi. Ve Nur Partisi, İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler’in en büyük rakiplerinden birisiydi. Ve darbeyi destekledi. Uzun bir süre Sisi’nin darbesine destek verdi. Önce sessiz kaldı, sonra destek verdi. Şimdi aralarında birtakım sorunlar olabilir. Ama bütün o Müslüman Kardeşler’in yok edildiği, hapislere atıldığı dönemde, Mısır’daki Selefîler, partileriyle beraber, yasal faaliyetlerine hiçbir halel gelmeden yollarına devam edebildiler. Ama bir başka ülkede, mesela Tunus’ta Selefîler çok daha radikal olabiliyor. Bunun farklı farklı sebepleri var. Yani Selefî deyince hepsini aynı çuvala koymamak gerekiyor. Ama tarikat gibi yapılar için Selefîler’in hepsi aynı çuvalda, çünkü tarikatlara düşmanlar; tarikatlara düşman oldukları için, onlar da onlara düşman. Ve ortada böyle ilginç bir savaş başlamışa benziyor. Nereye doğru evrilecek bilmiyorum. Ancak şunu özellikle vurgulamak lâzım: Tarikat yapılarının veremeyeceği çok hesap var, çünkü birçok şey aleni oluyor. Bunun nasıl bir sektöre dönüşmüş olduğu ortada; değişik meseleler ile bunun örneklerini görüyoruz. Bu nedenle Selefîler, daha az bilinen bir yapı olarak, bunlara karşı daha avantajlı gibi bir görünümdeler. Fakat, eğer Cübbeli Ahmet Hoca’nın çabaları ve başkalarının çabaları etkili olur ve devlet Selefîler’e karşı bir operasyon yoluna giderse, işin rengi değişebilir.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus