Haftanın Konuğu (4): İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi akşamlar. Bu hafta konuğumuz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu. Ekrem Bey, hoşgeldiniz yayınımıza.

Ekrem İmamoğlu: Hoşbulduk, iyi yayınlar Ruşen Bey. Bütün izleyicilere da selamlar.

Çakır: İzleyicilerimize programı duyurduk ve soru istemedik onlardan. Ama çok sayıda soru geldi izleyicilerden. Onların da öne çıkanlarını size soracağım. Öncelikle şunu sormak istiyorum. Belediye başkanlığı görevinizin 15 ayını tamamladınız. Siz bu süreci Ekrem İmamoğlu olarak nasıl özetlersiniz? Zor olduğunu hepimiz görüyoruz, ama sizin duygunuz nedir?

İmamoğlu: Açıkçası heyecanı yüksek, onu söyleyeyim. Aynı zamanda, İstanbul gibi bir kente hizmet etmenin ne kadar ihtiyaç olduğunu tespit edip, sistemiyle, bütçe disipliniyle, İstanbul’un kaynaklarını düzgün kullanmayla, İstanbul’a adaleti taşımayla, her günümüz dolu dolu geçiyor.  Başlarken “Soru sordular” diyorsunuz ya, bence insanlar soru sormayı bile unutmuştu, artık soru soruyorlar. Çünkü İstanbul’un kendilerine ait olduğunu biliyorlar. “İstanbul Senin” derken, artık bu slogan kanıksandı. İstanbul 16 milyon. Bir partinin, bir kişinin ya da bir zümrenin iki dudağı arasında değil. Her şey sorgulanıyor, her şey konuşulabiliyor, her şey oylanabiliyor. Vatandaş her karar verici unsurun altına imza atabiliyor; “İstanbul benim” diyor. Tabii ki çok detayı var, ama hem ekonomik anlamda zor koşullardaydı İstanbul, hem siyasî anlamda birtakım sıkıntılar yaşatılan bir dönemi yaşıyoruz. Bu anlamda İstanbul tarihinde gerçekten az rastlanan bir dönem. Bir de dünya çapında Covid-19 salgını yaşıyoruz; buna denk gelmek ve bütün bunlara rağmen iş üretmek. Türkiye’de şunu yapmıyorlar: İstanbul çok konuşuluyor, ama bizi konuşan mâlûm siyasî partilere ait belediyelerin ne yaptıklarına bir baksalar, şöyle bir göz atsalar, İstanbul’da dostlarımızın yönettiği, her zaman diyalogda olduğumuz CHP’li belediyelerin ne kadar üretken ve başarılı olduğunu görebilirler. Bu mânâda bence üst seviyede işlerin yapıldığı sıkı bir 15 ay görüyorum.

Çakır: Sizi seven ve takdir eden izleyicilerimiz, tam da söylediğiniz konuda sorular sormuşlar. “Ekrem Başkan’dan memnunuz, çok iş yapıyor, ama anlatamıyor” yorumları yapılmış. Yani “Yaptığı işi pazarlayamıyor” diyorlar. Bu klasik bir şey mi, yoksa gerçekten böyle bir sıkıntınız var mı?

İmamoğlu: Bir kere, olanı fazla göstermeyi sevmem; neyse o. Bu tür olaylarda, olanı büyütmek belki bir beceri olarak gözükebilir. Ya da yaptığınız işi başka türlü anlatmak, farklı bir iletişim kanalı olarak da tanımlanabilir; ama biz bugüne kadar halk diline gerçekten çok güvendik. İstanbul’daki ilk görevim, 39 ilçeden bir tanesiydi; ama ben İstanbul’u ona benzetiyorum. Zira halk bizi konuşuyor. Yaptığımız her iş insana dokunuyor. Düşünsenize, 6,5 milyon süt dağıttık biz Ruşen Bey. O sütlerin ulaştığı minik çocuklarımızın kalplerini, dudaklarını ya da 100 bini aşan noktada 0-4 yaş arası çocuklarımızın annelerini düşünsenize. Pandemide 100 bin insana dokunduk. O insanların eline, kapısına eriştirdiğimiz hiçbir şey için –daha önce yapıldığı gibi– o insanlardan bir şey istemedik. Bütün bunların dili bizi konuşuyor. Elbette sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin iletişim sorunu var. Sizler YouTube’dan ses oluyorsunuz, teşekkür ederiz. Özgür ve özgünsünüz. Ama Türkiye’de kaç tane özgür iletişim kanalı sayabiliriz ki? Böyle bir ortamda, elimizden geldiği kadarıyla en iyi iletişimi kurmaya çalışıyoruz. Elbette istediğimiz gibi değil, daha iyisi olabilir. Ama daha iyisi olması için, “Türkiye’nin koşullarının daha iyi olması gerek” demek daha doğru. Bu bakımdan, biz, taraflı, tarafsız hangi partiye oy verirse versin, 16 milyon insanın, bu toplumun vefalı olduğunu biliyoruz. Aldığı hizmeti anlatacaktır. Sadece, bazıları öyle kolay kolay konuşmaz. Benim babacığım bile, “Seni seviyorum” demeden büyüttü bizi. Bizim Anadolu insanı biraz öyle. Evlendiğim akşam, “Seni çok seviyorum” demişti bana. Bizim insanımız sevgisini kolay kolay dökmez. Ama ben insanların kalbine girdiğimi görüyorum. Zaman bunu gösterecek.

Çakır: İletişim ve medya derken, son günlerde biraz ihmal ediyorlar, ama size yönelik çok sistemli trol kampanyaları oluyor. Özellikle benim daha çok takip ettiğim Twitter’da trending topic oluyorsunuz ve genellikle de olumsuz anlamda oluyorsunuz. Belli ki bunlar örgütlü çalışmalar. Bunun, mesela Kemal Kılıçdaroğlu hakkında yapıldığını pek görmedim, belki arada sırada yapılıyordur. Mansur Yavaş hakkında da yapıldığını görmedim. Siz, iktidar yanlıları nezdinde özel bir hedef misiniz?

İmamoğlu: Doğrusu beni bu kadar çok sevmelerine anlam veremiyorum. Bir insana bu kadar düşkün olunur mu? Her sabah, uyanır uyanmaz, “Bugün Ekrem İmamoğlu ile ilgili ne yazsam?” diyecek kadar düşkün olabilir mi insan? Sadece troller de değil. Koca koca köşe yazarları da var. İnanın, haftada 6-7 defa yazan köşe yazarları var. Artık içli dışlı, bayağı akraba olduk. İşi o kadar ileri götürüyorlar ki bazen, onların hayal dünyalarına gücüm yetmiyor. Açıkçası, bunu bir iletişim olarak kabul edenler çok yanılıyor. Ben negatif bir kampanyanın, sağduyulu insanların yaşadığı bir toplulukta karşılık bulmayacağını biliyorum. Siyasî yaşamımda negatif kampanyayla çok mücadele ettim. Hiçbir zaman da kaybetmedim ve hiçbir zaman da o negatif kampanyanın bir parçası olmadım; hiçbir zaman da o kanala geçmedim, geçmem de. Kişiliğime aykırı. Çoğu zaman onları baş başa bırakıyorum. Size iddiayla söylüyorum: Bu “troll” diye tarif ettiğiniz mekanizma, bir gün gelecek, sosyal medyada birbirlerini dövecek, birbirlerinin kafa gözlerini yaracaklar. Biz bile anlamayacağız kim kiminle kavga ediyor diye. Çünkü çıkar dünyasıyla kurulan bu tür sistemlerin, günü geldiğinde kendini imha etmekten başka işe yaramadığı her zaman bilinir. Ben sadece gülerek takip ediyorum. Zaten onların bu dilini ve tarzını keşfetmiş insanlar, çok da dikkat etmiyorlar bu üslûba.

Çakır: Medya demişken, bir soru sormak istiyorum. Cavit Çağlar’ın ve hemşeriniz bir iş adamının da ortak olduğu söylenen Olay TV meselesi sizinle irtibatlandırıldı. Üzerine çok yazıldı, sadece sizi dert edinmiş insanlar değil, daha göz önünde, ortada bulunan insanlar da yazdı. Nedir bu işin aslı? Sizin bir alâkanız var mı bu olayla?

İmamoğlu: Ben yaşamımda bir medya şirketi kurmaya hiç yeltenmedim. Zaten şu anda belediye başkanıyım. Böylesi yakıştırmaları enteresan buluyorum. Biz kurum olarak, iyiyi doğruyu göstermeye çalışan, gerçekten nitelikli iş yapan her medya kurumunun yanında olmayı isteriz. Açıkçası, az önce dediğiniz gibi, trolvâri yazılar yazan ya da trolvâri birtakım görselleri kanallarına taşıyanlar… Tabii bir kısım taraf olabilir, buna saygı duyuyorum; ama hiç mi objektif haber verilmez? Hiç mi bir haber, haber gibi verilmez? Keşke nitelikli iş yapan, doğru üslûpta medya kanalları olsa da, hepsinin ortağı olsam. Ama bu tarzda bir yakıştırmayı anlamlı bulmuyorum. Sayın Cavit Çağlar böyle bir adım atıyor. İnşallah yakışan, çağdaş, güzel, ortada bir kanalın oluşumuna katkı sunmuş olur. Zira Türkiye’nin buna çok ihtiyacı var. Bu dileğin dışında başka bir ilişkim yok.

Çakır: Siyasî bir konuya girelim. İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu, sizin seçim kampanyanızda da çok aktif bir şekilde yer almıştı. Zaten seçime ittifak olarak girmişti CHP ve İYİ Parti. Seçim öncesi, seçim gecesi ve sonrasında Canan Kaftancıoğlu, Buğra Kavuncu ve sizin birlikte fotoğraflarınız da var. En son başına gelenleri biliyorsunuz: İYİ Parti’nin kurucularından Ümit Özdağ’ın suçlamasına maruz kaldı. Buğra Bey’le konuştunuz mu? Bu olayı yorumlamak ister misiniz?

İmamoğlu: Buğra başkanımızla tabii ki konuştum. Farklı siyasî partilerden olsak da, kendisiyle yol arkadaşı olmaktan gerçekten gurur duyduğum ve tanımaktan da keyif aldığım, dünyaya ve ülkemize büyük oranda aynı pencereden bakabildiğim bir insanla tanışmış olmanın büyük keyfini yaşadım. Hatta İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’e, bana böyle bir siyasî yolda verdikleri için teşekkür bile ettim. Böyle iyi insanlar bazen iftiraya uğrarlar, maalesef siyasette bu var. İnanın, ben uğradığım iftira sayısını unuttum. Dönem dönem kendi partimden insanlarla da yaşadım bunu. Onun için Buğra Bey’e hiç üzülmemesini öneririm. Zaten kendisi de, “Kendimi biliyorum, üzülmedim” dedi. Buğra Bey çok düzgün, karakterli bir siyaset yapma anlayışı olan bir dostumuz. Hukukî mücadelesini vereceği konusunda da kararlı. Allah herkesi iftiradan korusun.

Çakır: İttifak meselesine gelmişken, siz 31 Mart, ama özellikle de 23 Haziran seçimi öncesinde, çok bariz bir şekilde gördük ki CHP seçmeni dışındaki seçmenden ciddi oranda bir oy aldınız. Herhalde bunun araştırmalarını da yaptırmışsınızdır diye tahmin ediyorum. Bu oyları, sadece ittifaka dolaylı olarak katılan HDP ya da doğrudan katılan İYİ Parti’den değil, AK Parti’den ve Saadet Partisi’nden de oy aldığınızı düşünüyorum. Siz herhalde daha fazlasını biliyorsunuzdur. Bu 15, 16 aylık süre içerisinde, partinize uzak olan kesimlerle, yakınlaşmayı kalıcı kılmaya ve genişletmeye yönelik özel bir çaba gösterdiniz mi? Nasıl sonuçlar alıyorsunuz? Böyle ilginç deneyimleriniz oluyordur herhalde.

İmamoğlu: Eğer bir belediye başkanı olarak bu ruhu taşımıyorsanız, sadece seçim gününü temsil ederek kalırsınız. Ben öyle değilim. Kısmet olursa, İstanbul’a o ittifak ruhunu görevde kaldığım ne kadar yıl varsa, o kadar yıl vermek istiyorum. Hem şehirlerin hem ülkenin buna ihtiyacı var. İttifak ruhu önemli bir kavram. İttifak ruhunda, bir kent yaşamına dair, bir yönetici olmaya dair birleştiğiniz temel unsurlar var: Adalet, eşitlik, çevreye duyarlılık, herkesin kendisini sisteme ait olarak hissettiği, kimsenin kayırılmadığı, partizanlığın yok edildiği bir düzen. Bu anlamda hassas davrandığımız nettir. Ben her zaman şunu söyledim: “Millet İttifakı’nın belediye başkanıyım. CHP ve İYİ Parti’nin adayıyım, ama İstanbul İttifakı’nın oylarına talibim” demiştim. Neredeyse yüzde 55’le seçildim — tarihî bir oy. İstanbul Büyükşehir’de bundan daha yüksek bir oy yok. Böylesi bir oyla seçildim; dolayısıyla bunun kıymetini biliyorum. Ne kadar büyük bir oy olduğunun da farkındayım. Hele hele İstanbul gibi büyük bir kentte, bunun ölçümlemesinde bile zorlanırsınız. Dediğiniz gibi, içerisinde her unsur var. Uygulamalarımızla, o duyguların karşılık bulduğu bir yönetim olduğumuzu düşünüyorum. Buna devam edeceğiz. Biz şu anda o ittifak ruhunu ahbap-çavuş ilişkisi ile ispat etmiyoruz. Çocuklarına getirdiğimiz hizmetle, ailelerine hissettirdiğimiz birliktelik duygusu ile kimsenin dışarıda kalmayacağı hissini vererek o ittifak ruhunu yaşatıyoruz. 

Bekir Ağırdır’ın güzel bir yazısını okumuştum. Gerçekten etkilenmiştim de. Doğru söylüyor. Şu an mevcut hükümetin yansıttığı, sadece İstanbul’da değil, bütün Türkiye’de umutsuzluğu en çok artıran şey nedir biliyor musunuz? Alınterinin karşılık bulmaması. İyi yetişmiş bir insanın tanıdığı, yakını, dayısı, teyzesi, kayınpederi, kayınvalidesi yoksa, bir şey olamayacağı hissi. Böylesi bir dünyada, biz İstanbul’da, “Her şey sizin. Siz hiçbir konuda kapının dışında kalmayacaksınız, kalamazsınız” diyoruz. Bunu dediğiniz zaman hem umut veriyorsunuz, hem de karşılık buldukça, o insanların bu ülkenin bir ferdi olduklarına dair duyguları yükseliyor. Böyle bir toplumda her şeyi başarırsınız. Bizim şu anda o ittifak ruhunda beslediğimiz en temel duygu budur. Buna devam edeceğiz. Elbette siyasî partilere duyduğumuz saygı en yüksek seviyede. Ben hemen hemen bütün siyasî partileri ziyaret ettim. Yeni kurulan DEVA ve Gelecek partileri beni ziyarete geldi; iade-i ziyarette bulunacağım. Tabii ki iktidar mensubu siyasî parti, benim randevu taleplerime karşılık vermedi. Utansınlar diye defalarca talep ettim. Utanıp utanmamaları kendi düşünceleri, ona bir şey diyemem. Ama ben İstanbul’un belediye başkanı olarak görevimi yaptım, yapmaya devam edeceğim. Bu bir siyasî nezaket değildir. Bu görevinizin karşılığıdır. Buna alışık değiller, alışacaklar. Partinizin, partizanlığın, birkaç dilin, birkaç elin, birkaç imzanın tahakkümü altında görev yapma dönemi artık biti. Biz herkesle ortak akılla süreç yönetiyoruz. Yüzde 55’i destekleyen duygu tam da budur.

Çakır: “İktidar partisi randevularıma yanıt vermedi” dediniz. Ama biliyoruz ki iktidar partisine mensup ilçe belediyeleri var. Sizin de onlarla bir şekilde ilişki içerisinde olmanız gerekiyor. Kamuoyuna genellikle kavgalar yansıyor. En son Beyoğlu Belediyesi ile oldu. Zaten Esenler Belediyesi ile kronik bir durum var, mâlûm, belediye başkanı Tevfik Göksu. AK Partili belediyelerle Büyükşehir Belediyesi’nin, sizin aranız tamamen kötü mü?

İmamoğlu: Benim ziyaret ettiğim AK Partili belediyelerde, “Bu kadar az zaman dilimi içerisinde, Büyükşehir’le hiç bu kadar olgun ilişki kurmamıştık” mırıldanmalarını duydum. Bunu şu sebepten söylüyorum: Örneğin, ben ilçe belediye başkanıyken, beş yıl boyunca, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri ile görüşememiştim. Beş yıl boyunca, toplam iki kez Büyükşehir belediye başkanlarıyla yaklaşık onar dakika görüştüm. Hiçbir görüşmem karşılık bulmadı. Ben şu anda 39 ilçenin tamamını gezdim. Bazı ilçelere ikinci kez gittim. İnşallah üçüncü kez de gideceğim.

Gelelim kavga meselesine: Ruşen Bey, kavga denk yapılır. Bir kere benim dengim yok. Ben Büyükşehir Belediye Başkanı’yım. 39 ilçe belediyesi, bazen kendi başına kavga çıkarabiliyor. Ben onları çizgi filmlerde kendini döven kuklalara benzetiyorum. Benim kavgayla hiç işim yok. Kendileri konuşuyor, kendileri kavga ediyor. Muhatap dahi olmuyorum. Kimi, “Suyumuz kirli akıyor” diyor. Kimi, “Sokağımdaki kanalları ben temizledim” diyor. E, ben de okuyunca “Allah razı olsun” diyorum. Ne güzel, dayanışma içindeyiz. Onun için çok da muhatap almıyorum. Zira, bugün her belediyenin kapısını çaldığımda, kendi ilçelerinin ya da Büyükşehir’in genel konularını konuşmak istediğimde, konuşacağımdan hiçbir şüphem yok. Çünkü konumuz İstanbul. Dolayısıyla, onlar da ben de konuşmak mecburiyetindeyiz. Hiçbir belediye başkanı, tek bir vatandaşa bile rezerv koyamaz. Rezerv koyana da, değil bir vatandaş, bütün İstanbul rezerv koyar. Onun için herkes aklını başına toplasın. Biz belediye başkanıyız.

Çakır: Şimdi bir vatandaşın özel bir ricasını size aktarmak istiyorum. Bu çok hoşuma gitti ve anlamlı. Uğur Deniz isimli bir vatandaş şöyle yazmış: “Özel bir rica olarak Sayın İmamoğlu’na şunu sormanızı rica ediyorum: Kadıköy-Kartal metro hatları dışındaki diğer bütün metro hatlarına da paravanlı koruma yapılması mümkün mü? Eğer maliyeti sorun oluyorsa, bu paravanlar tam reklamlık yüzeyler. Bunu niçin istediğime gelince: Birincisi, bir görme engelli olarak bütün metrolarda kaza geçirme endişesi yaşıyorum. Yaşanmış örnekler var. İkincisi; aynı zamanda, intihar gibi vakaların önüne geçmeyi sağlar. Bir de, Haliç metro istasyonuna en yakın otobüs duraklarından itibaren sarı çizgi yapılabilir mi? Köprünün üstünde sarı çizgi yok. İstasyona ulaşana kadar, çöp tenekelerine çarpmaktan dizlerim yara bere içinde kaldı.” Bu görme engelli bir vatandaşın talebi. Bizler böyle sorunlarımız olmadığı için belki bilmiyor olabiliriz. Daha önce böyle benzer talepler geldi mi size?

İmamoğlu: Ruşen Bey, yanlış anlamazsanız, şu âna kadar sorduğunuz sorulardan çok daha kıymetli bu vatandaşımızın talebi. Lütfen yanlış anlamayın. Çünkü bir engelli vatandaşın böyle bir tehdidi hissetmesine, bizim mutlaka bir karşılık vermemiz gerekiyor. Sizin vesilenizle bu konuyu kayda aldık, takip edeceğim. İletişimi varsa, program sonrasında sizden talep ediyoruz. Birinci konu şöyle: Bazı metro istasyonlarının düzeneğinde, baştan belirlenen bir imalat sistemi, yani çift kapı dediğimiz, bazılarında sadece trenlerde kapı var. Bazılarında da istasyonlarda ikinci kapı var. Trenler ona göre yanaşıyor ve çift kapı ona göre açılıyor. Buna sonradan ekleme işi çok zor. Hatta benim bildiğim, teknik olarak imkânsıza yakın. Ama bundan sonraki trenlerde en çağdaş düzenekleri düşünüp ona göre planlıyoruz. Şu an mevcut olanlarda da sistem epeyce ilerlemiş durumda. Mâlûm, duran bütün metro hatlarını başlatmış durumdayız. Hatta birini, Mecidiyeköy-Mahmutbey hattını 28 Ekim’de açacağız. İkincisi, Eminönü-Alibeyköy hattını da yıl sonunda açacağız. Kıymetli vatandaşımızın önerisini de çok değerli bir talep olarak notumuzu aldık. Geçmiştekiler de düzeltilebilir mi, onu da araştıracağız.

Çakır: Yeni açılacak metro hatlarıyla ilgili tarihleri verdiniz. Metrolarla ilgili de çok sayıda soru gelmiş. Orada da en çok şu merak ediliyor: Çünkü daha önce medyaya yansımış sorunlar olduğu için biliyoruz. “’Yeni istasyonlar, yeni yatırımlar, çok iş yapıldığını duyuyoruz. Ekrem İmamoğlu bu paraları nereden bulacak? Bulabiliyor mu?” diye soruyorlar. Özet olarak, nereden geliyor bu değirmenin suyu? Çünkü Ankara’nın size karşı pek sempati duymadığını biliyoruz.

İmamoğlu: Değirmenin suyu şu: İstanbul kesinlikle çok güvenilir bir kent. İstanbul’un başına güvenilir bir yönetim gelirse, 16 milyonu da arkasında hissettirirse, dünyada hiçbir finans düzeni, böyle güvenilir bir kente “Hayır” demez. Şu andaki atmosfer bu. Elbette zorlukları var. Türkiye tahmin edemeyeceğiniz derecede ekonomik zorluklar içerisinde. Siz yorumluyorsunuz zaten, benim anlatmama gerek yok. Artı, salgının getirdiği dezavantajlar da var. Ama buna rağmen bir kısım kaynak sorununu çözdük. Yaklaşık 850 milyon Euro’ya yakın bir kredi imkânından bahsediyoruz. Ama hâlâ, bu tür yarım kalan, yarım bırakılmış hatların finans ihtiyacı var. Bunlarla ilgili de çok yoğun çalışıyoruz. Zira, bu dediğimiz hatlar için, böylesi aşamada kredi bulması gerçekten deveye hendek atlatmaktan zor. Ama ona rağmen, bu tarz becerilerimizi, kenti iyi anlatarak, bir güven ve itibar sağlayarak, geçmişteki birtakım kanaatlerin yanlış kanaatler olduğunu anlatarak destek buluyoruz; bulmaya da devam edeceğiz.

Bir başka avantajımızı daha söyleyeyim: Verimli ve gerçekten sürdürülebilir, karşılığı olan projeler üretiyoruz. Yeni metro hatlarında da, İstanbul’un atık sistemi ve atıktan enerji üretme projesi ile ilgili de böyleyiz. İSKİ’nin bir kısım tesisi ve projeleri ile de böyleyiz. Bu projelerimize, kendi alanlarında, yani müstakil pozlu kredi temin etme noktasında, sıfırdan başlayarak, tümünü tamamlayıcı bir sistemle… Ki bazıları çok anlamlı ve finansal tanımı net yapılabilir bir biçimde çalışmalarımız söz konusu. Uluslararası alanda, sıfırdan başlayan projelerimizin her biri için olağanüstü ilgi görüyoruz. Uluslararasının yanı sıra, becerikli, sıkı, yerli partnerleri de var. Amacımız bunları harekete geçirmek. Elbette biraz zaman alıyor. Siz de çok deneyimli bir gazetecisiniz. Geçmiş deneyimlerinize baktığınızda, bir insandan, 15 ayda 15 yıllık iş istendiğini gördünüz mü? İstenmez. Ama bizden 15 ayda, 15 yıllık iş isteniyor. Ben buna sırtımı dönmüyorum; bunu motivasyon olarak kabul ediyorum. Ama dediğim gibi, bu söylediğim işlerin vücut bulması, karşılık bulması ve topluma sunulması biraz zaman alıyor. İnşallah, hem mevcuttaki yarım kalan işleri toparlayacağız. Hem de yeni projelerimizde İstanbul’u bambaşka bir güzelliğe götürme konusunda sıkı bir hazırlık yapıyoruz. Onu da sizlerle paylaşacağız.

Çakır: Ekrem Bey, internet hızıyla ilgili o kadar çok şikâyet geldi ki. Bu konu bir şekilde belediye ile irtibatlandırılıyor. Ben konuya hâkim birisi değilim, sadece aktarıcı olayım. Hatta bir izleyicimiz şöyle demiş: “İnternet sağlayıcılar, düşük internet hızından dolayı belediyeleri sorumlu tutuyor. Büyükşehir’in istediği yüksek kira ücretleri yüzünden İstanbul’da yeni yatırım yapamadıklarını söylüyorlar.” Bu doğru mu? Benim bildiğim bir alan değil, onun için doğrudan size soruyorum.

İmamoğlu:Hayır. Bu eksik bir bilgi Ruşen Bey. Aslında şu anda bu konunun yönetmeliğinde bazı sıkıntılar var ne yazık ki. Ulaştırma Bakanlığı’nın ve birtakım genelgelerin, Büyükşehir’in bu anlamdaki bir kısım yetkisini kısıtlayan maddeler var. Biz hem seçimden önce hem seçimden sonra, bu konuyla ilgili bir altyapı çalışması yapmıştık. İştiraklerimiz nezdinde, İstanbul’da optik kablolama ile ilgili sıkı bir çalışma yaptık. Bundan, hem İstanbullular hem sağlayıcı kurumlar hem de Büyükşehir Belediyesi kazançlı çıkacaktı. Ama ne yazık ki burada halen devam eden birtakım münazaralar, tartışmalar var. Umarım, yetki kargaşası yaratmadan… Zaten İstanbul’da farklı konularda çok yetkili kurumlar var. Düşünün: İmarla ilgili sekiz, dokuz kurum sayabiliriz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Bu konu da onlardan birisi. Umarım, böyle çoklu bir yetki karmaşası değil, gerçekten yerelden bir yetki düzeneği kurulur. Bu anlamda bizim altyapı projelerimiz hazır. O internet sağlayıcı firmalarla da kurumsal bir bağımız var aslında. Önümüzdeki engeller kalktığında, bir dönemde, İstanbul’u dünyanın en hızlı internet altyapı ağına taşıyabileceğimizi iddia ediyoruz. Bu optik kablolama sistemi, bu işin en ileri aşaması. Bunu sağlamak zorundayız. Şu aşamada ancak böyle bir teknik detay verebilirim. Daha detaylı bilgi isterseniz, ilgili iştirakimizin genel müdürüyle de mutlaka görüşmenizi arzu ederim.

Çakır: Benzer bir yetki meselesi, tahmin ediyorum deprem konusunda da söz konusu. Depremle ilgili de toplanma alanlarından tutun, kentsel dönüşüm konularına kadar çok kaygılı sorular var. Siz geçenlerde bu konuda Fikirtepe’de bayağı bir çıkış yaptınız. Deprem konusunda vatandaş Ekrem İmamoğlu’na mı bakacak, ilgili bakana mı bakacak, Recep Tayyip Erdoğan’a mı bakacak? Hepsine birden mi bakacak? Yoksa başının çaresine mi bakacak?

İmamoğlu: Çok doğru bir soru sordunuz Ruşen Bey. Gerçekten sorulacak soru bu. Böyle bir karışıklığın yaratılmasının anlamı nedir? Ben İstanbul’la ilgili konuşmaya başladığım ilk gün, depremin bir milli mesele olduğunu, bizi uçurumun kenarında tutan bir mesele olduğunu defalarca açıkladım. Bunun cana getireceği zarar hiçbir şeyle ölçülmez. Bana göre, yüz binlerce insanın canı tehdit altında. Ekonomik zararı sadece İstanbul’a değil, bütün Türkiye’ye zarar verecek. Hatta dünyanın belli kurum ve kuruluşlarına, “İstanbul depremi, dünyanın ekonomi sistemine bile zarar verecek düzeyde problem yaratır” dedim. “Can” dedik, “mal” dedik, “ekonomi” dedik. Ama sadece bununla da değil, Türkiye’nin moral ve motivasyonu uzun yıllar bunun etkisinde kalır. Böyle bir travmanın bir kente yaşatılmaması için, bu işin elbirliğiyle yapılması lâzım. Bu, 15 aylık bir mesele değil ki. Mesele, yılları içine alan, 30, 40 yıllık geçmişi olan yapıların röntgeninin çekilmesi gereken bir mesele. Deprem ne zamandır gündemimizde? 99 Depremi’ni milat alırsak, 21 yıldır canlı gündemimiz. Böyle bir gündemin, hâlâ stres, hâlâ kötü örneklerin içinde bataklığa dönüşmüş modellerin tartışıldığı bir İstanbul varsa… Ben geçmişin suçlusunu da aramıyorum. Bizler artık elini taşın altına koyması gereken bir mevkideyiz. Hiçbir şey düşünmeyiz. Gelin, bu işi bir milli mesele olarak çözelim. Bir modelimiz var. İstanbul’un bir üst konseyi gibi, “Bunu Şehircilik Bakanlığı yönetmeli” dedik. “İlle biz yönetmeliyiz” de demiyoruz. Valiliği, İlçe belediyelerini, finans kuruluşlarını, inşaat sektörünü, vatandaşı içine alan bir mekanizmayla, İstanbul’daki bu sorunu gerçekle yüzleşerek çözebiliriz. “Benim 1 dairem var, 5 daire isterim” diyerek, kentsel dönüşümün malzemesi olarak değil. Ya da, müteahhidin “Kat karşılığı aldım, yapamadım. İflas ettim” demesine fırsat vererek değil. Veya bakanlığın ya da büyükşehir belediyesinin bunu siyaset malzeme olarak kullanması değil. Onun için, bir üst akıl, tek bir model, tek bir muhatap olmalı. Orada bir ombudsman gibi aklı başında bir konseyin yönettiği, “Burası kendi finansmanıyla döner. Tek bir kat bile artırılamaz” demesi gereken o konseyse, diyecek bunu. Yani hiçbir çıkar, menfaat düşünmeyecek. “Üç oy, beş oy fazla alırım” demeyecek. Böyle bir sistem ve gerçekçi duruşla, deprem meselesi çözülür. “Ben tek başıma bu deprem konusunu çözerim” diyebilir miyim? Diyemem. Koca İstanbul. Milyonlarca dolarlık yatırımdan bahsediyoruz. Tek başına hükümet de diyemez. Zaten çözemedi. Farklı gerekçeleri var. Gün bugündür. Niyetimizi bakanımızla paylaştık, hazırız. Ben bütün vücudumla o taşın, o yükün altına girmeye hazırım. Sayın bakana da bunu ilettik. Kendilerinden cevap bekliyoruz. Giden heyetten, mâkul karşıladıklarını dinledim. Umarım, bir masaya otururuz ve bir seferberlikle, “Tek bir oyu bunun için vermeyin. Herkes eşit mücadele ediyor. Herkes işine baksın, depremi bu işten ayırdık” diyebilmeli ve bu işi başlatmalıyız. Biz neyle uğraşıyoruz allahaşkına? Gereksiz projeleri İstanbul’da tartıştırıyoruz. Depremden önce konuşulacak bir mesele yok. Elbette biz kendi modelimizle, belli yerlerdeki kentsel dönüşümle ve belli yerlerdeki organizasyon gücümüzle ya da deprem ânında yapılacak birtakım işlerin hazırlığı ile AFAD’la işbirliği yaparak, AKOM’umuzda altyapımızı kurarak mücadelemizi veriyoruz. Ama mesele çok daha büyük bir çapta. Bu anlamdaki işbirliği talebimizi her gittiğim programda, her yerde nefes nefese anlatıyorum. Sizin vesilenizle bir kere daha anlatmış olayım. Ben bugün davet alsam, yarın masaya otururum. Dediğim gibi, muhatabı Şehircilik Bakanlığı alarak, bu işi hemen çözüme kavuşturmak için gece gündüz çalışmalara hazırım. Çünkü bu işin temel direği orası. Kendileriyle diyaloğumuzu kurduk, teklifimizi ilettik. Hatta bunun mikro ölçekli bir teklifi olarak, Fikirtepe çözüm önerimizi de ilettik; cevap bekliyoruz ve hazırız. Bize cevap versinler, koşa koşa giderim.

Çakır: Ekrem Bey, atık konusunda çok sayıda soru geldi. Hatta yurtdışında yaşayan İstanbullular’dan da bu konuda sorular geldi — ki Batı ülkelerinde atıkların ayrıştırılması konusuyla ilgili bayağı regülasyonlar var biliyorsunuz. “İstanbul ne zaman buna geçecek?” diye soruyorlar. Bildiğim kadarıyla şu anda daha çok gönüllü olarak bazı yerlerde yapılıyor, ama bir zorunluluk yok.

İmamoğlu: Bunun uygulandığı ülkelerde çok ciddi ve çok katı birtakım kanunlar var. Bu kanunların ötesinde hiçbir söz yok. Ben yurtdışında, çöpünü evinden ya da işyerinden alıp götürüp teslim eden ve üstüne para ödeyen dostlarıma eşlik ettim birkaç kez. Yani hem bütün titizliğiyle, bütün kurallara uyarak taşıyor, tarttırıyor, sonra da parasını ödeyip geri dönüyor. Bu aşamaya gelmek biraz zaman alacak, haklısınız. Şu âna kadar yapılmış eksik kalan işler var, ama doğru işler de var. Bizden önceki dönemde de büyük mücadeleler verilmiş. Biz de vermeye devam ediyoruz. Şu an mevcut atık sistemini en doğru biçimde enerjiye dönüştürmek ve mümkünse doğaya zarar verici bütün unsurları bertaraf etme konusunda, biz de, ilerleyen dönemde, bir makro atık sistemi oluşturup, bir nevi bir master plan çalışıp, İstanbul’un yatırımlarını bu anlamda sıralamak ve karbon salınımı konusunda dünyanın en başarılı kentlerinden birisi olmak yolunda çalışıyoruz. Açıkçası, iklim değişimine zarar verecek bütün unsurları hafifletmek konusunda da kararlı politikalarımız var. Ama eğri oturup doğru konuşalım, o söylediğiniz seviyeye ulaşmak için daha vaktimiz var. Çünkü bunun bir de toplumsal yanı var. Toplumun çok bilinçli, çok eğitimli ve bu konuda kararlı olması lâzım. Bu, bir jenerasyonun değişimi gibi bir şey. Bunun, gerçekten kişisel bir reflekse dönüşmesi şart. Dediğim gibi, biraz zamana ihtiyaç var. Bir de, genel anlamda atığın toplanma usûlü ilçe belediyelerinde. Bertaraf işi Büyükşehir’de. İstanbul’da böyle bir yöntem var. Belki bunun da geniş anlamda tartışılması gerekiyor. Bütün detaylarıyla baktığımızda, İstanbul’un atık sistemini yönetmek, çevre planını tekrar ele almak, herkesin sağından solundan çekiştirdiği bir modele değil, kalıcı bir modele dönüştürmek de gerçekten bir master plana uyulması yönünde önemli bir konudur. Hatta İstanbul’un en önemli üç, dört konusundan bir tanesidir.

Çakır: Şu anda arkadaşlarım bir taraftan da size gelen soru ve yorumları bana aktarıyorlar. Birisi, tahmin edersiniz taksi ve minibüs meselesi. Bu konuda orada sanki bir “Arı kovanı ve çomak” durumu söz konusu. Biz vatandaşlar, büyük bir merakla, bir gerilim filmi izler gibi bu işin nereye varacağını izliyoruz. Sizin niyetleriniz belli. Belediyeye bağlı yeni taksiler olacak mı? Yeni plakalar dağıtılacak mı? Birçok engelle de karşılaştınız, onu da biliyoruz. Çok büyük bir direnç var. Anladığımız kadarıyla siyasî iktidar da bu direnç gösterenlere destek veriyor sanki. Yanılıyor muyum?

İmamoğlu: Ruşen Bey, ben İstanbul’un hiçbir meselesini siyasî görmüyorum. Az önce dediğim gibi, biz belediye başkanı seçildik ve işimizi yapmak zorundayız. Hayatımın hiçbir evresinde, 11 yıllık siyasî yaşamımda –bunun içerisinde siyasî parti ilçe başkanlığı da var– hiçbir zaman, tavır olarak bir işi engellemeye dönük bir hamlem olmadı. İnanın, bu konuda kendi partimde dahi ters düştüğümüz anlarımız oldu. İş olsun diye bir bütçeye “Hayır” deme tavrında bulunmadım ve bunun karşısında mücadele ettim. Belediye başkanı olduktan sonra, zaten yetkili olma konumuyla, böylesi durumlarda hep çözüm aramaya, doğruyu bulmaya, istişareye, ortak akla özel bir önem gösterdim. Şu Adalar’daki atlar meselesi var ya, inanın, kimsenin burnu kanamadan, hak, hukuk prensipleriyle adalet dağıtarak, adeta tereyağından kıl çeker gibi pırıl pırıl bir iş yapmamızın yegâne sebebi budur. Herkese açık ve şeffaf olduk. 

Taksi meselesinde de böyleyiz. Birincisi; bizim taksi plakası sahipleriyle bir derdimiz yok. Biz kimseye bakmıyoruz. Kiminse kimin, kim aldıysa aldı. Doğru aldı, yanlış aldı, ben bununla ilgilenmiyorum. Herkesin mülkü kendine. İkincisi: Şu andaki taksi kalitesinden memnun muyuz? Anket yapıyoruz, bu şehrin yüzde 90’ı, 95’i, bu konuda mutsuz. Buna nasıl duyarsız kalınır? Ben bir şehrin belediye başkanı olarak, bunu çözmekle yükümlüyüm. Üçüncüsü: Yaptığımız bütün araştırmalarda, İstanbul’un taksiye ihtiyacı var. Daha düne kadar taksiciler, “İstanbul’da en az 15-20 bin korsan taksi var” demiyor muydu? Korsan taksi niçin doğar? Sadece birileri müsaade ettiği için mi doğar? Hayır. İhtiyaç olduğu için de doğar. Dolayısıyla, yaptığımız bilimsel araştırmalar da sahada bize net olarak, “Bu şehrin taksiye ihtiyacı var” diyor. 

Dördüncüsü: Takside çalışan esnafım mutlu mu? Hayır. Çalıştığı saat belli değil. Aldığı para belli değil. Kirasının ne zaman iptal edileceği belli değil. Gerçekten taksi plakası olup işini yapanları tenzih ediyorum. Kendi malını kiraya verip, kiracıyla iyi ilişkiler yürüteni tenzih ediyorum. Ama ne yazık ki, sayısı çok olan, bir nevi, taksiciye zulmeden, istediği zaman kirasını artıran, istediği zaman kiracıyı değiştiren… Niye mutsuz bir taksici yüzü görmek isteyeyim şehirde? Esnafım mutsuz. Mutlu olsunlar istiyorum. Mutlu olan kim var? Sağdan sola, soldan sağa bir sayalım. Bu oy meselesine döndü. Mutlu olan kim? AK Partilinin de, CHPlinin de yüzde 90’ı mutsuz. Hiç fark etmiyor. Toplumsal bir meseleyi çözüyoruz. Efendim, “UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) karar verecek.” Mart ayında bir genelge çıktı. Durduk yere, bürokrasiden birileri, sivil kıyafetlilerle, resmî kıyafetliler, oy verecekler. Kusura bakmayın ama UKOME el kaldır-indir yeri değil. Bir şehrin sürecini yöneten, gündemini belirleyen belediye, belediye başkanı, tartışılması gereken bir komiteye gidecek, yüzüne bile bakamadan, yere bakarak birileri oy verecek. Benim kanıma dokunuyor. Ben UKOME’nin tavrını uzaktan ve sabırla izliyorum Ruşen Bey. Uzaktan ve sabırla izliyorum. Ama halkım adına sabrım taşabilir. 20 gün sonra mı biter, 1 ay sonra mı biter, 2 ay sonra mı biter bu sabrım, bilmiyorum. Ama gelirim halk adına bunun hesabını sorarım. O zaman herkes yere bile bakamaz. Hangi kurumun, hangi makamın temsilcisi olursa olsun, sokağa çıktığında milletin yüzüne de bakamaz. Taksi konusuna çözüm arıyorum ben.

Bakın, bir şey daha söyleyeyim: İstanbul’a nitelikli, bugünün dijital dünyasından faydalanan, esnafın gelir kontrolü, yani sosyal haklarının sağlandığı bir esnaf modeliyle taksici güvenliğini sağlayan, taksi modeliyle bütün dünyaya örnek olacak bir modeli sağladığın zaman –ki bu 5000 taksiyle regülasyon modeli oluşturuyoruz– alnından öpülecek o taksici esnafım var ya, o zaman benim İstanbul’da sahada dolaşan, sapasağlam, geliri yerinde, 25-30 bin –-tabir-i caizse– gönüllü müfettişim dolaşır. Bu şehrin güvenliğinden bile şüphe etmezsiniz. Böylesi bir ortam sağlamak istiyoruz. Herkesin nerede olduğunu bileceğiz. Gelir kaydını bileceğiz. Birileri kızıyor. Kim onlar? Üç beş tane temsilci. İzlemişsinizdir belki. Ne diyorlar bana? “Sen en iyisi kiralama, sat. Satarsan kabul ederiz 5000 kişiyi.” Yani: “Kiralamaya karşıyız. Satarsanız olur.” Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Beş bine karşı değiliz. Altı bin demeyelim, çünkü binini, kazanmayan, yok olmaya yüz tutmuş 750 minibüs, 250 dolmuş-taksiye vereceğiz. 5000 taksinin satılmasına razılar, kiralamasına değiller. Niye? İhaleye girer alırız. Yahu, Büyükşehir Belediyesi olarak kiralayacağız. Sizin taksi plakası hakkına da dokunmuyoruz. Siz işinize bakın, biz de işimize bakalım. Bu yetkinin gaspına hiçbir resmî görevlinin müdahale etmesine müsaade etmeyeceğim. Halkla hesaplaşmaları için her türlü zemini hazırlayacağım. Bu benim “Ekrem” meselem değil ki. İstanbul halkına müthiş bir emanet bırakıyoruz. 5000 tane sapasağlam bir işletmecilik modeli. Bu 5000 bin taksi ne kadar zamanda piyasaya çıkar? Evet, bir yıl sürer. Olsun, yavaş yavaş, aşama aşama gireriz. Allah’ın izniyle salgın da gider. Allah’ın izniyle, 30-35 milyon turist ağırlarız İstanbul’da. Onlara hizmet eden pırıl pırıl taksilerimiz olur. Diğer taksileri de yavaş yavaş bu sistemin içerisine çekeriz. Onlar da rahat eder, gelir garantileriyle hareket ederler.

Bakın kamuoyunda arada kaynadı Ruşen Bey. Biz İstanbul’da Halk Otobüsleri’ni dönüştürüyoruz. Bize, “Yanlış yapıyorsunuz, risk alıyorsunuz” dediler. Sonra olumlu oy kullandılar, oybirliğiyle geçti. Biz orada ne yaptık biliyor musunuz? Bütün sistemi kontrolümüze aldık. “Bilmem ne hattında çalışıyorum, 100 TL kazanıyorum. Bilmem ne hattında çalışıyorum, hiç kazanmıyorum” diyenlere şunu söyledik. “100 TL kazanmak da yok, hiç kazanmamak da yok.” Ortak bir akılla, tek bir gelir kazanç sistemi oluşturarak, bütün Halk Otobüsleri’ni kiralama modelini üstümüze aldık. Artık tek renk olacak, şoförleri bizim şoförlerimiz olacak. Tabii ki onların bize teslim edeceği insanlar da olacak. Kimseyi mağdur etmeyen, tek sistemden işleyen bir model olacak. Yok, “Halk Otobüsü şunu yaptı”. Yok, “O bizim otobüsümüz değil, bu bizim otobüsümüz” bahanesini de ortaya koyamayacak İBB. Eşitlikçi, âdil bir model. Taksiciliği de böyle yapacağız. Türkiye’de üretilen yerli taksiyi de alacağız. Onlarla özel bir model geliştireceğiz. Hatta “Yetişirse yeni yerli araç modelinden alacağız” dedik. Çok zamanımızı aldı bu konu, ama burada çok yaralıyım. Taksi aşağı, taksi yukarı. Taksi de, taksi plakası da, İstanbul halkından ve İstanbul halkının itibarından daha önemli değil. Tekrar ediyorum: Taksi plakası ve o teneke, yani araba, İstanbul halkından ve İstanbul halkının itibarından daha önemli değil. O teneke parçasına itibarlı diye bakan 100, 200 kişiye –ya da kaç kişiyse artık– kulak verenlerin, halk önünde hesap vermelerini sağlayacak bu Ekrem İmamoğlu, bunu unutmasınlar. Bu konuda kararlıyım.

Çakır: En çok sorulan bir diğer soru da, meydanlar projesi ve halk oylaması. Orada çok detay sorular da var, ama onlara girmeyelim isterseniz. Bu projenin bayağı bir ilgi gördüğünü duyuyorum. Nasıl olacak bu? Yani vatandaşın en çok oy verdiği projeyi siz alıp hemen uygulamaya mı geçeceksiniz? Yoksa ardından, sizin de birtakım fikirleriniz olacak mı?

İmamoğlu: Bu yarışmanın bir yönetmeliği var. Bu yarışmalar, yaklaşık 5-6 ay önceden çalışmaya başlamış, hangi usûllerle yarışmaya çıkıldığı orada tariflenmiştir. Bunun jüri aşaması var. Kurum aşaması var, bir de halk aşaması var. Günün sonunda farklı farklı statülerle tanımlanan yarışmalar var. Bazı yarışmalarda, üçünün de oyu göz önüne alınarak karar verilecek. Bazı yarışmalarda sadece jüriye sorulacak. Bazı yarışmalarda, halkın da karar verdiği yarışmalar olacak — ki bugüne kadar kent mobilyaları ile ilgili bu tür birkaç yarışma da yapıldı. Bunu, şunun için söylüyorum: Biz, maksimum düzeyde katılımcılıkla, doğru bir yol haritası çizmek istedik. Ruşen Bey, aşamalarını tek tek takip ettiğim bir belediye başkanı olarak, inanın o kadar mutluyum ki. İstanbul adına, o kadar üretken, pırıl pırıl mimarlarımız, mühendislerimiz, şehir plancılarımız, çevre mühendislerimiz, aklınıza gelebilecek meslek dallarında müthiş yetenekli insanlarla karşılaştık. Projeler şu anda halk oylamasına sunuldu. Salacak, Taksim ve Bakırköy meydanları için oylama süreci devam ediyor. Neredeyse 250 bin insan oy kullandı. Bu, dünya tarihinde az rastlanır bir katılımcılık modelidir. Ne kadar doğru bir iş yaptığımızı görüyoruz. Dört günde bu sayıya ulaştık. 12 Kasım’a kadar bu oylama sürecek. Onun için, hem o yönetmeliklere göre, hem de halkın katılımıyla desteklenecek modellerle, şehrimiz ve meydanlarımız adına en doğru kararı vereceğiz. Bu kadar büyük destek ve katkı alan, bu kadar büyük katılım gösterilen süreçlerden sonra, umuyorum, basit, engebeli koşularda ayağımıza çelme takılmadan, imalat sürecine de başlayacağız.

Çakır: Ekrem Bey, biraz da siyaset konuşalım. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul İl Başkanı iken, ben de gençten biraz hallice bir gazeteciyken, Refah Partisi’ni çok az sayıda gazeteci takip ederdi. Ben, o zaman ilk kazandıkları belediyelere gittim. O tarihlerde, 94 seçimi öncesinde, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” sloganı vardı. Erdoğan o sloganı hep tekrarladı. Ve 25 yıl sonra, siz, İstanbul’u Erdoğan’ın elinden aldınız. Tabii en son belediye başkanı Erdoğan değildi, ama siz 25 yıllık bir geleneği elinden aldınız. Hatta son seçimde, benim de katıldığım bir yoruma göre, siz Binali Yıldırım’la değil, aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yarıştınız. Şimdi aynı mottoyu Ekrem İmamoğlu için kullanmak isteyen çok kişi var. Yani o süreci, “İstanbul Türkiye’dir” ve tabii ki cumhurbaşkanı adaylığı konusunu. Bunu size hep soruyorlar, siz de hep kaçamak cevaplar veriyorsunuz. Bir de ben şansımı deneyeyim.

İmamoğlu: Ruşen Bey, benim cevap verme biçimim, bir gazeteci bakışıyla size kaçamak gelebilir. Ama aslında ben, bir belediye başkanı olarak, tam da net cevap verdiğimi düşünüyorum. Şu bakış açısı doğru: İstanbul gerçekten, hizmeti ile dünyanın en etkin kenti. Siz böyle bir kentte iyi hizmet ederseniz, sizin anlayışınız, sizin prensipleriniz ve demokrasi adına, hizmet adına, şehircilik adına, üretim adına, işsizlikle mücadele adına, adalet adına anlayışınız, Türkiye’de de yetkin bir güç haline gelir. Benim baktığım pencere bu. 

20-25 yıl önce, Sayın Cumhurbaşkanı bu sözü söylerken, kendisi için söylediyse onu bilemem. Ama anlayışı için söylediyse, kendi siyasî bakışı için söylediyse bence mâkul karşılanabilir. Ben işin o tarafındayım. Dolayısıyla, İstanbul’a ve Türkiye’nin diğer büyük şehirlerine gerçekten iyi hizmet eden anlayış, büyük bir sorumluluğa sahip. Biz bu sorumluluğun altından kalktığımızda Türkiye’de çok şeyin değişeceğini biliyoruz. 

Bakın Ruşen Bey, bir şey söyleyeyim: Türkiye’de değişim başlamıştır aslında. Hatırlatması bana da zül geliyor, ama hatırlatayım: 6 Mayıs 2019 tarihini hatırlıyorsunuz. 6 Mayıs gününden bugüne, hesapladım, 534 gün geçti. 6 Mayıs’ta ne dediler? “Seçim iptal oldu, çünkü çaldılar.” Hatırlıyorsunuz değil mi? 

Çakır: Evet, çok iyi hatırlıyorum. 

İmamoğlu: Kim çaldı? Kim hapiste yattı? Kim suçluydu? Türkiye’de zaten artık çok şey değişmeye başladı. Biz onun hizmet tarafındayız. Belediyeleri iyi yöneterek, halkın parasını gerçek hizmetlere, doğru hizmetlere yönlendirerek, halkın hakkını savunarak, biz anlayış olarak, ittifak ruhu olarak, İstanbul İttifakı, Millet İttifakı ruhu olarak, Türkiye’nin geleceğine talip olan anlayışın bireyleriyiz. “İstanbul iyi yönetilirse Türkiye değişir. İstanbul’u kazanan o zaman Türkiye’yi kazanır” anlayışına ben de katılıyorum. Ama kişisel olarak değil, tamamen kavramsal olarak. 

Çakır: Peki efendim, bu 25 yılın hesaplaşmasını merak edenler var, isteyenler de var biliyorsunuz. Bildiğim kadarıyla, şu âna kadar, siz İstanbul Belediyesi olarak, geriye dönük bir suç duyurusu yapmadınız. Bir ara araçlar Yenikapı’da toplandı; ama onun ötesinde, sanki siz bunu bir strateji olarak benimsemişsiniz gibi bir algı var. Doğru mu bu? Geçmiş 25 yıl, ya da son 5 yıl diyelim, Belediye’nin imkânlarının israfı da olabilir, suiistimali de olabilir. Böyle şeyler hiç söz konusu olmuyor mu, olmayacak mı? 

İmamoğlu: Ruşen Bey, süreç devam ediyor. Soruşturma süreci içinde olan konularımız var. Tespit aşamasında olan bazı konularımız var. Bazı konuların, etik olarak açıklanması tamam, ama bunun bir suç teşekkülü olarak açıklanması ile ilgili engeller var. Yani biz diyoruz ki: “Bir senede 40 milyona yakın bir para, medya kanallarına savrulmuş.’’ Ya da “Bir dizi-filme 25 milyon kaynak sağlanmış.” Şimdi buna yönetim kurulu kararı alabilirsiniz, şirketten ödeme yapabilirsiniz, bunların hepsi kanuna uygun yapılabilir. Suç teşkil etmez, ama milletin vicdanında bu tür açıkladığımız bir sürü konu var. Araç meselesi dediniz veya buna benzer meseleler… Bütün bunlar ve buna benzer konularla ilgili süreçler devam ediyor, soruşturması devam eden süreçler var. Yani şunu yapmak istemiyorum: Bir şeyi tespit eder etmez savcılığa suç duyurusunda bulunmak, oraya bir dosya daha, bir dosya daha eklemek değil, kendi bünyemizde bunun hukuksal süreçlerini tamamladıktan sonra, farklı bir yöntemle yürümekle alâkalı bir yöntemim var. Evet, bu benim tarzım. Elbette bir devr-i sâbık peşinde koşmuyoruz. Ama bir yandan iş yaparken, bir yandan da bu süreçlerin yürümesi ile ilgili hassas, titiz bir süreç yönetiyoruz. Zaman içinde bunu görecekler. Bunun toplumsal anlamda karşılığını da hissedecekler. Bizi yargılayanlar var. Hatta kendi siyasî görüşümden, bize parmağını gösterip suçlayanlar da var, bunları da biliyorum. Ben Beylikdüzü’nde de 5 yıl belediye başkanlığı yaptım. Hesap sorulması gereken noktaları iyi tespit ettim. Zamanı geldiğinde hesap sordum; zamanı geldiğinde hizmetimizi yaptık. Yüzde 30 ile devraldığımız ilçede, son seçimde, vatandaşımın, hemşerimin yüzde 62 desteğini aldım. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, lütfen sabretsinler. Hukuktan, adaletten asla ayrılmayacağımızı da unutmasınlar. 

Ha, bir yanıyla şöyle bir meşguliyetimiz de yok değil yani: Benim 5 yılımı tekrar soruşturuyorlar. Tekrar savcılığa suç duyurusunda bulunuluyor, tekrar hakkımda soruşturma izni veriliyor. Bunlarla da mücadele ediyorum. Hepsinin de kararları inşallah yakında gelir. O bakımdan, hem o tarafa, hem bu tarafa, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Kimse bizim kararlılığımızdan ve asla vazgeçmeyeceğimiz prensiplerimizden tereddüt etmesin. 

Çakır: Son olarak salgını sormak istiyorum. Biliyorsunuz sizinle salgının ilk günlerinde kısa bir yayın yapmıştık; siz çok dertliydiniz: Ankara’nın yeterince tedbir almadığı konusunda ve sokağa çıkma kısıtlamaları ile ilgili talepleriniz vardı. Aradan bayağı bir zaman geçti ve hem Türkiye, özel olarak da İstanbul, salgından çok ciddi biçimde etkilenmeye devam ediyor. Ama hayat neredeyse tam anlamıyla normale dönmüş durumda. Ne olacak bu iş? Sizin Türkiye için, ama özellikle İstanbul için öneriniz nedir salgın konusunda? Artık okullar da kademe kademe açılıyor; üniversitelerde de yüz yüze eğitim söz konusu; işyerleri çalışıyor vs.. Neredeyse maske takan insanlar, eski hayatı sürdürüyor gibi bir görüntü var ortada. 

İmamoğlu: Şöyle bir gerçeklik var ki pandemi ile hepimiz ilk defa yüzleşiyoruz. Her kurumun eksiği olabilir. Biz de zamanında ilk sinyalleri vermeye başlayıp, “Hızlıca tedbir almalıyız” dediğimizde, bazı medya kurumları bizi, toplumu infiale uğratmakla suçladılar. Ama o günden bugüne kararlı tutumlarımızla yolumuza devam ettik. Her konuda da uyarmaya çalıştık. Öncelikle şeffaflık çok önemli bir unsur. Yani süreci, özellikle kurumlar arası şeffaflıkla yürütmelisiniz ve çok tutarlı davranmalısınız. Yani bir hafta sonu, “gösteri yasak” deyip, bir gün sonra siyasî bir gösteri var diye onu iki gün uzatırsanız, samimiyetinizden herkes kuşku duyar. Bu tür konularda da muazzam bir işbirliği gerekir. Hem bütçeyi yönetmekte, hem işbirliği yapmakta, beraber hareket etmekte, yardımlaşmadan tutun da, insanların sağlığı ile ilgili tedbirlerde … Bu işin partisi mi olur Allah aşkına? Ama bu dayanışma ruhunu biz çok fazla hissedemedik, açık söyleyeyim. Son bir, bir buçuk aydır, bu daha iyi noktalara evrildi. Ama karar alma noktasında ortak akılla mı yürünüyor? Açıkçası şüphelerim, endişelerim var. Son bir iki haftadır tartışılan bazı konularda da, ne yazık ki ortak akılla hareket edemiyoruz. Burada esas olan şu: Dünya da bunu keşfetmiş zaten. Hasta olan, hastalığı tespit edilen insanların kesinlikle toplumdan izole edilmesi; buna dönük teknolojinin kullanılması; karantina süreçlerinin yönetilmesi ve buna dair tedbirlerin maksimum düzeyde alınması. Bunun dışında toplumsal vakalar var, okul meselesi var. Her meselede dönüp iktidarı suçlamak da doğru değil. 

Bugün gerçekten bazı konularda hepimiz zorlanıyoruz. Otobüs meselesinde zorlanıyoruz. Mesela otobüs konusunda, yukarıdan aşağı epeyce çalıştık; bir mesai düzenlemesi yaptık. Bunun kabul edilmesiyle saat aralıklarının rahatlayacağını, yoğunluğun güne yayılacağını ve otobüslerde, metrolarda kurallara daha uygun taşımacılık yapılacağını konuştuk. Ama bizim mesai ile çalışmamızın en fazla yüzde 10’u, 20’si devreye sokuldu, diğeri sokulmadı. Ben bunda yetkili değilim. Bunları konuştuk, bu sunumları yaptık veya buna benzer konuları konuştuk. Bekliyoruz. 

Onun için, ben olsam, bu işin merkezine, İstanbul’un kendi yerel unsurlarını yetkili kılar, sağlıkla ilgili birtakım temel prensipleri olgunlaştırdıktan sonra, orada ortak akla bırakırdım. Ama buradaki ortak akıl bir yere kadar geliyor, sonra başka yerlere soruluyor. O başka yerler, kendilerince… Bakın, burada kötü niyet sorgulaması da yapmıyorum. Ankara’dan her yere bakamazsınız. Bu işin Gaziantep’i farklıdır, Rize’si farklıdır, İstanbul’u farklıdır, Adana’sı farklıdır. Böyle bir sistemi yönetirken bölgesel kararlar alınsa, bu anlamda daha tutarlı hareketler ortaya koyulsa, ortak akıl hâkim kılınsa, sağlıkçıların işi rahatlatıldığında, biz daha başarılı oluruz diye düşünüyorum. Bu arayış içerisindeyiz. Bu süreci asla bir siyasî malzeme yapmamak adına hâlâ cümlelerimi dikkatli kullanıyorum. Hâlâ uyumlu yürüme konusunda hassasiyet gösteriyoruz, kaldı ki vazifemiz de bunu gerektiriyor. Umarım, kurallara uyan bir toplum oluruz. Umarım, kurallara uyulması konusunda alınması gereken kararlarda doğru işbirlikleri yaparız ve bu Kovid sürecini hep beraber atlatırız. 

Şu anda Türkiye’deki Kovid dalgalanmasına baktığınızda, özellikle teşhis konulan hastalar noktasında, gerçekten çok da belirgin olmayan bir istatistik modeli görüyoruz. Çok teknik ve bilimsel bir konu. Cumartesi günü, Büyükşehir Belediyesi bünyemizde kurduğumuz Bilim Kurulu raporumuzu tartışacağız. Bilim kurulumuzun özgün çalışmasını dinleyeceğim. Muhtemelen, Bilim Kurulu olarak da arkadaşlarımın açıklamaları olacak. Biz, İstanbul halkı adına, elimizden geleni, imkânlarımız dahilinde en iyisini yapmaya gayret ediyoruz. 

Çakır: Bu arada, Cem Yılmaz’ın, sağlık çalışanları için yapmayı düşündüğü etkinlik için, siz de Açıkhava Tiyatrosu’nu sundunuz bugün sosyal medyadan. O oluyor mu, bir noktaya vardı mı? 

İmamoğlu: Biz Cem Bey’e pasımızı attık. Sayın Bakanımızla da görüşmüş. Uygun gördüklerinde, sadece Açıkhava değil, bütün mekânlarımız Cem Bey’in tatlı diline feda olsun. Ve sadece İstanbul’da değil, bütün Türkiye’de canı pahasına mücadele veren sağlıkçılara feda olsun. Biz sağlıkçı dostlarımızdan razıyız, haklarını helâl etsinler. Bu süreçte hem konaklamalarında, hem ücretsiz toplu taşımadan faydalanmaları için, İstanbul halkı adına elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Birçok İSPARK hizmetlerini de sayabilirim. Bu anlamda, Cem Yılmaz’ın bu hassas duruşunu alkışlıyoruz, yanındayız, kendisinden haber bekliyoruz. 

Çakır: Efendim, sağolun. Bir saati aştık, güzel bir yayın oldu, çok teşekkür ediyoruz. İstanbul’u konuştuk, az buçuk da siyaseti konuştuk. Belki bir gün sadece siyaset konuşacağımız bir yayın yaparız. Siz siyaseti göstermemeye çalışıyorsunuz, ama çok iyi bilen birisiniz; zaten son seçim sonuçları da bunu gösterdi. Medyascope olarak ve izleyiciler adına size çok teşekkür ediyoruz. Kolay gelsin, iyi akşamlar. 

İmamoğlu: Teşekkür ederim yayın için. Herkese selamlar. 

Çakır: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu, bu haftanın konuğu idi. Kendisi ile bir saati aşkın, birçok şeyi konuştuk. Kendisine çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkürler. İyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus