Siz kimsiniz? Çoğulcu musunuz, çoğunlukçu mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP Gençlik Kolları’nın “Sen kimsin!” videosu salı günkü yayında ele aldığımız gibi, AKP’nin 18 yıllık iktidarında kültürel ve fikri anlamda pek bir mesafe katedemediğini gösterdiği gibi, ülkeyi yöneten “çoğunlukçu” zihniyeti de açığa çıkarıyor. Sayıca çok olanın her şeyi aldığı, az olanın kendine verilenle yetindiği bir sisteme demokrasi denebilir mi?

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler, AKP Gençlik Kolları’nın “Sen kimsin?” videosu hâlâ azalarak da olsa konuşulmaya devam ediyor. Ben de bununla ilgili bir şeyler söyledim. Özellikle Erdoğan’ın fikrî iktidarı oluşturamamaları çıkışının ardından, salı günkü yayında bunu ele aldım. Ve bu videonun da zaten fikrî iktidarı ele alamamanın bir kanıtı olduğunu, ele alamayacağının da bir kanıtı olduğunu söyledim. Birçok şeyi tekrarlamaya gerek yok; ama baştan bir kere, “Sen kimsin?” diye sorulduğu zaman, bir samimiyet varmış gibi gözüküyor, ama aslında bir iticilik var, bir yukarıdan bakma var. Hele bir de bunu Erdoğan’ın çoklukla dilimize soktuğu, o kızdığı zaman, içeride rakiplerine, dışarıda birtakım hoşlanmadığı devlet adamlarına, “Ey Macron! Sen kimsin?” gibi “Ey!”lerle başlayan, zaten herhalde başlığı koyarken de gençlik kolları başkanı ya da kim hazırladıysa herhalde orada da Erdoğan’a bir gönderme yapmak istemişlerdir. 

Bu “sen” kullanımının böyle bir yerde kullanımının iyi bir şey olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Özellikle gençlere yönelik olduğu için bir samimiyet arayışı olabilir; ama bence orada bir tepeden bakma yönü çok daha kuvvetli. Aslında bu video bir şeyin dışavurumu. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının dışavurumu. O da toplumu kimlikler üzerinden inşa etmek. Kimliğini de esas olarak tarihte aramak ve çoğunlukta aramak. Şimdi orada da görüyoruz: Türkiye esas olarak Sünni Türk bir ülke. Halbuki biliyoruz ki Türkiye’de Sünni olmayanlar var. Hatta Sünni’nin de ötesinde, Hanefi Türk bir ülke; bu anlatı, bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan bu Sünni Türkler. Bir de sayıca çok olmasa bile egemenlik anlamında erkekler. Bunu sonra daha çoğaltabiliriz. Cinsel yönelim anlamında heteroseksüeller vs. diye uzatabiliriz. Bu çoğunlukçu bakış açısının aslında AKP iktidarının özellikle son yıllarının en temel ögesi olduğu kanısındayım. Ve buradan MHP ile ittifakı da bu anlamda kolaylıkla kurabildikleri kanısındayım. 

Burada şöyle bir perspektif var. Bir tarih anlatısı üzerinden bir ülke tasavvuru var ve bu ülkede bir ağırlık var; Türklük var, başka şeyler var, İslam var, hatta İslam içerisinde Sünnilik var. Bunu çoğunluğu oluşturan kesimlerin hak ettiği bir ülke. Onun dışındakilerin de ancak oraya saygı gösterdikleri, çoğunluğa saygı gösterdikleri ölçüde belli bir yerlerinin olduğu bir ülke. Böyle bir tasavvur var. Bir zamanlar, daha Alparslan Türkeş sağ iken çok gündemde olan, “Ya sev ya terk et!” sözü vardı. Bugün hâlâ kullanılıyor, ama eskisi kadar yoğun bir şekilde kullanılmıyor. Ya da yine o tarihlerde Türkiye’yi farklılıklarıyla beraber çoğul kimlikleriyle, tabii ki esas olarak Kürt sorunu üzerinden mozaik benzetmesi çok sık yapılırken, Türkeş’in o tarihlerde söylediği, “Ne mozaiği ulan!” diye bir çıkışı vardı. Mozaiğin de kabullenilmemesi meselesi var. Bunun günümüzde hâlâ çok ciddi bir şekilde tezahürleri var. Tabii ki esas olarak Kürt meselesinde, ama sadece olay Kürt meselesinden ibaret değil. Dolayısıyla, “Sen kimsin?” sorusunu, öncelikle “Siz kimsiniz?” diye sorarak düzeltmek lâzım. Ve burada insanlara kimliklerini değil, kimliklere bakışlarını sormak lâzım bana göre. O da kimliklere bakışta çoğunlukçu bir bakış mı yoksa çoğulcu bir bakış mı?

Çoğunlukçu bakışta gidildiği zaman, kimlik politikalarıyla kimlikleri yarıştırdığınız zaman, eninde sonunda iş “Kim daha güçlü, kuvvetli? Kim daha geniş bir yer alanı kuşatıyor?” olayına gidiyor. Ve dolayısıyla baktığımız zaman, Türk, Kürt ya da başka etnisitelerle bakıldığı zaman, çoğunluk kimdeyse; din açısından bakıldığı zaman, hangi dinde çoğunluk varsa, ya da mezheplere bakıldığı zaman hangi mezhepte çoğunluk varsaya kadar gidiyor. Ve dayatılan aslında hâkim olan, daha doğrusu devletin yönetimine hâkim olan ve devletin denetlediği bütün alanlarda başta medya olmak üzere devlet dairelerinde kadro istihdam edilirken, hele şimdi yazılı sınavlar değil de mülâkatların öne çıktığı bir yerde, çoğunluk olanın kayırılıp gözetildiği bir ortamda, sayıca az olanların geri plana itildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu aslında çok riskli bir dönem; bir arada yaşamayı, kardeşçe barış içerisinde bir arada yaşamayı çok zorlaştıran bir dönem. Burada kimlik meselesine bakıldığı zaman işte orada en büyük fark çıkıyor.

Çoğunlukçu musunuz çoğulcu musunuz? Çoğunlukçu demokrasi diye bir kavram var. Bu aslında demokrasinin özüne aykırı bir kavram. Bu aslında sadece sandığın olduğu, sandıkta kim bir fazla oy elde ederse onun her dediğinin olduğu anlayış — ki bu aslında demokrasi değil. Çoğulcu demokrasi lâfı çok kullanılıyor. Aslında demokrasinin kendisi çoğulcu olmak durumunda. Çoğulcu olmayan, çoğunluğun haklarını gözetme üzerine inşa edilen bir şeye demokrasi demek bana çok inandırıcı gelmiyor. Ama bize dayatılan bu. Erdoğan’ın başkanlık sistemini Türkiye’ye dayatmasının nedeni bu. Ama şöyle bir olay yaşanıyor; şimdi yaşandığı gibi: Bir yerde çoğunluk sizde olduğu zaman, onu öne çıkarttığınız zaman, sayıca çoğunluktan düştüğünüz andan itibaren paniklemeye başlıyorsunuz. Bugünlerde yaşadığımız bu. Ve dolayısıyla burada bu paniği yaşarken önünüzde iki seçenek var. Çoğunlukçuluktan çıkıp tekrar çoğulcu bir perspektife yönelmek ya da ne yapıp ne edip çoğunluğu tekrardan sağlamak. Şu anda Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin yapmaya çalıştıkları esas olarak bu. Çoğunluğu kaybetmiş olduklarını görüyorlar, hissediyorlar. Kamuoyu araştırmaları bunu söylüyor. Yapılacak ilk seçimde %50 +1 oy –bazıları karıştırıyor, 51 oy değil, oyların yarısından bir fazla oyu– alabilmek için, o çoğunluğu sağlayabilmek için yeterli güçleri olmadığı düşüncesiyle, başka partileri yanlarına çekmek ya da karşı tarafı dağıtmak gibi bir yola gidiyorlar. 

Halbuki çoğulcu bir perspektifte bakabilseydi Erdoğan… — ki AKP’nin ilk yıllarından bunun birtakım özelliklerini gördük, mesela partiye kendileri gibi olmayan insanları aldılar; kuruluşunda ve milletvekili listelerinde; ama sonra gördük ki bunlar aslında büyük ölçüde bir göz boyamaymış, vitrin düzenlemesiymiş; partiye alınan Alevi, sol kökenli milletvekillerin vb. çoğunun, merkez sağ partilerden gelenlerinin büyük bir kısmının belli bir süre sonra buradan uzaklaştığını ya da kalanların da eski kimliklerini inkâr ederek kaldıklarını yani çoğunluğa benzediklerini gördük. Orada kendi gerçek kimlikleriyle mesela gayrimüslim de vardı. En son geçenlerde hayatını kaybeden Markar Esayan gibi. Ama belli bir yerden sonra sosyal medyada takip ettiğiniz zaman Markar Esayan’ın tonu ve kullandığı dil ortalama bir Türk İslâmcısının, muhafazakârının kullandığı dilden çok da farklı olmamaya başlamıştı. Böyle bir şeyi kabul ettiğiniz zaman, sayıca az olan yerden gelseniz dahi, eğer çoğunluğun çizdiği sınırları kabul ederseniz sizi benimseyen bir yapı söz konusu. Ve bu yapı tabii ki doğal olarak kaçınılmaz bir şekilde otoriterliğe doğru yöneliyor. Çünkü sayıca az olanlar haklarını talep ediyorlar, kendilerine daha geniş alanlar tanınmasını talep ediyorlar. Ve bunlar verilmiyor, verilmek istenmiyor. Ve bastırılmaya çalışılıyor. 

Kimlikler meselesi, özellikle duvarın yıkılmasından sonra diyelim, yani komünist sistemin çözülmesinden sonra dünyanın birçok yerinde Türkiye dahil olmak üzere iyice ortaya çıktı. Geçenlerde Bekir Ağırdır’la son kitabı üzerine yaptığımız söyleşide de bu konuyu çok ciddi bir şekilde ele aldık. Kimliklerin varlığı bir gerçeklik, ama kimlik yarıştırarak bir ülkenin yol alması mümkün değil. Kimlik yarıştırmanın yolu da bir kalitede değil kantitede, yani nitelikte değil nicelikte aranıyor tabii ki. Kim daha çoksa. Yani kafa sayımı, kelle sayımı diyelim, hadi kabalaştıralım, kim çoksa haklar onun elinde toplanıyor ve sayıca az olana onun bahşettikleri ile yetinmesi telkin ediliyor. Onun dışına çıkanlar çıkmak isteyenler bölücü vs. olarak tanımlanıyor. İktidarın benimsediği ve topluma dayatmak istediği perspektif bu. Bütün anlatıları onun üzerine kurulu. Türkiye’ye hâkim olan çoğunluğun renklerini her yere taşımaya çalışıyorlar, ama sadece sayıca fazla olmanın yetmediği aşikâr olduğu için, bu çoğunluktan, bu nicelikten çok da verimli bir nitelik çıkmıyor. Buna karşılık, muhalefet de tam olarak çoğulculuğu benimseyebilmiş değil bana göre. Bir zamanlar CHP’de şöyle bir yaklaşım vardı — Deniz Baykal bunu bayağı bir yapıyordu, daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’da denedi: Partiye değişik kesimlerden isimler almak ve onları monte etmek. Tıpkı AKP’nin ilk yıllarında yaptığı gibi yani CHP’yi ortanın solu bir partiden ziyade yani ortanın solunda bilinen öyle kabul edilen bir partiye merkez sağdan, hatta özellikle Kürt ve İslâmî hareketten de tek tük isimler katarak bir kitle partisi havası vermek, yani ideolojik olmadığı havası vermek gibi bir yaklaşım vardı. Ama bunda çok başarılı olamadı. 

Deniz Baykal’ın yaptıkları hele hiç etkili olmadı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kısmen bunu başarabildiğini düşünüyorum. İki tane örnek var. Partinin çok geleneksel CHP’lilerinin pek hazzetmediklerini bildiğim bir Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekâroğlu örnekleri var. Uzun bir süredir Kemal Kılıçdaroğlu’nun gayretleriyle bir yerleri var. Ve zaman zaman çok da etkili olabiliyorlar. CHP’nin başka yerlere ulaşmasında katkıları oluyor. Ama Kılıçdaroğlu son dönemde özellikle seçim ittifaklarının anayasal olarak mümkün olmasıyla beraber başka bir şeyi denedi. Yapmacık bir çoğulluğu CHP’nin içerisine taşımak yerine, çoğulluğu sahici bir şekilde, ittifakta bir çoğulluk yaratmaya çalıştı — ki CHP’nin taşıyıcılığında Millet İttifakı bunu büyük ölçüde başardı. Saadet Partisi, İYİ Parti, Demokrat Parti ve CHP ile başladı. 31 Mart’ta Saadet Partisi kendi adaylarıyla girdi, ama İYİ Parti ve CHP açıkça, HDP de dolaylı bir şekilde bu ittifakın bir parçası oldu. 

Ve zaten ne zamandır Türkiye artık bu çoğulcu ittifakı tartışıyor. Ve bu çoğulcu ittifak sadece Cumhur İttifakı’nı matematik olarak, rakam olarak, oy oranı olarak tehdit ettiği için değil, aynı zamanda çoğulcu bir yapı olduğu için rahatsız ediyor. Yani orada HDP’yi bir şekilde oradan koparmaya çalışmak ya da HDP bahanesiyle İYİ Parti’yi oradan koparmaya çalışmanın tabii ki esas amacı o %50+1 oyu temin etmek. Ama böyle bir çoğulcu ittifakın varlığı AKP’nin MHP ile kurduğu ittifakın meşruiyetini çok ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Tabii ki esas olarak oy açısından karşılar. Ama bu görüntüsünden, bu duruşundan, böyle bir alternatif oluşturmasından dolayı rahatsızlar. Bu rahatsızlığın karşılığını bir ölçüde buluyorlar. Yani Millet İttifakı’nı bozma yolundaki çabalarının yer yer etkili olabileceğinin işaretlerini alıyoruz. Özellikle son dönemde İYİ Parti içerisinde çıkan tartışmalarda. İYİ Parti içerisinde çıkan tartışmaların da esas olarak kendi içindeki çoğulluğu üzerinden çıktığını görüyoruz. Yani İYİ Parti’yi farklı farklı açılardan tek sesli bir parti yapmak isteyenlerin çoğulluktan, parti içerisindeki farklı kesimlerden insanların bulunmasından duyduğu bir rahatsızlık var. Ama bir diğer rahatsızlık da –ki Ümit Özdağ bunu alenen dile getirdi– İYİ Parti’nin HDP ile özellikle yan yana görünme ihtimalinden şikâyetçi; yani Millet İttifakı’nın çoğulluğundan şikâyetçi. HDP’yi dışlayıcı. “HDP’yi dışlamak diye bir şey kesinlikle yok” diyeceklerdir, ama bence kesinlikle öyle. 

HDP’yi dışladığınız zaman ne diyeceksiniz? “Biz Kürtlere değil teröre karşıyız” söyleminin artık pek bir etkisi yok. Dolayısıyla burada muhalefet kendi içerisindeki çoğulluğu korur ve güçlendirirse, işte o zaman gerçek bir alternatif olabilir. Yani buradaki muhalefet ittifakının sadece sandık için bir ittifak değil, aynı zamanda ülkenin yönetimi için, ülkenin yeniden yapılandırılması için, ülkede çoğunluk olanın her şeyi aldığı ve sayıca az olanın kaderine razı olduğu bir Türkiye anlayışından çıkılmasını esas alarak bir alternatif oluşturabilir. Burada da tabii ki sorun şu: Çoğulluğu sayıca az olanların savunması çok doğal bir şey; çünkü sayıca yüksek olmadıkları için, iktidara tek başlarına gelemedikleri için tabii ki doğal olarak çoğulluğu savunacaklardır. Burada esas olan, sayıca çok olan kesimlerden gelenlerin çoğulluğu savunabilmesi. Konuyla alâkasız gibi görünebilir, ama hatırlayın: Amerika Birleşik Devletleri’nde ya da Güney Afrika’da yakın tarihte ırkçılığa karşı mücadelede belgeseller haber dosyaları görmüşüzdür. Orada yürüyüşler olur. Siyahîler bir şeyi protesto ederler ve içlerinde üç dört tane beyaz vardır, hemen gözümüz o beyazlara takılır. O beyazların orada varlığı o yürüyüşlerin başarısının işaretidir. Çünkü beyazlar bir şeylerden feragat ederek kendileri gibi olmayan, kendilerine kıyasla zayıf güçsüz olanların yanında saf tutmuşlardır. Onların hakları için diğerkâm bir tavır göstermişlerdir. Oralardan başarı çıkmıştır. Güney Afrika, ABD ve dünyanın birçok yerindeki örneklerde ve Türkiye’de de Kürt sorununun çözümü, Kürt olmayanların Kürtlerin hakkını savunmasıyla esas olarak mümkün olabilecek. Tabii ki Kürtler haklarını isteyecekler, ama Kürt olmayanların da, bu hakların verilmesinden yana ne kadar çok Kürt olmayan vatandaş yer alırsa, bu olay o kadar kolay çözülebilecek. 

Dolayısıyla şu anda Türkiye’de yaşanan mesele esas olarak bence çoğunlukçulukla çoğulculuk arasındaki bir mesele; esas kavga bu. Dolayısıyla “Sen kimsin?” diye sordukları zaman, insanları çoğunluğa davet ediyorlar. Oradan olmasalar da, Türk olmasalar da Türk gibi görünmeye Sünni olmasalar da Sünni gibi görünmeye, ya da diyelim ki Alevi, diyelim ki gayrimüslim, diyelim ki Kürt, onların makbulünden olanları telkin ediyorlar. Makbul Kürt, makbul Alevi, makbul Ermeni, makbul Yahudi gibi çoğaltabiliriz. Makbul LGBT-İ aşamasına henüz gelebilmiş değiller. Orada hâlâ ürkekliklerini aşabilmiş değiller. Öyle bir mesele var. Ama belli bir aşamadan sonra öyle de kullanabilirler. 

Yani bu nedir? Siz Ermeni, Alevi, Kürt olabilirsiz, hani Erdoğan’ın bazı videolarında var ya: “Şuraya birkaç tane Kürt ya da kadın alalım sahneye”. Niçin alıyorsunuz? Kadın kimliğini öne çıkardıkları için değil, kadın oldukları için alıyorsunuz. Ama o kadınlar kadın kimliklerini öne çıkardığı zaman, o Aleviler ya da Kürtler kendi kimliklerine sahip çıktıkları zaman işleri zorlaşıyor. Ne yapılıyor? Mesela Kürt meselesi tartışıldığı zaman, o kadar Kürt milletvekili, bakan, başbakan vs. oldu ya da o kadar Alevi meselesi tartışıldığı zaman, öyle bir savunma refleksi geliyor çoğunluk olanlardan. Ama sorduğunuz zaman, bu Alevi ya da Kürt, gayrimüslim kişi bu kimliğini açıkça dile getirebildi mi? O işlerini yaparken, o görevlerdeyken dile getirebildi mi? O içinde bulunduğu sayıca az grubun haklarını dile getirebildi mi? Hakları için mücadele edebildi mi? Etmeye kalktıysa başına neler geldiğini sorduğunuz zaman, tabii ki orada bütün sigortalar atıveriyor. Evet, çoğunlukçu musunuz? Zor olduğunun farkındayım. Çoğulcu musunuz? Ben çoğulcu olmaya çalışıyorum, umarım başarıyorumdur. Herkese de bunu tavsiye ederim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus