Fransa’da yaşananlara Fransız kalma lüksümüz var mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransa’da önce 16 Ekim’de Paris yakınlarındaki Yvelines kentinde Samuel Paty adlı lise öğretmeni Çeçen asıllı bir genç tarafından kafası kesilerek öldürüldü. 29 Ekim sabahı ise Nice’te bir kiliseye giren Tunuslu bir saldırgan ikisi kadın üç kişiyi bıçakla öldürdü. Bu saldırılar İslamiyet ve Müslümanları terör ile eşleştirme eğilimini bir kez daha güçlendiriyor ve Fransa’da bu eksendeki tartışmaları şiddetlendiriyor. Bütün bunlar olurken Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında zaten var olan gerginlik iyice tırmanıyor. Bu durum, Türkiye ve Erdoğan’ı Batı’daki İslam tartışmalarının merkezine oturtuyor.

Bu yayında sözünü ettiğim Fatih Altaylı yazısı için tıklayınız.

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Türkiye depremi, İzmir’i konuşuyor, yaraların bir an önce sarılmasını temenni ediyor, bunun için uğraşıyor. Bir kere daha hayatını kaybedenlere rahmet diliyorum. Yakınlarına başsağlığı, yaralılara da âcil şifalar diliyorum. Ve yeniden yaşadığımız bu depremden ders alınmasını ve bir deprem bölgesi olan Türkiye’de her türlü hazırlığın yapılması için bir uyarıcı işlevi görmesini temenni ediyorum.

Bugün Fransa’dan bahsetmek istiyorum. Aslında Fransa’da ekim ayı içerisinde yaşanan iki büyük olay tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor; Türkiye’yi ve İslam dünyasını da yakından ilgilendiriyor. Hatırlanacak olursa, önce bir cuma günü, lise öğretmeni olan Samuel Paty okuldan çıkıp evine giderken evinin yakınında Çeçen asıllı bir genç tarafından boğazı kesilerek, hatta kafası kesilerek öldürüldü. O genç de polis tarafından vurularak öldürüldü. Bu büyük bir şok yaşattı Fransa’ya. Ama öğretmenin öldürülme nedeni, derste ifade özgürlüğünü anlatırken Charlie Hebdo’da çıkan Hz. Muhammed karikatürlerini göstermesi olduğu için tepkiler farklı oldu. Yani bir şekilde bunu çok da fazla kınamayan insanlar oldu; çünkü işin içerisinde Hz. Muhammed karikatürleri olduğu için, daha önce Charlie Hebdo baskınında da benzer bir şey olmuştu. Biraz tutuk kaldı tepkiler diyelim. Daha tartışmalı bir konu oldu. Ama tabii ki yaşanan olay çok büyük bir infial yarattı. Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İslam üzerine söylediği birtakım projeleri hayata geçirmesini hızlandırdı. Hatta bu nedenle birtakım mâlûm komplo teorileri devreye girdi — ki hiç inandırıcı olduğunu sanmıyorum.

Ama yine de bu tür olaylarda klasik olduğu gibi, bu tür terör faaliyetlerinden sonra hep olduğu gibi, genellikle failden çok mağdura yönelik, mağdurlara yönelik bir bakış olur. 11 Eylül’de, birçok olayda, aslında bunların kendileri tarafından yaptırıldığı îmâ edilir ya da açık açık söylenir. Her neyse, onun ardından 27 Ekim günü Nice şehrinde bir katedralde sabah saatlerinde başka bir saldırı oldu. Bu sefer, iki kadın ve bir erkek öldürüldü; bir kadının boğazı kesildi diğerleri de öldürüldü bir kişi tarafından; bu kişi de yaralı yakalandı. Kendisinin Fransa’ya İtalya üzerinden gelen bir Tunuslu genç olduğu saptandı. Bu iki olay birbirini andırıyor, ama birçok farklılık da içeriyor.

İlkinde, Fransa’da yaşayan bir genç söz konusu. İkincisinde, Fransa’ya dışarıdan gelen biri var; önce Tunus’tan İtalya’ya gidiyor; İtalya’da belli bir süre karantinada kaldıktan sonra Fransa’ya geçiyor ve Fransa’ya gelir gelmez katedralde –hatta tren garında görüntüleri var, belli bir süre garda oyalandıktan sonra doğrudan gara yakın olan kiliseye gelip– bu saldırıyı gerçekleştiriyor. İlkinde, acaba kendi başına mı hareket etti ya da çok küçük bir çevreyle mi hareket etti soruları sorulurken; burada daha örgütlü olma ihtimali yüksek; çünkü Tunus’tan kalkıp İtalya’ya geliyor, İtalya’dan Nice geliyor vs. Bu olayla, Fransa ve Batı’da zaten çok yaşanan, ama bir süredir dinmiş gibi gözüken terör saldırılarının yeni bir örneği olarak karşımıza çıktı. Ve Fransa zaten İslam konusunu tartışırken bu olayların peş peşe gelmesi işleri iyice karıştırdı.

Tüm Avrupa’da bu mülteci karşıtlığı, İslam karşıtlığı meselesi, özellikle sağ popülist liderlerin olduğu Orta-Avrupa ülkelerinde her geçen gün tırmanıyor. Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde de özellikle aşırı sağ partiler bu temayı çok fazla kullanıyorlar. Bunlardan endişe eden diğer merkezdeki hareketler de onlara uyum sağlamaya çalışıyorlar. Macron da bunlardan biri hâline geldi. O da kendi tabanının kaydığı düşüncesiyle aşırı sağın birtakım temalarına daha fazla yakınlaşır oldu. Her neyse, şu anda Fransa AB’nin en önemli iki ülkesinden birisi olduğu için, aynı zamanda Avrupa’nın gündeminde tekrar İslam ve terör birlikte güçlü bir şekilde telaffuz edilir oldu.

Daha önce de olmuştu Avrupa’da ve Fransa’da. Ama bu seferki olaylar daha tekil; bu eylemlerin failleri çok büyük silahlar kullanmadan, yani bomba ya da otomatik tüfekler, otomatik tabancalar kullanmadan bıçakla gerçekleştirdikleri için daha kolay eylemler bunlar. Bir ara, hatırlanacaktır, kamyonlar ya da araçlarla saldırılar oluyordu. Şimdi onlara da ihtiyaç duymadan bıçakla saldırılar öne çıkmaya başladı. Böyle bir ortamda Türkiye işin içerisine bir şekilde dahil oldu. Bu dahil olmanın nedeni de zaten öteden beri, bir süredir Doğu Akdeniz, Libya gibi konularda Türkiye ile Fransa arasında ve Erdoğan ile Macron arasında bir gerginliğin olması. Bu terör saldırıları vesile edilerek iki taraf da bu gerginliği daha da hızlandırdılar. Her iki tarafın da iç siyasî nedenlerle bu gerginliği istedikleri yorumları yapılıyor — doğru ya da yanlış.

Ama ortada çok ilginç bir durum var; onu önceki gün Fatih Altaylı HaberTürk’te dile getirmiş, benden önce davranmış: “Bu algıyı yakmak lâzım”; yıkmak dememiş de, yakmak demiş. Her neyse, o da diyor ki — okumak istiyorum, Türkiye üzerine adım adım ağ gibi örülen bir algıdan bahsediyor: “Türkiye bu algının oluşmasına bilerek ya da bilmeyerek destek oluyor. ‘Terörü destekleyen ülke’ algısı. Farklı İslamcı grupların Türkiye’de kendine güvenli bir ortam bulması. Avrupa’dan çıkartılmak istenen bazı radikal isimlerin Türkiye’den oturma izni talep etmesi ve Türkiye’nin bunlara yeşil ışık yakan ülke gibi görünmesi Türkiye’nin dünyadaki algısını bozuyor. Bunları yaptıkça istediğimiz kadar Avrupa’daki terör saldırılarını kınayalım, istediğimiz kadar terör ve İslam bir araya gelemez diyelim, istediğimiz kadar terörün her türlüsünü lanetleyelim sonuç değişmez.”

Burada Fatih Altaylı’nın referans verdiği olay, sosyal medyada yaşanan bir olay. İdriss Sihamedi adında, Fransa’da Baraka City adlı bir sivil toplum kuruluşunun başındaki kişi. Bu İslâmî bir kuruluş ve ilk saldırının ardından kapatılmış. İslâmcı teröre destek verdiği ya da onun lehine açıklamalar yaptığı gerekçelerle, terörle iltisaklı bulunduğu için kapatılmış. Ve bu kişi bir sosyal medyadan Erdoğan’ı mention’layarak, etiketleyerek Türkiye’den sığınma istedi. Kendisi ve ekibi adına sığınma istedi. Şimdi Fransa’da kapatılmış bir derneğin üst düzey yöneticisinin Türkiye’den sığınma istemesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da etiketlemesi başlı başına ilginç bir durum. Ve aslında Türkiye’nin çok da hayrına sayılamayacak bir durum. Ama ardından çok daha ilginç bir şey yaşandı. Göç idaresi, kayıtlı hesabından, yani onaylı hesabından, kendisine cevap verdi ve gerekli evrakları yollamaları hâlinde İstanbul’da havaalanına bu bilgilerin iletileceği şeklinde bir cevabı hızlı bir şekilde verdi. Yani o göç idaresi etiketlenmemişti, ama bunlar bu cevabı verdiler. Sonra ne oldu bilmiyorum, çok da önemli olduğunu sanmıyorum. Bu mesajlaşmalar başlı başına ilginç ve dikkat çekici bir durum.

Arada, biliyorsunuz Cumhurbaşkanı hakkında Charlie Hebdo’nun kapaktan yayınladığı karikatür var ve o karikatüre yönelik Türkiye’de birtakım resmî yetkili kişilerin kendi isimleriyle yaptıkları açıklamalar var. Bütün bunlar üst üste gelince Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler iyice gerginleşti. Şimdi depremle beraber birazcık yumuşama havasına girmiş olabilir; ama çok köklü bir olayda, Avrupa’nın göbeğinde tekrardan yaşanan, İslam ve Müslümanlarla teröristleri eşleştirme akımının ortasına Türkiye düşüverdi. Bilerek ya da bilmeyerek, çok da bilmeyerek olduğu kanısında değilim. Burada Türkiye’yi yönetenlerin böyle bir tercihi var. Ama burada dikkat çekici hususlardan birisi şu: Türkiye bu konuda yalnız. Yani yanında beraber hareket eden çok fazla devlet yok. Yani çok fazla diyorum ama, herhangi bir devlet var mı açıkçası çok emin değilim. Tabii ki Fransa’nın politikalarını eleştirenler vardır, Macron’u eleştirenler vardır; ama bu şekilde kolları sıvayarak aktif bir şekilde işe dahil olan var mıdır çok emin değilim.

Bu, olayın bir boyutu. Çok ciddi bir boyutu ve Fatih Altaylı’nın söylediklerini de hatırlarsak, bu bir algı ve bu algı bir kere oluştu mu kolay kolay bundan sıyrılmanız çok mümkün değil. Mesela Sudan üzerinde böyle bir algı vardı. Yıktılar diktatörü ve ondan sonra gelenler bu algıyı yıkmak için her türlü çabayı gösterdiler. Ve çok hızlı bir şekilde çok köklü değişiklikler yaptılar. Birtakım tazminatlar ödediler, açıklamalar yaptılar vs.. Ama hâlâ önlerinde yapacak çok şey var. Türkiye şimdi böyle bir sürece girmiş gibi duruyor. Olayın bir yönü bu. Diğer bir yönü de, bu tartışma, yani Macron’un politikaları Fransa’da çok ciddi eleştirilerle karşılaşıyor. İslam ve Müslümanlarla terörizmi eşleştirme çabaları, çalışmaları –ki devlet de buna bir şekilde tam olmasa bile zemin sağlıyor– buna karşı çok ciddi bir direnç de var.

Az sayıda da olsa, özellikle İslâm dünyasını yakından bilen birtakım araştırmacılar bu yaratılan havanın, ayrımcılığa hatta ırkçılığa varan bu çıkışların, Müslümanları dışlayıcı tutumların yanlış olduğunun altını ısrarla çiziyorlar. Öyle ki Fransa’da bir Milli Eğitim Bakanı, bu çevreleri, Fransa’da özellikle üniversitelerdeki İslamcı goşistler –solcu olarak çevrilebilir, ancak aşırı solcu gibi bir anlamı vardır, Fransa üniversitesinde aşırı solcu, “İslamofaşizm” diye bir laf var duymuşsunuzdur– bunun bir başka versiyonunu İslamo-goşizm olarak tanımladı ve açık bir cephe aldı. Buna karşılık da çok ciddi tepkiler var. Örneğin Le Monde’da, benim de yakından tanıdığım bir isim, Jean-François Bayart, Türkiye’yi de çok yakından bilir. Kendisinin bazı yazılarını da Medyascope’ta yayınlamıştık. O Le Monde’da bir makale yayınladı. Makale dün yayınlanmış. Başlığı: “Hoşunuza gitse de gitmese de, Fransız devletinde gerçekten bir islamofobi mevcut”. Bu islamofobi de ayrı bir tartışma biliyorsunuz. Çok hassas bir konu.

İslamofobi kavramı Türkiye’yi yönetenlerin de çok sevdikleri bir kavram. Özellikle Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın bunu çok sık söyler ve bu son süreçte de çok kullandı. Fransız aydınlarında da, İslam dünyasını bilen bazı aydınlarda da benzer yaklaşımların olduğunu görüyoruz. Çok ciddi bir kapışma var, içeride bir tartışma var. Ama bu tartışma yapılırken, hiç kimse terörü destekleyecek ya da meşrulaştıracak bir pozisyon almamaya dikkat ediyor. Şimdi, böyle bir tartışmanın olduğu ülkeye topyekûn bir yaklaşımla karşı durmak çok akıl kârı bir şey değil. Türkiye eğer bu konuyu hakikaten önemsiyorsa –ki önemsemesi lâzım– Türkiye’nin bu tartışmaya hâkim olması, iyice anlaması ve bu tartışmaya Türkiye olarak olumlu anlamda katkıda bulunması gerekir. Ama bunun yolu oradan ilk tweet atana, “Buyrun gelin, kapımız size sonuna kadar açıktır” demek değil. Bunun bambaşka bir yolu var; o da gerçekten Fransa’dan istediğiniz çoğulculuğu, entegrasyonu, anlayışı ve bir arada yaşamayı kendi coğrafyanızda hâkim kılmak.

Şu anda Türkiye’nin hiç kimseye kalkıp da, “Şu grupları dışlamayın, bu grupları dışlamayın” demeye çok fazla hakkının olduğu kanısında değilim. Türkiye’nin hakkı var da, Türkiye’yi yönetenlerin yok. Türkiye’de bir taraftan içeride siz bu kadar kutuplaşmayı tırmandırırken, her yerde bir çoğunlukçuluğu hâkim kılarken, sayıca az olanları hep geri plana iterken ve onlara bahşettiklerinizle yetinmelerini dayatırken, Fransa’da Müslümanlara karşı ayrımcı politikalara karşı durmanız çok fazla mümkün olmuyor. Yani sizin Fransa’da gerçek bir demokrasi, hak ve özgürlükler talep edebilmeniz için kendi ülkenizde bunların olabilmesi lâzım. Aksi takdirde Fransa’da içlerinde çok sayıda, yüz binlerce Türk’ün de olduğu, daha da genelleştirirsek Avrupa’da Batı’da yaşayan kendi hâlinde, demokrasiye temel hak ve özgürlüklere saygılı, bunlara sahip çıkan, bu bunları güçlendirmek isteyen Müslümanların değil, bu değerleri kendisine düşman bilen birtakım aşırıcılıkları, radikalleri diyelim, tercih etmiş görünürsünüz.

Çok ciddi bir sorunla karşı karşıya İslam dünyası, Batı dünyası. Jean-François Bayart’ın Le Monde’da çıkan sözünü ettiğim bu yazısında daha önceki bir saldırının ardından yazdığı bir makaleyi hatırlatıyor ve önümüzde şöyle bir tehlike var diyor: Bir tarafta Selefîler, bir tarafta aşırı laiklik vurgusu yapanların arasında kalacağız; böyle bir tehlike var diyor. Ve bu tehlike şu anda Avrupa’da yaşanıyor. Fransa’da yaşanıyor. Ve herkes pozisyonunu buna göre alıyor; ortada kalanları her iki taraf birden dışlamaya çalışıyor. Böyle bir kutuplaşmaya doğru gidiyor. İşte Türkiye, böyle bir kutuplaşmada; Fransa’da yaşanan, Batı’da yaşanacağı belli olan, adım adım zaten birçok yerde fiilen yaşandığını da söyleyebileceğimiz bu kutuplaşmada, o kutuplardan birisinin yanında görünmesiyle o algının esiri olabilir — işte, tekrar algı, çok sevdiğim bir lâf değil; ama burada çok uyuyor maalesef, kullanmak zorundayım. O algının esiri olabiliyorsunuz. Türkiye’nin bu görüntüden çıkabilmesi lâzım. Ama Erdoğan yönetiminin bu görüntüden çıkabileceklerini sanmıyorum. Çıkmaya çok fazla niyetli olup olmadıklarına da açıkçası emin değilim. Sonuçta Fransa’da yaşananlara ne kadar ilgisiz kalırsak kalalım, Fransa’da yaşananların faturasının en azından bir bölümü bizim önümüze de gelecek. Ve bu faturayı ödediğimizi bilmeden çok ağır bir şekilde ödeyeceğiz. Hatta belki çoktan ödemeye de başlamışızdır. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus