Fethullahçıların hakkını savunmak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme taşıdığı “çıplak arama” iddiaları AKP’nin en yetkili isimleri tarafından reddedildikten sonra “çıplak değil ama detaylı arama” denilerek resmen doğrulanmış oldu. Şikayetçi kadınların Fethullahçılıktan yargılanıyor olmalarının “çıplak arama” tartışmasını gölgelemesi doğru mu?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler. Türkiye’nin gündeminde bir süredir cezaevlerinde yapıldığı iddia edilen çıplak arama konusu var. Mâlûm, bunu HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ısrarla gündeme getirdi ve AKP’nin üst düzey yöneticileri tarafından da yalanlandı. Defaatle yalanlandı, bunların asılsız olduğu söylendi. Bayağı bir tartışıldı ve daha da tartışılıp tartışılacağı benziyor. Fakat bugün Ceza ve Tutukevleri İl Yönetimi’nden bir yazılı açıklama yapıldı, uzun bir yazılı açıklama. Burada bunun yapıldığı, bunun kanuna uygun olduğu, bunun yönetmeliğe uygun olduğu, uluslararası sözleşmelere uygun olduğu, istisnâî olduğu söylendi. Yani resmen cezaevlerinde çıplak arama yapıldığı, ama bunun birtakım çok sıkı kuralları olduğu vurgusuyla beraber kabul edilmiş oldu. Dolayısıyla, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dile getirdiği iddialar bütün bu yalanlama çabalarına rağmen –ki buna iktidar yanlısı medya da bayağı bir katılmıştı–, belli bir aşamadan sonra devletin ilgili birimi tarafından bu olay kabullenilmiş oldu — dediğim gibi: Şartları vurgulanarak, uluslararası sözleşmelere uygunluğunun altı çizilerek. Şimdi buradaki esas mesele, çıplak arama konusunun Türkiye’nin gündemine bugün gelmesi ve bu kadar tartışılmasındaki esas mesele, söz konusu olan kişilerin Fethullahçılık’tan cezaevine girmiş olan kadınlar olması. Yoksa çıplak arama, Türkiye’de yıllardır gündemde; yıllardır bu değişik vesilelerle, değişik gözaltına alınanlar, tutuklananlar, özellikle siyasî davalarda alınanlar bunu defalarca dile getirdiler. Şikâyetler yapıldı, gündeme getirildi; ama bunların hiçbirisi bu kadar büyük bir tartışmaya neden olmamıştı. İşin içerisine kadınlar ve Fethullahçı da olsa tesettürlü kadınlar girince işin rengi biraz değişti, 28 Şubat göndermeleri ile yürütülen bir tartışma oldu. Bu yayının başlığını “Fethullahçılar’ın hakkını savunmak” diye koydum. “Fethullahçılar’ın da hakkını savunmak” dememi bekleyenler olabilir, oradaki “da” ekinin başlı başına ayıp olduğu kanısındayım. Çünkü temel hak ve özgürlükler ayrım gözetmeksizin herkes için geçerlidir. Zaten hak savunuculuğu, sizin gibi olmayanların hakkını ve özgürlüğünü savunduğunuzda daha anlamlı olur. Aksi takdirde sadece kendinize istediğiniz haklar, sizi hak savunucusu yapmaz, tam tersine bencil yapar ve kötü bir insan yapar. Burada söz konusu olan husus, evet, Fethullahçılar var. Fethullahçı kadın tutuklular ya da hükümlülere uygulanan bir şey bu çıplak arama. Başkalarına da yapıldı. Yapılabilir, bundan sonra da yapılabilir. Ama şu anda tartıştığımız konu bu. Ve burada akıl yürütme şöyle çalışıyor: “Fethullahçılar bunu bir kampanyaya dönüştürdü, özellikle yurtdışındakiler olabilir. Dolayısıyla oyuna gelmeyelim”. İyi, oyuna da gelmeyelim. Peki oyuna gelmemenin yolu nedir? Bunu görmezden gelmek midir? Bu iddiaları önemsememek midir? Hatta daha ileri gidip, “Tabii ki iyi bir şey değil ama, bunun Fethullahçılar’a yapılmasına çok da fazla şey etmemek lâzım. Ses çıkartmamak lâzım. Onlara müstahak” gibi birtakım çıkışlar söz konusu olabilir. Oldu, olacağa da benziyor. 

Hatırlıyorum, Ergenekon Davası’nın ilk günlerinde benden büyük bir meslektaşımla İlhan Selçuk’un tutuklanmasını konuşurken –kendisi savunan birisiydi–, “Ya, bu kadarı da fazla değil mi?” dediğimde, bana, “Olsun, o da görsün bakalım!” demişti. Yani hiç kimse o tutuklamanın, o anda o tutuklamanın doğru olduğunu savunamıyor; “Ona müstahak” yaklaşımıyla savunabiliyorlar. Fethullahçılar bunu kampanyaya dönüştürüyor olabilir. Bu onların ikiyüzlü olduğunu gösteriyor, muhakkak öyle. Çünkü Fethullahçılar, kendilerinden olmayan kimsenin hakkını savunmamış, savunuyor gibi yaptıklarında da aslında riyakârlık yapmış, yalan söylemiş, takiye yapmış, gerçekten takiye yapmış insanlardır. Ve Türkiye’deki hak ihlâllerinin, özgürlüklerin, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli konusunda Emniyet’teki, Adliye’deki Fethullahçılar’ın günahı vebali çoktur. Birçok kişinin işkence anekdotlarında, anlatılarında ya da cezaevlerinde kötü muamele anlatılarında, hep birtakım Fethullahçı personellere referanslar vardır. Dolayısıyla temel hak ve özgürlükleri savunma konusunda, Fethullahçılar’ın karnesi kırıktır, kırığın ötesinde böyle bir karne yoktur. Temel hak ve özgürlüklerle Fettullahçılığı aynı cümlede kullanmak olabilecek bir şey değildir. Ama, Fethullahçılar’ın temel hak ve özgürlükleri söz konusu olduğu zaman, burada tüm vatandaşların hiç tereddütsüz bir şekilde bu hak ve özgürlükleri, savunma hakkını, insan onuruna yakışır şekilde muamele görme hakkını savunması şarttır. Kalkıp bu olayın bu kadar büyümesini, bu tartışmanın yaygınlaşmasını, halkın Fethullahçılar’dan, toplumun Fethullahçılar ile ilgili deneyimlerinden çıkardığı dersler olarak tanımlamak da çok doğru bir yaklaşım değil. Bu tür şeyleri söyleyenlerin büyük bir çoğunluğu bugün en fazla Fethullahçılık aleyhtarı olan, mesela diyelim ki çıplak arama konusunda, “Yapıldıysa da yapılsın, bunlara müstahaktır” diyenlerin, iddia ediyorum, ezici bir çoğunluğu, neredeyse hepsi zamanında Fethullahçılar’la “al takke ver külah” yapmış insanlardır. Daha sonra da en fazla, “Allah beni affetsin, hata yaptım” deyip işin içerisinden sıyrılmaya çalışanlardır. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Burada hatayı görüp, hatayı kabul edip, bu hatadan ders çıkartmak ve o hatayı düzeltmektir asıl olan. Buradaki sorun nereden kaynaklanıyor? Esas olarak Fethullahçılar’a yönelik mücadeleyi bir siyasî bir mücadele olarak, hatta kültürel bir mücadele olarak yürütmeyen, yürütemeyen, yürütmek istemeyen iktidar ve onun destekçileri söz konusu.

Siz cezaevlerindeki Fethullahçılar’a kötü davrandığınız zaman Fethullahçılık ile mücadele etmiş olmuyorsunuz, tam tersine Fethullahçılık ile mücadeleye çok ciddi bir şekilde zarar vermiş oluyorsunuz. Düşünelim, yurtdışındaki Fethullahçılar bu olayı kampanyaya dönüştürdüler, tamam. Niye başka olayları dönüştüremediler de bu olayı dönüştürdüler? Çünkü siz bu uygulamayla onların eline bir koz verdiniz. Sonuçta bu yapılanın… yani şunu söylese AKP iktidar sözcüleri: “Yapıldı, evet; ama bunlara müstahaktır” demediler; “Yapılmadı” dediler, sonra yapıldığı ortaya çıktı. Bütün bunların hepsi otomatik olarak Fethullahçılar’ın yurtdışındaki örgütlenmelerinin, onların kötücül arayışlarının işine yarıyor. Normal olarak bu iddialar ilk dile getirildiğinde ciddi bir şekilde gündeme getirilip, araştırılıp, bunun cevabını gerektiği gibi vermiş olsaydı ülke yönetenler, o zaman o silahı Fethullahçılar’ın elinden almış olurdunuz. Burada ilk baştan itibaren yapılan ve bugünkü resmî açıklama, bu yanlışta ısrar etmeyeceklerini gösteriyor. Tutum gerçek anlamıyla Fethullahçılar’a hizmet etmiştir. Fethullahçılık’la mücadele böyle yürütülemez; insanların en temel insanî haklarını gözetmezseniz, sonuçta kendinize çok daha büyük siyasî sorunlar çıkartırsınız. İşkence söz konusu olduğu zaman, kötü muamele söz konusu olduğu zaman hiçbir şekilde ayrım gözetilmemesi gerekiyor. 

Ben işkence görmüş birisiyim. Bunun nasıl bir şey olduğunu bilirim. Bilmiyor olsaydım belki farklı davranabilirdim; yani yalan söylemeyeyim, ama bizzat yaşamış birisiyim. Türkiye’de devlet işkenceyi geleneksel olarak benimsemiştir. Dönem dönem işkenceye sıfır tolerans falan gibi çıkışlarla bunun azaldığı ya da ortadan kalktığı olmuştur. Ama işkence, fizikî işkence, manevî psikolojik işkence, bu birçok devlette olduğu gibi Türkiye’de de devlette vardır. İşkence mağduriyeti, tarif edilmesi mümkün olmayan bir şeydir. İnsanlık onuruna aykırı muamelelere lâyık görülmek çok ciddi, insanlarda çok ciddi sorunlara yol açar ve insanların bu sorunlarla baş edebilmek için bayağı bir uğraşmaları gerekir. Ben 12 Eylül 1980 darbesinin ardından içeri atılan on binlerce, yüz binlerce kişiden birisi olarak, bunlarla nasıl uğraştığımı açıkçası ben ve arkadaşlarım, yakın çevrem, tanıdıklarım biliriz — hâlâ bunları tam olarak aşabildiğim söylenemez. Dolayısıyla hiç kimse kalkıp, ne nedenle olursa olsun, hangi gerekçeyle olursa olsun, kime olursa olsun, kötü muameleyi, işkenceyi, insan haklarına, insan onuruna aykırı davranışları meşrulaştırmaya çalışmasın. Fethullahçılar, onlar da beni tanır, ben de onları tanırım. Birbirimizi sevmeyiz, yıllardır böyledir. Darbeyle filan bunun alâkası yok, birbirimizi sevmeyiz. Bu da iyi bir şeydir, onlar için de iyi bir şey, benim için de iyi bir şey. Ama bir Fethullahçı’nın sırf Fethullahçı olduğu için başına, insan haklarına, insan onuruna aykırı bir şey gelmesine benim göz yummam ya da benim gibi insanların, özellikle kendileri bu devletin baskısını tatmış, zulmünü tatmış insanların bunlara sessiz kalması, devekuşu politikası izlemesi doğru değil. İşkenceye sıfır tolerans politikası doğruydu. Sonuna kadar bunun savunucusu ve takipçisi olmamız gerekir. Olayı siyasî gerekçelerle, siyasî argümanlarla, siyasî önceliklerle önemsizleştirmeye, üstünü örtmeye çalışmak bana kabul edilebilir bir şey olarak gelmiyor. Son bir sözü tekrar, arada değindim, bu olayın kamuoyunda çok fazla yer bulmaması, “Çünkü işte Fethullahçılar’ın gerçek yüzünü halk ve toplum gördüğü için böyle vs..” diyenler… Fethullahçılar’ın gerçek yüzünü toplumun gördüğünü sanmıyorum. Devletin bunu gösterebildiğini sanmıyorum. Göstermek istediğini de sanmıyorum. Eğer gösterebilmiş olsaydı, gerçekten bununla ilgili bir mücadeleyi yürütmüş olsaydı, çok daha farklı bir Türkiye’de olurduk. Devletin böyle bir derdi yok. Devlet o insanların yakalayabildiğini içeri tıkarak, içeride de onlara baskıyı sürdürerek mücadele ettiğini sanıyor ve kendini kandırıyor. Bunun bu kadar kamuoyunda yer bulmamasının bence en temel nedeni insanların çekiniyor olması, ürküyor olması, korkuyor olması, Fethullahçı damgası yemek istemiyor olması. Halbuki hak savunuculuğunda damga yapıştırmak doğru bir şey değildir. Ama hak savunucularının, Ömer Faruk Gergerlioğlu –ki takdire şayan işler yapıyor Meclis’te ve medyayı da çok iyi kullanıyor, kendi medyasını yarattı başlı başına– bu tür çıkış yapan, doğru yerde duran insanlara yapıştırılmak istenen yaftalar hiçbir şekilde de tutmuyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus