İktidarın beyhude Demirtaş inadı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve MHP lideri Devlet Bahçeli, AİHM’nin Selahattin Demirtaş kararını tanımadıklarını sert bir dille açıkladılar. Demirtaş’ın hapishane günlerini uzatmak onu siyaseten etkisizleştirme anlamına geliyor mu sahiden?

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler. Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün, “Dünyada Türkiye denince akıllara adalet geliyor” sözünü etti. Bu söz bence doğru, ama adalet olduğu için değil olmadığı için. Türkiye’nin hukuk devletinden her geçen gün daha fazla uzaklaşmasının altını çizdiği için. Son birkaç günde yaşananlara bakalım: Can Dündar gazetecilik yaptığı için cezaya çarptırıldı — örgüt üyeliği, casusluk gibi suçlamalarla. Can Dündar yurtdışında ve Almanya kendisini iade etmiyor, sahip çıkıyor; çünkü bunun basın özgürlüğüne yönelik bir darbe olduğunu söylüyor — ki öyle. Burada bir örgüt üyeliğinin, casusluğun olmadığını hepimiz bir şekilde biliyoruz. Bir gazetecilik faaliyetinin en ağır şekilde cezalandırılması söz konusu. 

Ardından, Türkiye’nin en önde gelen sanatçılarından, 80 yaşındaki Metin Akpınar, hepimizin hayatında bir yeri olan, özellikle bizim kuşakların onunla büyüdüğü ve sağduyunun sesi olarak bildiğimiz, Türkiye’nin en ortak değerlerinden birisi, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” gibi bir suçlamayla –ki kendisi tabii ki bunu reddediyor– yargılanıyor ve dün mahkemeye çıkıp ifadesini verdi. 80 yaşındaki Metin Akpınar‘ın ifadesini de mahkemede almayı tercih ediyorlar, bu salgın günlerinde. 

Bu da bizde adaletin hangi noktada olduğunu gösteriyor ve tabii ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin açık ve net Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması yönündeki kararı ve önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, sonra da bugün peş peşe İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu kararı tanımayacakları açıklamaları — Erdoğan’ınki biraz daha yumuşaktı, ama Soylu’nun ve Bahçeli’ninki sertti. Soylu‘nun bu iki koalisyon ortağının arasında böyle bir bayrak göstermesinin altını özellikle çizmek lâzım. İktidarın diğer isimleri, yani Erdoğan ve Bahçeli dışındaki diğer isimleri, diğer bakanlar ya da AKP yöneticileri bu tür çıkışlar yapmıyorlar. Süleyman Soylu, sanki bir üçüncü ortak gibi ya da iki ortağı birleştiren bir unsurmuş gibi rol çalıyor. 

Ve terörist ilan ettikleri Selahattin Demirtaş; 2016’dan beri, dört yılı aşkın bir süredir cezaevinde olan Selahattin Demirtaş, 2014’te cumhurbaşkanı adayı idi % 9,76 oy almıştı. Cezaevinde iken 2018’de yine aday oldu % 8,4 oy aldı; partisinin aldığı oy ortada, bütün engellemelere rağmen HDP’nin gücü ortada ve Selahattin Demirtaş’ın da gücü ortada ve ona kesilmek istenen, ona yöneltilen bir terörist yaftası var. Bu yaftayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kabul etmedi; ancak Türkiye’de siyasîler bunda ısrar ederek mahkemelerin de Selahattin Demirtaş lehine bir karar almasının önüne geçmek istiyorlar. Ve buna da biz hukuk devleti diyoruz. Yayının başlığında “beyhude inat” dedim; beyhudenin sözlük karşılığını söylemek isterim, genç kuşaklar artık kullanılmayan bu kelimeyi bilmiyor olabilirler: Biraz nafileye benziyor, boş yere, boşuna yok yere, lüzumsuz, yararsız olarak tanımlanabilir. Beyhude derken, bu inadın beyhude olduğunu söylerken, Selahattin Demirtaş’ın çıkacağını söylemiyorum; ama iktidarın bu inadının onların hiçbir işine yaramadığını ve bir sonuç alamadıklarını, Demirtaş’ın ve diğer HDP’lilerin cezaevindeki ömürlerini uzattıklarını, fakat buradan herhangi bir siyasî sonuç elde edemediklerini söylemek istiyorum. 

Tabii ki “Ateş düştüğü yeri yakıyor”. Cezaevindeki siyasetçilerin bu mağduriyetlerinin sürmesi doğrudan onları ve yakınlarını çok yakından ilgilendiriyor, onları mağdur ediyor. Bu bir gerçek; ama onun ötesinde siyaseten baktığımızda, Selahattin Demirtaş’ın dört yıl boyunca cezaevinde olmasına rağmen, Türkiye’de iktidar Selahattin Demirtaş’ı unutturamadı, tam tersine sürekli bir popülaritesi var. Arada sırada yaptığı paylaşımlar, avukatları aracılığıyla beyanları ya da verdiği söyleşiler –ki bir tanesini Medyascope’ta ben yapmıştım, hatırlayacaksınız; Meral Akşener‘e yönelik, sabah çatkapı kahvaltıya gitmekten söz etmişti– bunların her biri çok geniş ilgi görüyor, yazdığı kitaplar okunuyor, yabancı dillere çevriliyor vs. ve partisi de tabii ki birçok sorunla uğraşıyor; ama oy anlamında çok ciddi bir kayba uğramış değil. 

Burada güç gösterisi olarak yapılan bu yargı üzerindeki baskı, yargıyı yönlendirme faaliyetleri, aslında iktidarın gücünü değil güçsüzlüğünü ve çaresizliğini gösteriyor. Şu son olayda da Erdoğan’ın Süleyman Soylu‘nun ve Devlet Bahçeli’nin peş peşe yaptıkları çıkışlardan hiçbirimiz, kendi taraftarları da, iktidarın her şeye rağmen ne kadar güçlü olduğu sonucuna varmıyorlar. Burada tabii Selahattin Demirtaş’ın dışarıda olmasının Erdoğan’a fazladan zarar vereceği gibi bir hesap yapılabilir; çünkü Demirtaş –daha önceki deneylerden biliyoruz– siyasette çok etkili bir isim; özellikle 2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin aldığı oy düşünülürse, o dönemdeki performansı düşünülürse… 

Dolayısıyla şunu söylemek doğru olabilir: Dışarıdaki Selahattin Demirtaş Erdoğan’a içerideki Selahattin Demirtaş’tan daha fazla siyaseten zarar verir demek mümkün olabilir. Bu bir açıdan doğru; fakat şu hâliyle de Erdoğan buradan herhangi bir kâr elde etmiş gözükmüyor. İçeride, en fazla zararı azaltma yoluna gidiyor olabilir. En fazla; ama bütün bunlara ek olarak dışarıda çok büyük bir prestij kaybı var — ki bunun ne kadar kaldığı da tartışmalı. Ama en son şu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının ardından yaptığı açıklamalarla da Erdoğan’ın ne kadar hukuka bağlı ve saygılı bir lider olmadığı görülüyor. Tabii daha önce de benzer örnekler olmuştu; mesela bir rahip Brunson örneği olmuştu. Rahip Brunson’da da Erdoğan çok büyük sözler etmişti, ama sonra Brunson öyle bir bırakıldı ki, apar topar, 2-3 gün sonra kendisini Beyaz Saray’da Trump‘ın yanında gördük. Ya da başka birtakım isimler de oldu. Almanya’nın ve Fransa’nın talep ettiği isimlerin de böyle bırakılmış olduğunu gördük. 

İşin bir diğer yönüne geçecek olursak, bugünkü Merkez Bankası’nın faiz artırma kararı da Erdoğan’ın nasıl büyük sözler edip, ama diğer taraftan gerçekleri, reel-politiğin ve ekonominin gerçeklerini, siyasetin ve dış politikanın gerçeklerini kabul etmek zorunda olduğunu bize gösterdi. O faiz-enflasyon ilişkisi üzerine kurduğu cümlelerin şu anda hiçbir değeri yok ve Merkez Bankası dış piyasaları ve iç piyasaları memnun edecek şekilde adımlar atıyorlar ve her attıkları adım aslında Erdoğan’ın şu güne kadar söylediklerini hepsinin reddiyesi anlamına geliyor — Erdoğan da bunları kabul etmek durumunda kalıyor. Bir gün Selahattin Demirtaş konusunda da bu nokta hayata geçecek. Hâlâ, bu son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının ardından bunun hayata geçme ihtimalinin olduğu kanısındayım. Fakat şu günler biraz sert geçecek, öyle anlaşılıyor. 

Şöyle bir şey de yapabilirler: Bu sert çıkışlarını ardından bu kararı uyup Selahattin Demirtaş’ın tahliyesine izin verirlerse –“izin verirler” tarafını özellikle söylüyorum, çünkü burada yargının kendi başına böyle bir karar alabileceği yok–, izin verirlerse, bir yandan siyaseten çok sert çıkışlar yapıp, diğer yandan, “İşte görüyorsunuz, bize rağmen yargı bırakıyor. Türkiye’de de pekâlâ hukuk devleti var” iddiasını da dile getirebilirler. Bir seçenek olarak bu önümüzde duruyor; ama bu çok isteyecekleri bir seçenek değil. Fakat imkânsız olduğu kanısında değilim; çünkü er ya da geç bu noktaya varmak zorunda olacaklar. Sonuçta Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığını, Türkiye’de yargının tamamen siyasetin belirleyiciliği içerisinde hareket ettiğini dosta düşmana göstermiş bir durumdayız ve bu nafile çıkışlar, bu beyhude çıkışlar, siyasî iktidarın ömrünü belki kısa bir süre uzatıyordur, fakat sorunlarını bir daha çözülmesi mümkün olmayacak ölçüde derinleştiriyordur. 

Bitirmeden Süleyman Soylu‘nun bir başka açıklamasına, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu FETÖ’cü terörist ilan etmesine değinmek istiyorum. Eksik olmasın, benim çok sık kullandığım ve sık sık tekrarladığım, hatta daha yeni iki gün önceki yayında yanılmıyorsam söylediğim bir hususu doğrulamış oldu. Bu husus da şu: “Kim ki Fethullahçılar’la arasında geçmişten çok yakın ilişkiler var, örtmek istediği, gizlemek istediği birtakım şeyler var; onlar günümüzde herkesten daha çok FETÖ düşmanı olarak karşımıza çıkıyorlar” demiştim. Süleyman Soylu da ne zaman FETÖ konusunda böyle çıkışlar yapsa, sosyal medyada, onun zamanında Fethullahçıların kanallarında nasıl her vesileyle çıkıp, kimi zaman telefonla bağlanarak kimi zaman mikrofona konuşarak, kimi zaman konuk olarak ettiği lâflar sergileniyor. Bugün de Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında ettiği lâfların ardından bol miktarda sosyal medyada bir bombardıman şeklinde bunlarla karşılaştık. Ve arada şöyle bir fark var — genellikle bıyıksız ve son dönemde de genellikle bıyıklı, ama kendisi aynı Süleyman Soylu: Dün en ufak bir şeyde Fethullahçılar’ın yardımına yetişen bir siyasetçiyken, şu anda kendisini zor durumda bırakan siyasetçilere ve herkese FETÖ yaftası yapıştırmakta tereddüt etmeyen bir isim olarak karşımıza çıkıyor. 

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Fethullahçı olmadığını en iyi AKP’liler bilir; çünkü zamanında Mazlum-Der Başkanlığı’ndan beri –ki daha evveliyatı var; İslâmî kesimin içerisinden gelmiş birisidir–, Fethullahçılık’la bir ilgisi olmadığını bilir ve yine en iyi onlar bilir ki hak savunuculuğunun aslında dini imanı, grubu partisi yoktur. Burada yapıldığı söylenen çıplak arama uygulamalarına cevap vermek yerine, bu tür yaftalamalarla siz insanları, suçlayıp eleştiren ve birtakım sorunlara dikkat çekenleri ikna etmek yerine, mahkemelere şikâyet edip onları terörist diye yaftalayarak konuştuğunuz zaman, orada gizlemek istediğiniz, örtbas etmek istediğiniz bir şey olduğu ortaya çıkıyor. 

Bu olay da bize bir kere daha bunu gösterdi. Bunun FETÖ’cülükle vs. ile alâkası yok. Kime yapılırsa yapılsın kötü muamele, işkence, her türlü tâciz vs.. bütün bunların hepsine karşı çıkmak her insanın bir vazifesidir. Dolayısıyla kime yapıldığına bakılmaksızın bu duruşu sergileyenlerin, hak ihlâllerine karşı duruş sergileyenlerin desteklenmesi, alkışlanması gerekir. Birisi eğer onların işaret ettiği yerlere bakmak yerine onları işaret edip onlara suçlamalar yönetiyorsa, işte onu yapanları da ayrıca sorgulamak gerekir ve özellikle de Fethullahçılık’la zamanında kurulmuş olan o ilişkiler bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Evet, Türkiye maalesef hukuk devletinden her geçen gün daha fazla uzaklaşıyor, ama hep ısrarla söylüyorum: Türkiye büyük bir ülke, birçok bâdireler atlattı. Türkiye hak ettiği demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri, adaletli bir düzeni tekrar muhakkak kazanacak; zaten iktidarın bu beyhude çırpınışları da bu gerçeği engellemek için. Ama bunu engellemelerinin mümkün olacağını, kimsenin engellemesinin mümkün olacağını sanmıyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.   

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus