Gomaşinen (19)- Gazeteciliğe ilk adım: Bir zamanlar Nokta Dergisi vardı

Gazetecilik anılarımın 19. bölümünde, bir dönem Türkiyesi’ne damga vurmuş olan haftalık Nokta Dergisi’nde, 1985 Mayıs ayında gazeteciliğe başlamamı ve orada gördüklerimi, öğrendiklerimi, tanıdıklarımı anlattım.

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe’nin dışında Fransızca ve İngilizce’yi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazca’yı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibâret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…”

Merhaba, iyi günler. Gazetecilik anılarımı anlattığım dizimin 19. bölümünde gazeteciliğe ilk başladığım yeri, Nokta dergisi ve oradaki atmosferi anlatmak istiyorum. Çok önemli bir deneyimdi — benim için, hepimiz için… Ben 1985 Mayıs ayında başladım Nokta dergisinde çalışmaya. 23 yaşındaydım, 1982 Ağustosu’nda cezaevinden çıkmıştım. 1982 Eylülü’nde Boğaziçi Üniversitesi’nde okumaya başladım. Bir sene hazırlık okuduktan sonra ekonomi bölümünde okumaya devam ettim, ama pek okuduğum söylenemezdi. Çok ilgim yoktu okulla; genellikle arkadaşlarla takılıyorduk. Hisar Kahve’de ya da çevresinde ve Boğaziçi Sinema Kulübü’nde takılıyordum. 

Bu dönemde bir arkadaşım, Levent Tayla –kendisi hem arkadaşımdı, hem de Galatasaray Lisesi’nden arkadaşım Siren’in kocasıydı–, Levent Nokta dergisinde çalışıyordu ve Nokta o tarihlerde herkesin ilgisini çeken bir dergiydi. Haftalık bir dergiydi, değişik şeyler yapıyordu. Türkiye’de tam bir dönüşümün yaşandığı, yani ANAP ve Turgut Özal iktidarıyla birlikte 12 Eylül rejiminden çıkışın yaşandığı bir açılımdı o aslında. Nokta da bunu medya alanında –ki o tarihte medya lâfı kullanılmazdı, basın denirdi– bunun öncülerindendi. Özellikle kapak dosyalarıyla çok dikkat çeken bir dergiydi. Levent bir gün bana pekâlâ benim de orada çalışabileceğimi söyledi ve Ercan Arıklı’dan bir randevu ayarladı. Ercan Arıklı Nokta’yı da çıkartan Gelişim Yayınları’nın sahibiydi. Gelişim Yayınları’nda aynı zamanda Erkekçe, Kadınca gibi dergiler ve Larousse ansiklopedisi vardı. Levent-Gültepe arasında bir binası vardı, küçük denebilir bugünkü gazete binalarına göre… Orada Ercan Bey’le –ki herkes “Ercan Bey” derdi– bir randevu ayarladı. Gittik, konuştuk ve olabileceğini anladım, yani istedi benim çalışmamı. 

Bu kaydı yapmadan önce Levent’le uzun bir sohbet ettim; “Kimler vardı, kimler yoktu?” diye hafıza tazeleme anlamında. Levent bana bir şey anlattı — ki ben unutmuştum gerçekten: Ercan Bey ile görüşmeden sonra –Ercan Bey’in odası bir alt kattaydı–, üst kattaki Nokta’ya çıktığımda Levent bana, “Ne oldu? Oldu mu?” dedi. Ben de “Galiba oldu” dedim. Bana sormuş meğerse, “Kaç para alacaksın?” diye. Ben de, “Onu sormadım ki” diye cevap vermişim. Gerçekten o tarihte para mefhumu pek yoktu. Hayatımda hiç ücretli bir işte çalışmamıştım. İlk işim olacaktı ve önemli olan orada çalışmaya başlamaktı ve çalışmaya başladım. İlk günler biraz zor geçti. Ortama uyum sağlamak diyelim. Çok renkli bir ortam vardı. Çok güçlü isimler vardı; yani şimdi isimlere bakıyorum: Ayşenur Arslan –ki kendisi benim ilk şefimdi–, Tuğrul Eryılmaz da Ayşenur’un bir üstündeydi. O da şefimizdi. İpek Çalışlar, Gülay Göktürk gibi isimler, genel yayın yönetmeni Arda Uskan. Arda Abi artık aramızda değil, hayatını kaybetti. Çok renkli bir kişilikti. Senaristliği de vardı. Yeşilçam’a çok senaryo yazmış birisiydi. Böyle bir ortamın içerisine düştüm ve orada gazeteciliği öğrenmeye başladım. 

Aslında gazetecilikten ziyâde dergicilik demeyi tercih ediyorduk ve çok ilginç bir atmosfer vardı. Sol hareketlerden gelmiş, 70’li yıllarda, hatta daha eskiden sol hareketlerle ilişkisi olmuş, ama sonra bireysel bir yaşamı seçmiş çok sayıda isim vardı. Yabancı dil bilen, birden fazla yabancı dil bilen çok isim vardı ve Ercan Arıklı da özel olarak sanki bu tür insanları seçiyordu ve burada çok ciddi tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum. Toplantıların her biri çok çetin geçerdi, çok kanlı geçerdi, çok sert tartışmalar olurdu. Herkes birbirinin haberini okurdu satır satır. Tabii bu öyle bir tarih ki, internet yok, bilgisayar da yok, daktiloyla yazdığımız zamanlar. Herkes birbirinin haberi okur. Satır satır okur, satır satır tartışırdı. Çok çok şey öğrendim. Zordu; ama bir yerden sonra artık alıp başınızı gidebiliyordunuz. Çünkü önünüzü açıyorlardı. 

Ben belli bir aşamadan sonra İslâmî hareketlerle ilgilenmeye başladım. O tarihler İslâmî hareketin yükselişte olduğu tarihlerdi. Hem devrimci hareketin hem ülkücü hareketin 12 Eylül tarafından bastırıldığı bir ortamda, İslâmî harekete kısmî bir baskı uygulanmıştı. Önleri büyük ölçüde açıktı ve zaten dünyada da genel olarak İslâmcılığın yükselişi vardı. Ben de tesâdüfen böyle başladım. İlk yaptığım haberlerden birisi, bu konuda 163. Madde’den yargılanıp mahkûm edilenlerle ilgiliydi ve o haberin içeresinde Sadık Albayrak’ı –ki Berat Albayrak’ın babası, biliyorsunuz gazeteci–, Emine Şenlikoğlu’nu. Hüsna Aktaş’ı haberleştirmiştim. Nokta gibi bir dergide 163. Madde’den mahkûm olanlarla ilgili bir haber yapılması bile başlı başına ilginçti. Onun devamı geldi; çok ilgi vardı ve Nokta’nın o tarihteki kapakları genellikle ya dinsellik ya da cinsellik üzerineydi. Cinsellik üzerine çok çarpıcı kapaklar yapıldı; “Bekâret” kapağını hatırlıyorum, başka birçok kapak yapıldı. Bunlar o tarihte bir nevi tabuları ele alan kapaklardı; mesela eşcinsellik üzerine yapıldı. Bunlar tabuları ele alan nispeten cesur kapaklardı. Buralarda genellikle olayı yaşayanlar, doğrudan yaşayanlar, bir de uzmanlar konuşturulurdu. Türkiye’de basında zaten uzman görüşü almayı ilk başlatan yayın organlarından birisi herhalde Nokta dergisidir. Yapılan kapak dosyalarında genellikle psikologlarla konuşulurdu; sosyologlarla, belki siyasetbilimcilerle de konuşulurdu, ama en çok psikologlara başvurulurdu. Çünkü ele alınan konular daha çok insan psikolojisiyle ilgili konulardı. 

Siyasî olarak da çok cesur kapaklar yapıldı. Sedat Caner, bir işkenceci polisin itirafları yapıldı mesela. Çok büyük bir olay olmuştu o tarihte. Bunun yapılma sürecinde kendisi bizi bulmuştu, cesur gazeteciliği nedeniyle Nokta’yı bulmuştu. İlk başta bu röportajı yapacaklar, onunla konuşacaklar arasında benim de adım geçti; ama sonradan başka arkadaşlar yaptılar. İpek Çalışlar ve Can San yaptı o kapağı ve çok da ses getirdi. Gerçekten hepimiz de gurur duyduk Nokta’da çalışıyor olmaktan. Ben İslâmcılık üzerine kapaklar yapmaya başladıktan sonra, adım adım yeni İslâmcılar tanıdım. Kapılarını çaldım, onlarla röportajlar yaptım. Bu böyle bir dalga gibi gitti. İlk yaptığımız kapak “Dinci gençlikte patlama” diye bir kapaktı. Orada, Ayşenur Arslan’ın yönetiminde geniş bir ekip olarak çalıştık. Birçok isim vardı. Bunlardan şu anda hâlâ gazeteciliği sürdürenlerden Mahmut Övür vardı. Mesela Mahmut Övür o tarihlerde İslâmcılık konusunda çok mesâfeli birisiydi. Şimdi kendisi –uzun bir süredir, zaten AKP’den milletvekilliği de var– Sabah gazetesinde yazıyor. Şimdi başka bir yerde, başka bir kulvarda diyelim. O günlerdeki duruşundan çok daha farklı bir yerde… “Dinci gençlikte patlama” kapağı çok satmıştı; yani Nokta’nın işkence kapakları ve bir iki cinsellik kapağı kadar sattığını hatırlıyorum. Onun ardından bu konuda benim götürdüğüm birtakım kapak önerilerine de genellikle dergi yönetimi sıcak baktı ve belli bir aşamadan sonra ben kapakları tek başıma da yapmaya başladım. Önce ekipler halinde yapıyorduk, sonra tek başıma yapıyordum. Süleymancılık’la ilgili bir kapak yaptım. Nurculuk’la ilgili yaptım; hatta Nurculuğun başlığı: “Demirel’in kozu Nurcular”dı — onu hatırlıyorum. 

Kapak dışında da epey dosyalar yaptık. Bunlardan tabii en çarpıcılarından birisi: “Ordu’ya sızan dinci grup Fethullahçılar” dosyası oldu. Onu ilginç bir şekilde kapaktan vermedik. Çok ilgi gördü. Ardından Ankara’daki Nokta’da çalışan Hıdır Göktaş –ki benim hayatta en yakın arkadaşlarımdan birisidir–, onun astsubay okullarında yaptığı bir tür follow-up/devam haberi… Benim yaptığım askerî liselerdi, onun yaptığı astsubay okullarıydı — ki Hıdır’ın kendisi de eski astsubaydır; sol hareketle ilişkisi olduğu için ordudan atılmıştır, sonra gazeteci oldu. Onun yaptığını daha sonra kapaktan verdik. Bu iki dosya çok ilgi gördü ve çok büyük etki yarattı. Fethullah Gülen’den hep bahsediliyordu. Fethullahçılar’dan hep bahsediliyordu. Bizim bu yaptığımız dosyalar çok büyük dikkat çekmişti. Şimdi bakıyorum: Bir kere, Nokta dergisi kadın çalışanın çok olduğu, ortalamanın üstünde olduğu bir yerdi. Birbirinden parlak, birbirinden farklı özelliklere sahip çok kadın meslektaşım oldu. Ayşenur Arslan’ı zikrettim, İpek Çalışlar’ı zikrettim, Gülay Göktürk vardı. Mesela Gülay gazeteciliği bıraktı ve en son DEVA Partisi’nin kurucuları arasında — yönetimde mi çok emin değilim. Nadire Mater uzun bir süredir Bianet’i çıkartan ekibin başında, gazeteciliği bırakmadı. Ayşim Alpman’ı hatırlıyorum. Dürin Ababay gazeteciliği bıraktı. Ayşe Önal bir ara çok konuşuldu, sonra kızı Şafak Pavey üzerinden de konuşuldu. Ne zamandır çok fazla sesini duymuyorum, ne yaptığını da bilmiyorum. Neyyire Özkan daha sonra Hürriyet’in eklerinin başına geçti, artık gazetecilik yapmıyor anladığım kadarıyla. Işık Alumur, Semra Somersan, Güldal Kızıldemir… Semra ile Güldal birlikte çok ciddi araştırmacı gazetecilik dosyaları yapıyorlardı. Ayda Özlü, Ceylan Özerengin notlarıma bakıyorum. Şule Büyükçizmeci ve tabii ki Nurcan Akad. Nurcan yıllar sonra Akşam gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Galiba bir gazetenin ilk kadın genel yayın yönetmeni… Nurcan da şimdi halkla ilişkiler alanında çalışıyor bir süredir. 

Şaziye Karlıklı ekonomi alanında çalışan bir arkadaşımız, onun birlikte çalıştığı Gülçin Tahiroğlu’nu da maalesef kaybettik. Kaybettiklerimizin içinde Ercan Arıklı var. Ercan Bey hakikaten farklı birisiydi. Türkiye’ye biraz fazla birisiydi. Fakat ben onunla bir yerde koptum ve ayrıldım, Nokta’dan ayrıldım. Çünkü belli bir aşamadan sonra herkes ya da göz dolduran isimler terfi ediyordu şu oluyordu bu oluyordu. Ben de artık daha fazla bir şey olmak istiyordum. Kendisine gittim bir konuşma yaptım. Taleplerimi yerine getirmedi. Ben de onun üzerine istifa etmeye karar verdim. Hatta hiç unutmuyorum, en son bir İslâm komünü kapağı yapıyordum. İslam komünü, Süleyman Karagülle’nin İzmir’de Akevler Kooperatifi’nde hayata geçirdiği bir olaydı. İzmir’e gidip röportajlar yapmıştım. Çok farklı bir olaydı, ilginç bir olaydı. Kapağı yaptım, kapakları biz akşam belli bir saatte teslim ederdik. Son cuma akşamı yanılmıyorsam, ya perşembe ya cuma akşamı, bilgisayar yok tabii, daktiloda kapağı yazdım, yazıişlerine teslim ettim ve o daktiloya yeni bir kâğıt takıp yazdığım istifamı vererek gitmiştim. Yani bir jübile kapakla jübile yaptığımı hatırlıyorum. Bu dediğim olay yanılmıyorsam 87 yılında oluyor. 

Yıllar sonra, 2002 yılında Ercan Bey beni Vatan gazetesine çağırdı. Ne oluyor? 15 yıl sonra mı oluyor? Galiba 15 sonra oluyor. 2002 yılında ilk görüşmeyi benimle o yaptı, ardından Zafer Mutlu ile konuştuktan sonra ben Vatan gazetesinde çalışmaya başladım. Gazetecilik hayatımda en keyifli –Medyascope’u saymazsak– çalıştığım yerlerden birisi olmuştur Vatan gazetesi. Orada gerçek anlamda birçok istediğim şeyi yapabilme imkânını buldum. Bunda da Ercan Bey’in katkısının hakkını vermem lâzım. Maalesef Ercan Bey –o zaman Vatan gazetesinin yeri olan Gayrettepe’ye yakın bir yerdeydik– cadde üzerinde karşıdan karşıya geçerken bir halk otobüsü yanılmıyorsam ya da belediye otobüsünün altında kalarak hayatını kaybetti. Ayrıca Arda Abi’yi, Arda Uskan’ı da kaybettik. Cem Serdengeçti diye bir arkadaşımız vardı. Bizden büyüktü, tamamen bizden farklı birisiydi. Takım elbise kravat giyen, çok –nasıl diyeyim?– tertipli temiz –ki biz o tarihlerde saç sakal birbirine karışmış bir erkek grubuyduk, onun içerisindeydi– farklı bir kişiydi, dış haberler yapardı, onu kaybettik. Fotoğrafçı Nermi Erdur’u kaybettik. Emin Tanrıyar’ı kaybettik. Başka da adlarını unuttuğum kişiler olabilir, bakıyorum. O tarihten bu yana gazeteciliği sürdüren çok az insan kaldı. 

Hâlâ basında olan, medyada olan Ayşenur Abla zaten hep ayrı bir yerdedir benim için. O canavar gibi; sonuna kadar –hani ne denir?– “pencereden atılsa bacadan giriyor”, hâlâ ısrarla ve medya üzerine konuşarak gazetecilik yapıyor. Bakıyorum: Yapan başka kim kaldı? Çok da fazla isim yok. Aslında var birileri: Mesela Engin Ardıç, Haşmet Babaoğlu, Mahmut Övür. Üçü de Sabah gazetesinde yazıyorlar. Ama onlarla artık ayrı bir evrende yaşıyoruz. Çok da fazla haklarında söz etmek istemiyorum. Ama birlikte çok yaşanmışlıklar var. Engin Ardıç’la daha sonra Tempo dergisinde de beraber olduk. Haşmet’le de Vatan gazetesinde beraber çalıştık daha sonraki süreçte; fakat artık birbirimizi görmüyoruz. 

Ben bir dönem kişisel nedenlerle Ankara’ya taşındım. Ankara’da Nokta dergisinin Ankara bürosunda da çalıştım. Orada da Aycan Giritlioğlu vardı. Aytekin Yılmaz vardı. Onlar büronun başındaydılar; fakat büronun içerisinde çok dinamik bir ekip vardı. Hıdır Göktaş, Nuray Şirin — ki sonra evlendiler. Ve birçok arkadaş hep beraber orada yaklaşık 9 ay çalışıp geri döndüm. İstanbul’da çalıştıktan bir süre sonra da, dediğim gibi istifa ettim. İstifa ettikten sonra bir müddet serbest gazeteciliği deneyip sonra yine dergicilik, Tempo dergisi oldu. Orada Tempo ile ilgili anlatacak çok çok fazla bir şey yok, ama Nokta için anlatacak çok şey var. Mesela aynı binada olduğumuz Duygu Asena, kadın hareketinin Türkiye’de popülerleşmesine çok ciddi katkıları olan bir isimdi. Erken şekilde aramızdan ayrıldı, rahmetle anıyorum. Hıncal Uluç Erkekçe’yi çıkartıyordu; çok fazla muhabbetimiz olan birisi değildi. Ansiklopedilerde Hilmi Yavuz vardı. Aramız o tarihte iyiydi; ama sonra bir şekilde onun Zaman gazetesinde yazdığı dönemlerde aramız açıldı diyebilirim. Mustafa Sönmez vardı tabii, ekonomi konusunda yazan… Bakıyorum: Şu günlerin içki uzmanı Mehmet Yalçın’la beraber muhabirlik yapardık. Şimdi artık yazdığı şarap yazılarıyla insanlar onu biliyor. Çok renkli, birbirinden farklı insanlar; Korhan Atay, Figen… Düşünüyorum çok güzel günlerdi.

İlginç bir şeye tanıklık ettik. Bir dönüşüme tanıklık ettik Nokta dergisinde… İsimlerini unuttuğum başka arkadaşlar da var, ama iyi ki orada çalışmaya başlamışım. Tabii ben Nokta’da çalışmaya başlayınca, zaten aram pekiyi olmayan üniversiteyi tamamen boşladım gibi, sınavlara doğru dürüst girmedim. Sürekli dönem izni aldım vs.. Sonunda Boğaziçi Üniversitesi ile ilişkimin askerliği uzatmaktan başka bir fonksiyonu kalmadı. İlk bedelli askerlik çıkınca da bedelliye başvurduğum için de Boğaziçi’nden ayrılmanın, eğitim hayatımı sonlandırmanın önünde bir engel kalmadı. Bu arada beni Boğaziçi’nden zaten attılar; fakat kararımı vermiştim çoktan. Üniversite mezunu olamadım. Bu da rahmetli annemin bana en çok kızdığı şeylerdendir. Kendisi ilkokul mezunuydu. Fakat benim üniversite bitirmemi çok istedi; kendisine karşı çok mahcubum, artık bu saatten sonra da yapabileceğim bir şey olduğunu sanmıyorum. Umarım benim gazetecilik hayatımda yaptıklarımı bunlara sayar ve beni affeder. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus