Bir sivil itaatsizlik örneği: Aşağı bakmayan Boğaziçililer

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, öğretim görevlileri ve mezunlarının 1 Ocak 2021 tarihi itibariyle atanan Prof. Melih Bulu’nun rektörlüğünü tanımama direnişi inişli çıkışlı bir grafikle devam ediyor. Prof. Bulu istifa etmese bile direnişçilerin kazanmış olduğu açık.

Yayına hazırlayan: Senem Görür 

Merhaba, iyi günler. Boğaziçi Üniversitesi konuşuyoruz, daha da konuşacağa benziyoruz. Çok normal; çünkü Türkiye’nin var olan havasından çok farklı şeyler yaşanıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir direniş söz konusu. Yılbaşında Cumhurbaşkanı tarafından atanan Melih Bulu’nun rektörlüğünü kabul etmeyen öğrenci ve öğretim üyelerinin direnişi başladı. Önce sert geçti, sonra biraz sakinleşti ve sonra tekrar sertleşti. Şimdi, gözaltına alınan 159 öğrencinin önemli bir kısmı tahliye olmuştu; hâlâ ifadelerinin alınması ve sorguları sürüyor, muhtemelen hepsi bırakılacak. Bunu daha önce, “kaybedilmiş bir kültür savaşının yaşattıkları” olarak tasvir etmiştim. Boğaziçi Üniversitesi, 19 yıla yaklaşan AKP iktidarının her şeyi değiştirip, ama kültür iktidarını elde edememesinin en çarpıcı örneklerinden birisi olarak karşımızda duruyor. Ve Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan yapılan bu atama, bu üniversiteyi aslında –“bir şekilde ele geçirmek” demeyeceğim, başka bir şey aslında–, kendine benzetme arayışının bir adımıydı ve buna izin vermek istemeyen öğrenciler, öğretim üyeleri, mezunlar ve de onlara destek veren ailelerle –genel olarak toplumla– bir mücadele sürüp gidiyor. 

Öncelikle şunu söyleyeyim. Burada başlığa çıkarttığım “aşağı bakma” meselesi, polis teşkilatı imzasıyla, Emniyet Genel Müdürlüğü, “O aşağı bakma değil, aşağıdan yürü demiştik” diye sosyal medyada bir paylaşım yaptı; ama o yaptıkları paylaşımda da polis şeflerinin nasıl hoyratça gençlere saldırdığını görüyoruz. Yolda yürüyen Boğaziçi Üniversitesi gençlerine… Bir yerden sonra artık bu aşağıdan mı, aşağıya mı, aşağı mı ne olduğunun bir anlamı yok. Sonuçta “Aşağı bakmayacağız!” sloganı yerleşti. Bugün zaten öğretim üyelerinin yaptığı gösteride de bunu gördük. “Aşağı bakmıyoruz. Kabul etmiyoruz. Vazgeçmiyoruz!” diye bir pankart açtılar. Aynı zamanda da 159 öğrenciyi simgeleyen “159” yazılı pankartlarını da açıp bunu daha sonra rektörlük kapısına bıraktılar. 

Bundan yaklaşık 40 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi’ne, Güney Kampüsü denilen yere –ki o tarihte sadece orası vardı– adımını atmış birisiyim. 1982 Eylül ayı olması lâzım; kayıt işlemleri için daha erken gitmiş olabilirim, ama fiilen 82 Eylül’de hazırlık okudum. Daha sonra da ekonomi bölümünde yıllarca okudum, ama okumadım ve sonunda da yanılmıyorsam bir 8 sene Boğaziçi’nde geçirdikten sonra askerlik işleri ve bedelli askerlik çıkınca Boğaziçi’ni de bıraktım. Daha doğrusu Boğaziçi beni bıraktı; ama mezun olmasam da kendimi bir Boğaziçili olarak görürüm. Ve bu hiç de gizlenecek bir şey değil, tam tersine sahiplenilecek ve havası atılacak bir şeydir, onu da vurgulamak lâzım. 

Boğaziçi gerçekten Türkiye’nin en önemli eğitim kurumlarından biri. Benim girdiğim yıl, cezaevindeydim, askerî cezaevinde, Hasdal’da. Tercihlerini yaparken birinci sıraya Boğaziçi Üniversitesi’ni koymuştum, ama bunu koğuştaki arkadaşlarımın çoğuna söylememiştim. Çünkü o tarihte Boğaziçi Üniversitesi biz radikal gençler için pasif bir okuldu, pasifist bir okuldu. Burjuva okuluydu. Neden bu okulu seçtim? Birincisi, zaten kazanacağımı sanmıyordum. Kazansa bile çıkacağımı sanmıyordum. Hem kazandım hem çıktım ve kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nde buldum. İkincisi de liseden, Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşlarımın bazılarının, çok sevdiğim bazı arkadaşlarımın orada olduğunu biliyordum. Onlarla beraber okuma dürtüsüyle Boğaziçi’ni yazdım. İyi ki de yazmışım ve 40 yıl sonra baktığımda, açıkçası şu son yaşananlar beni şaşırtıyor. 40 yıl öncesinin Boğaziçi’si ile bugünkü Boğaziçi –tabii 40 yıl öncesinin Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si arasında çok büyük bir fark var– ve bugünün Türkiye’sinde her türlü toplumsal hareketin çok sert bir şekilde bastırıldığı, itirazın bastırıldığı bir yerde, Boğaziçi Üniversitesi, öğrencisiyle ve öğretim üyesiyle –bunu özellikle vurgulamak lâzım: Genellikle bizde üniversitelerdeki hareketler esas olarak öğrencilerin yaptığı, bazı öğretim üyelerinin ve yöneticilerin kısmen desteklediği hareketlerdir– ilk defa burada hep birlikte ve buna tabii ki mezunların da ya da benim gibi mezun olmayıp da kendisini Boğaziçili hissedenlerin de desteğiyle sürüyor ve bu anlamıyla da öğrenci hareketinde yepyeni bir başlık açmış durumda. Türkiye’de bu kadar baskının esas olduğu, hukuk devletinin olmadığı bir yerde, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin ve öğretim üyelerinin bunca süre içerisinde, hele koronavirüs salgını ortamında bunu yürütebilmeleri başlı başına çok büyük bir başarı ve kazanılmış bir direniş bu. Melih Bulu’nun rektörlükten istifası olursa bu kazanç perçinlenmiş olur. Ama bu istifanın kolay kolay olacağını sanmıyorum. Çünkü artık bu olay bir Melih Bulu olayı olmaktan çıktı, siyasî iktidarın buraya çok ciddi bir şekilde angaje olduğunu biliyoruz. İktidarın en çok sesi çıkanları, bu konuda, Boğaziçi Üniversitesi konusunda sürekli rol çalmaya çalışıyorlar. Başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere ya da Cumhurbaşkanı’nın danışmanları, İletişim Başkanı vs. sürekli olarak Boğaziçi konusunda bir şeyler söylemeye çalışıyorlar ve bunu bir mücadele alanı olarak görüyorlar. Onun dışında iktidarın birçok temsilcisinin bu olaya çok da fazla dahil olmadığını özellikle vurgulamak isterim. Genel olarak böyleler belki; ama bu konuda aslında bakıldığı zaman, çok câzip: Bir tarafta önce terörle ilişkilendirildi; alfabenin bütün harfleri kullanılarak MLKP, DHKPC vs. dendi, evlere özel kuvvetler kapıları kırarak girdiler. Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Özür bile dilemediler. Bu terörist yaftası tutmadı. Ardından İslam’a hakaret, Kâbe’ye hakaret ve LGBTİ… — Süleyman Soylu’nun deyimiyle sapkınlık. Zaten bir ülkenin İçişleri Bakanı, vatandaşlarının cinsel yönelimlerini sapkınlık olarak tanımlıyorsa, biz zaten buranın, Türkiye’nin, anayasal bir hukuk devleti olmadığını anlamış oluyoruz. Cinsel yönelimi herkesin serbesttir ve baştan, yönelimi nedeniyle bunları sapkın ve dolayısıyla suçlu ya da potansiyel suçlu olarak göstermek başlı başına demokrasilerde asla kabul edilemeyecek bir şeydir. Türkiye’de tabii bunları gеçtіğіmіz çok oldu. Fakat yine de şunu özellikle vurgulamak lâzım: LGBTİ meselesini iktidarın bazı sözcülerinin bu kadar dillerine dolamış olmaları, aslında ne kadar çaresiz bir durumda olduklarını gösteriyor. Terör meselesinden bir şeyler çıkarabilselerdi, hâlâ onu kullanıyor olacaklardı. O olmayınca ve olmayacağı da anlaşılınca, şimdi direksiyonu buraya kırdılar ve burada çok çok büyük stratejik hatalar yapıyorlar. Bir kere vatandaşların cinsel yönelimleri nedeniyle bir ayrımcılık yapıyorlar. İkincisi bu konu Türkiye gibi toplumlarda hep üstü örtülmüş ama hep de yaşanmış, tarihsel olarak hep yaşanmış bir olaydır ve iktidar yanlısı bazı sözcülerin bu olayı çok fazla dile getiriyor olmalarının bir diğer nedeni de aslında kendi çevrelerinde, özellikle genç kuşaklarda bu konudaki rahatlığın ya da özgürlükçü bakışın bâriz bir şekilde artmasıdır. Bugün LGBTİ üzerinden insanları hareketlendireceklerini ve Boğaziçi direnişine karşı bir blok oluşturacağını sananlar ne kadar başarısızlığa uğradıklarını herhalde son bir iki gün içerisinde görmüşlerdir. Kendi çocuklarının bile –tabii ki vardır sapkınlık olarak gören, ama– kendi çocuklarının bile büyük bir kısmının bu tür söylemlere itibar etmediğini ve özellikle muhafazakâr camiada bu konuda yeni kuşaklarda çok ciddi bir –sevmediğim bir tâbir, ama yine de kullanayım– “farkındalığın” oluştuğunu görüyoruz. Onlar herhalde bizden daha fazla görüyorlardır. 

Bu yapılanlar nedir? Bu yapılanların adı sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizlik de iyi bir şeydir. Bakıyoruz, bu 1849 tarihli bir makale: Henry David Thoreau’nun Amerika Birleşik Devletleri’nde kaleme aldığı bir makale ve o zamandan beri bu yaklaşım dünyanın değişik yerlerinde benimsendi. Bu da nedir? Sivil iktidarlar size yasal bir şey yaptıklarını söyleyebilirler, ama siz bunlara rıza göstermiyorsanız, tamamen pasif bir şekilde bunu kabul etmeme hakkına sahipsinizdir ve direnirsiniz. Bunun dünyadaki örneklerinden birisi Gandi, Hindistan’da, ya da Rusya’da Tolstoy ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde Martin Luther King. Bu örnekler ilk öne çıkan örnekler. Sivil itaatsizlik –çok iyi biliyorum, gazeteci olarak takip ettiğim için– 1980’li, 90’lı yıllarda Türkiye’de İslâmî hareketin de çok kullandığı, üzerinde tartıştığı bir kavramdı. Hatta İsmet Özel’in bir kitabının deneme kitabının başlığı, “Waldo sen neden burada değilsin?”di. Orada da kısaca özetlemeye çalışayım. Thoreau, “Waldo” dediği Ralph Waldo Emerson’u kendisine bir tür mentor olarak görüyordur. Thoreau Meksika savaşına karşı çıkıyor. Vergi vermeyi reddediyor ve bu yüzden bir günlük de olsa cezaevine atılıyor ve orada Emerson onu ziyarete geliyor ve ona söylediği sözdür. Yani ben böyle hatırlıyorum, umarım yanlış yapmıyorumdur. Ona söylediği sözdür. “Sen niye buradasın?” sorusuna verdiği “Sen neden burada değilsin?” cevabıdır. Sivil itaatsizliğin de en güzel savunmalarından birisidir. 

Şu anda Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin bize gösterdikleri de bu. Yani sivil itaatsizliği çok çarpıcı bir örneğini sergiliyorlar ve dünyanın dört bir tarafında, Amerika Birleşik Devletleri’nde ırkçılık karşıtı ya da Hindistan’da sömürgecilik karşıtı hareketlere, Güney Afrika’da yine ırkçılık karşıtı sivil itaatsizlik hareketlerine karşı siyasî iktidarların dile getirdiği argümanların büyük bir kısmının –değişik tonlarla tabii– bugün karşımıza çıkarıldığını görüyoruz. Ne diyorlar mesela? “Bu, yasalara uygundur. Yasal bir atama yapılmıştır.” O konuda da tartışmalar var ama, pekâlâ, diyelim ki yasalara uygun atama yapılmış, ama Boğaziçililer diyor ki: “Bizim geleneklerimizde, Boğaziçi Üniversitesi’nde hoca olmayan birisinin rektör olması bir tek 12 Eylül sonrasında yaşandı.” Ergün Toğrol –tam da benim üniversiteye girdiğim yıllarda; ben girdiğimde o yeni rektör olmuştu yanlış hatırlamıyorsam– “Artık böyle bir şeyi, Boğaziçi olarak, câmia olarak kabul etmiyoruz” diyorlar. Ve direnişlerini bu temel üzerine kuruyorlar. Buradan üretilmeye çalışılan komplo teorileri, önce terörizm, muhalefet, sonra, dikkat ederseniz CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun Boğaziçililere desteğini dillerine doladılar. Ama sonra ne oldu? CHP Sözcüsü Faik Öztrak, iktidarın oltasını yutarak kalkıp, “Dinî değerlere hakaret etmemek lâzım aslında” filan gibi açıklama yapınca da bu sefer CHP’yi yanlarında gibi gördüler. Bunun örneklerini görüyoruz — ki Faik Öztrak’ın bu açıklamasına gerçekten ne denir artık? Yani yumuşak kelime düşünüyorum, bulamıyorum, “akıllara ziyan” diyelim. Bununla olayı telafi etmeye çalışıyorlar. Bakıyoruz bunca süre içerisinde bir rektör yardımcısını nihayet bulabildi Melih Bulu. Yanına koca üniversitede Gürkan Kumbaroğlu isminde bir endüstri mühendisi imiş. Kendisinin sosyal medya hesabına baktığım zaman, iki tane sosyal medya hesabı var Twitter’da. Kendi hesabını kilitlemiş; belli ki rektör yardımcısı olduktan sonra gelen tepkiler üzerine. Bir diğer hesabı ise medyadaki varlığı ve medyada yaptığı katkılardan oluşturduğu bir hesabı var. Oraya baktığım zaman Akşam TV, Ulusal Kanal, A Haber gibi yerlerde konuşan, adını ilk defa duyduğum birisi. Bir diğer isim de Oğuzhan Aygören, o da rektör danışmanı. Çünkü titri doktor olduğu için daha üst düzey bir göreve getirilemiyor herhalde; rektör danışmanı olarak atanmıştı. Ancak DEVA Partisi’nin kurucusu olan bu kişi de tepkiler üzerine bu görevlendirmeyi kabul etmediğini söyledi. Bu olayın DEVA Partisi’ne çok ciddi bir gölge düşürdüğü ve bunun da etkisiyle herhalde, Ali Babacan’ın ve diğer DEVA sözcülerinin Boğaziçi Üniversitesi konusunda çok ciddi bir efor sarf ettiklerini de bir dipnot olarak düşmek lâzım. 

Birçok not aldım. Hemen hemen hepsini söyledim. Bir şeyi de söylemek isterim. Melih Bulu izleyiciler bilir, biz kendisini ilk atandığı zaman defalarca çağırdık, tenezzül etmedi Medyascope’a. A Haber, CNN Türk, NTV gibi yerlerde çıktı ve oralardan kendisini, Boğaziçi câmiasına anlatmaya kalktı. Aslında oralarda kendisi iktidara, “Beni iyi ki seçtiniz” demişti, ama şimdi herhalde “Beni niye seçtiniz?” duygusuna kapılmıştır. Bu saatten sonra istifasının kolay kolay mümkün olacağını sanmıyorum. Çünkü istifa demiyoruz zaten biliyorsunuz, “affının ricası”nı diyoruz. Çünkü onun istifası, siyasî iktidarın, Erdoğan’ın hiç sevmediği bir direnişe karşı geri adım atması anlamına gelecektir. Dolayısıyla Melih Bulu artık istemese de daha bir süre orada kalacağa benziyor. Nasıl seyredecek bu olay, bundan sonra nasıl seyredecek kestirmek mümkün değil; ama şunu söylemek kesinlikle mümkün: Bu olay ilk bir ayında Türkiye’nin toplumsal hareketleri içinde kendine bir yer buldu ve sivil itaatsizlik konusunda Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en parlak örneklerinden birisi olarak kayda geçti. Melih Bulu istifa etse de etmese de, kazanan, onun kayyum olarak, kayyum rektör olarak atanmasına itiraz edenler oldu. Bundan sonra yaşanacak şeylerin tabii ki bir önemi var; ama bundan sonra yaşanacakların büyük bir kısmı artık teferruat olarak kalacaktır. Kurulmaya çalışılan bütün terör, LGBTİ, yok işte İslam’a hakaret gibi argümanlar bu klasik hakikat sonrası döneminin dezenformasyon, manipülasyon, çarpıtma örneklerinin de bütün devlet imkânlarına rağmen işe yaramadığını; gözaltıların, gençlerin başına gelenlerin bir işe yaramadığını gördük. Ve Boğaziçililer gerçekten tüm Türkiye’ye, iktidara ve muhalefete, demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve kurumlara bağlılığı gösterdiler –bu kurumlara sözünün bir kere daha altını çizelim– Cumhuriyet’in en önemli kurumlarından –en önemli kurumlarının ne hale geldiğini görüyoruz–, eğitimdeki önemli kurumlarından birisinin ayakta durma çabası karşısında en fazla yapabileceğimiz şey alkışlamaktır. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus