Sophia Loren’den 8 Mart mesajı: “Biz kadınlar inatçıyız, pes etmiyoruz ve yükseliyoruz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İtalyan aktris Sophia Loren, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) önde gelen magazin dergilerinden Variety’de bir yazı kaleme aldı. Yazısında tüm samimiyeti ile kendi hayatından ve geçmişte yaşadıklarından bazı kesitler sunan Loren, “Biz kadınlar inatçıyız. Pes etmiyoruz ve yükseliyoruz” dedi. Yazısında oğlu Edoardo Ponti’nin yönetmen koltuğunda oturduğu ve kendisinin de başrol oynadığı The Life Ahead filminden de bahseden Sophia Loren’in kaleme aldığı, 8 Mart’ta yayımlanan kısa otobiyografisinin çevirisini sizlerle paylaşıyoruz: 

1934 yılında doğdum. Kız kardeşim ve ben, piyano öğretmeni annem Romilda Villani ve mühendis babam Riccardo Scicolone’nin evlilik dışı çocukları olarak dünyaya geldik. Napoli yakınlarındaki Pozzuoli kentinde bekar bir anne tarafından büyütüldük. 

Babam bizi terk ettikten sonra hiçbir yerde bulunamadı. Büyükannem, annem ve amcam ile birlikte küçük bir evde yaşadık. Savaştan zarar gören İtalya’da büyürken, kız kardeşimi ve beni üzen şeyler, ülkedeki açlık, sefalet ya da ülkedeki kaos duygusu değildi. Çünkü günün sonunda biz sadece iki küçük çocuktuk. Bizi asıl üzen şey, okuldaki diğer çocukların bizimle – evli bir annenin çocukları olmadığımız için – dalga geçmeleri ve sokaktaki yetişkinlerin onaylamadığı bakışlardı.

(Biz çocukken) Çevredeki herkes anneme uygunsuz sıfatlar ile seslenirdi ve bu sıfatların arasında fahişe en terbiyesiz olanıydı. Kız kardeşim ve ben hiçbir zaman ailemize duyulan bu nefretin sebebini anlayamadık. Çünkü annem bize güçlü olmayı, gurur duymayı, önyargıları bırakmayı ve başkalarının onayı doğrultusunda değil, kendi haysiyetimiz, amaçlarımız ve benlik duygumuz ile şekillendirdiğimiz bir hayat inşa etmemiz gerektiğini öğretti. Fakat bu, takdir edersiniz ki, pek de kolay olmadı. Annemden aldığımız ders yavaş yavaş kök saldı. Bu aslında eşsiz bir hikaye değil, dünyadaki tüm kadınlar için çok yaygın bir hikaye. Biz kadınlar inatçıyız. Pes etmiyoruz ve yükseliyoruz. 

Sinema sektöründe kariyer yapmak için annem ile birlikte Roma’ya geldiğimde neredeyse 16 yaşındaydım. Bir filmde oynamak için seçmelere gittiğimde, kameraman yüzüme baktı ve kafasını her zamanki “parlak ve bilge” havayla salladı: “Filmde oynamak istiyorsanız, o burnunuz ile ilgilenin. Burnunuz çok uzun ve ağzınız çok büyük.”

Evet, onların sözlerinden rahatsız olacak kadar gençtim fakat yüzüme asla dokunmamamın bilincinde olacak kadar da yaşlıydım. Yüzümün asıl sahibi olduğumu anladığım an, yüzümün başkalarının gözünde güzelleştiği andı. (Yüzümde) Hiçbir şey değiştirmemiştim ama yine de tepkiler tamamen farklıydı. Ya da yalan söylüyorum, bir şeyi değiştirmiştim: Tavrımı. Tavrımı değiştirdiğim an, gözlerim o yeni bulduğum güveni yansıtıyordu ve bu güven, kariyerimin ilk yapıtaşıydı.

Eşim Carlo Ponti ile olan ilişkimizin bu kadar başarılı olmasının ve altmış yıldan fazla sürmesinin nedeni birlikte sadece karı koca değil, yapımcı ve aktris, baba ve anne ve hepsinden önemlisi arkadaş olabilmemizdi. Çünkü birbiri ile paralel çalışan bu farklı dinamikler, çok zengin ve katmanlı bir yaşam sürmek için gerekliydi. (Eşimle) İlişkimizin yürümesini sağlayan şey, Ponti’nin – her şeyden önce – bana bir kadın olarak yaklaşmasıydı. (Ponti) Kadınların evde daha geleneksel bir rol oynamasının beklendiği bir aile yapısından gelmesine rağmen, ilerici bir dünya görüşüne sahipti ve en başından beri oyunculuk tutkumun peşinden gitmem gerektiğini anladı. Böylece bir yandan kariyerim hız kazansa da, anne olmak ve – çocukken yaşayamadığım – bir aile yapısına sahip olmak için can atıyordum.

İki oğlum dünyaya gelmeden önce birçok düşük yaptım. O kadar çok anne olmak istiyordum ki, çocuklarımın doğumlarını hatırlamak dahi sevinç gözyaşları dökmeme sebep oluyordu. İş hayatı ile ev hayatını dengelemek kolay değildi ama elimden gelenin en iyisini yaptım. Kocamla çalışmak büyük bir zevkti ama oğlum Edoardo ile çalışmak daha da büyük bir zevk. Hatta büyülü. Ailenizle birlikte ve yargılamalardan uzak bir ortamda oğlunuz ile birlikte risk almak, onunla birlikte bir şeyler yaratmak, onu yönetmeniniz olarak görmek ve her şeyi tehlikeye atabilmek inanılmazdı. Şimdiye kadar üç kez birlikte çalıştık. Son çalışmamız, The Life Ahead, en özel olanıydı çünkü Madame Rosa rolü ve karakterin kural saymamazlığı, gücü, kırılganlık ve bilgeliği, bana büyük ölçüde annemi anımsattı. Bu film ile birlikte hayatımın tam bir döngü oluşturduğunu hissediyorum çünkü bu film en sevdiğim iki şeyi bir araya getirdi: Ailem ve zanaatım. 

Sophia Loren ve oğlu Edoardo Ponti

86 yaşındayım, hala hayata verecek çok şeyim var ama şimdiye dek iyi bir hayat sürdüğümü söyleyebilirim. Evet, şanslıydım ama sahip olduğum her şeyi elde edebilmek adına da çok çalıştım. Kolay değildi ama zaten değerli şeyler hiçbir zaman kolay olmamıştır.

Sophia Loren, 70 yılı aşkın bir süredir çektiği 100’den fazla film ile adını efsaneler arasına yazdırmış Oscar ödüllü İtalyan bir aktristir. Loren’in, Romain Gary’nin Emile Ajar takma adıyla yazdığı romanından uyarlanan en son filmi, “The Life Ahead (Onca Yoksulluk Varken)”, 6 Kasım 2020 tarihinde Netflix’te gösterime girdi. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus