Türkiye için iyimser olmak mümkün mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDP’ye kapatılma davası için iddianame hazırlanması kötümserlerin tekrar ön plana çıkmasına neden oldu. Gerçekten demokrasi, temel hak ve özgürlükler ile hukuk devleti için hiç ümit yok mu?

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler. Yayının başlığı, “Türkiye’de iyimser olmak mümkün mü?” Beni birazcık bilenler bilir ki buna vereceğim cevap tabii ki evet. Ama açıkçası bu sefer, dün yaşananlardan sonra, cevabım evet, ama bunu nasıl açıklayacağım konusunda bayağı bir uğraştım diyeyim. Yani benim gibi iflâh olmaz bir iyimseri bile vazgeçirebilecek kötülükte şeyler yaşanıyor bu ülkede. Öncelikle Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi tamamen saçma bir şey. Dünkü yayında da bahsettim. Dün yayında daha henüz bu olay kesinleşmemişti, ama gelmekte olan belliydi. Tamamen saçma sapan bir şey. Bir haber paylaşımını retweet, demek ki yani yeniden tweet olarak paylaşmaktan mahkûm edilen bir milletvekili. Ve Yargıtay onaylıyor. Ondan sonra da hemen Meclis’te okunuyor. Meclis’te de Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda verdiği kararlar var ve Meclis’in başında da bir anayasa profesörü var — Şentop, ki Şentop demokrasi konusunda hep iddialı birisi olarak gözükmüştü. Öyle dile getirmişti. Ama Türkiye’de artık demokrasi falan yok. Her şey bir kenara, yukarıdan dayatılan mahkeme kararları da, Meclis’in işleyişi de, her şeyi de… 

Ömer Faruk Gergerlioğlu bu yasama döneminde her kanattan insanın, her türlü insanın yaşadığı hak ihlâllerinin çok yakın bir takipçisi olmasının bedelini milletvekilliği düşürülerek ve de –daha sonra herhalde cezası var, yatması gereken– hapse atılarak cezalandırılmak isteniyor. Kim tarafından? Sistem tarafından, ülkeyi yönetenler tarafından. Bazı izleyiciler toz kondurmak istemiyor ama, devlet tarafından. Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi icraatını sivil bir şekilde sorgulayanları sevmez ve elinden geldiğince engellemeye çalışır. Partiler gider, başbakanlar değişir, cumhurbaşkanları değişir; ama yine dönüp dolaşıp aynı şey olur. Şimdi bu yayını yapmadan önce yayına ne başlık vereyim diye düşünürken, “Türkiye tekerrürden ibarettir” başlığı geldi. Bu başlığı daha önce kullanmışım 28 Haziran 2019’da. O dönemde de Sputnik yöneticileri ve Oda TV yöneticilerinin gözaltına alınmaları üzerine yapmışım ve o tarihte Oda TV‘den Barış Terkoğlu bir MİT mensubunun haberini yapmaktan dolayı alınmıştı, başka gazetecilerle birlikte — ki kendisi öteden beri şahsen benimle de bayağı uğraşan bir gazetecidir. Yani şu anda yakın bir zamanda Oda TV‘den ayrılmış galiba; ama yine de bir gazeteci olarak, düşünce özgürlüğünü savunan birisi olarak bu olayı ele almıştım ve Türkiye’nin tekerrürden ibaret olduğunu söylemiştim. 

Bir başka seçenek: “Bükemediği bileği kırmak”. Burada kimdir bükemediği bilek? Ömer Faruk Gergerlioğlu. Mesela onun çıplak arama konusunu gündeme getirmesi önce yalanlandı, sonra “Ama öyle değildi, böyle” dendi vs.. Sonuçta çıplak arama iddiaları kanıtlandı. Açık bir şekilde ortaya çıktı. Ya da HDP. HDP’yi engellemek için her şeyi yapıldı. Daha önceki partiler kapatıldı. Eş başkanları hapse atıldı. Dokunulmazlıklar kaldırıldı. Bütün bunlara rağmen HDP’nin yüzde 10 barajını geçmesi, 6 milyona yakın oy alması engellenemedi ve bu bile kırılmak isteniyor. Bu başlığı da kullanmışım; 22 Mayıs 2019’da Canan Kaftancıoğlu hakkında açılan davalarla ilgili yapmışım. Bu da devletimizin çok sevdiği bir şeydir: Baş edemediği, sorun olarak gördüğü şeyleri yargı eliyle, yani siyaseten alt edemediğini yargı eliyle etkisizleştirmeye çalışmak. Ve gelelim iyimserliğe. İyimserlik benim favori konum zaten. Bir yayınım olmuş ki onun notları önümde: “Neden iyimserim?” Pardon, Canan Kaftancıoğlu yayını 28 Haziran 2019 yani 23 Haziran İstanbul seçimlerinden 5 gün sonra. Esas 22 Mayıs 2019’da “Neden iyimserim?” diye bir yayın yapmışım. Bu tam 31 Mart sonrası, 23 Haziran öncesi büyük bir kötümserlik vardı. “Erdoğan seçimi yeniletiyorsa ne yapar ne eder kazanır” diyenlerin, muhalif olduğunu söyleyenlerin pompaladığı çok büyük bir kötümserlik vardı. “Türkiye’de hiçbir şey düzelmez. Türkiye’de hep yukardan dayatılanlar olur” anlayışı. Ben de orada kendimce Türkiye’nin, tamam, Türkiye’de kötü şeyler oluyor, objektif olarak bakıldığında işler kötü gidiyor, yasalar, Türkiye demokrasiden uzaklaşıyor, hukuk devleti diyorlar; ama Türkiye her şeye rağmen büyük bir ülke ve bunları aşabiliyor demiştim. 23 Haziran’da da böyle olacağını söylemişim. Ve orada bir örnek vermişim. Bu örneği geçenlerde Medyascope’a gelen bir Alman gazeteciyle sohbetimizde ona da tekrarladım. 

Yaşı müsait olanlar hatırlarlar; 12 Eylül askeri darbesinden sonra Kenan Evren en yakın arkadaşlarından emekli General Turgut Sunalp’e Milliyetçi Demokrasi Partisi diye bir parti kurdurup o partiye iktidarı devretme hesabı yapmıştı. Ve ilk gidilen seçimde o parti tepetaklak oldu, üçüncü parti oldu. Özal’ın ANAP’ı birinci parti oldu. Necdet Calp’ın Halkçı Parti’si ikinci parti, Turgut Sunalp’in Milliyetçi Demokrasi Partisi üçüncü parti oldu. Ve sonra da kapanıp gitti zaten. Ama bizim birçoğumuz, devletin yaptıklarından ve Kenan Evren’den hoşlanmayanlar, sanıyorduk ki Kenan Evren’in bu dayatması olacak ve Türkiye MDP ile birlikte gidecek. Ama 12 Eylül’ü destekleyenlerin büyük bir çoğunluğu –Türkiye’nin çoğunluğu 12 Eylül’ü destekledi, bu bir gerçek–, destekleyen insanlar belli bir tarihten sonra, üç yıl sonra dediler ki: “Tamam artık! Biz başka bir şey istiyoruz” deyip, Özal’ı iktidara getirdiler. Şimdi de Türkiye’de devlet her şeyi yapıyor ediyor, işte, onu kapatıyor, bunu yasaklıyor. Şimdi HDP’ye kapatma davası açıldı. 600 küsur kişiye siyaset yasağı getirmek isteniyor. Yani Cumhuriyet Başsavcısı biraz daha zorlasa, HDP’ye oy veren herkesi yasaklamaya kadar vardırabilir işi. 600 küsur kişi siyaseten yasak ve argümanları yayınlanmaya başladı Anadolu Ajansı’nda: HDP-PKK ilişkisi üzerine bir yığın şey. Sanki HDP-PKK ilişkisi üzerine söylenen şeyler yeniymiş gibi. Ya da sanki HDP’li milletvekillerini İmralı’ya ve Kandil’e bizzat yollayan Erdoğan, dönemin başbakanı Erdoğan değilmiş gibi. 

Ya da şöyle bir söz var: “HDP fikri, HDP, Abdullah Öcalan projesiydi. Pervin Buldan ve Selahattin Demirtaş da Abdullah Öcalan –elebaşı, terörist başı diyor– projesiydi” diyor — ki bu yeni bir söylem, yeni söylenen bir şey değil. Ben defalarca buna benzer şeyleri söyledim. Zaten HDP’nin kuruluş sürecinde de Öcalan’ın avukatları üzerinden yaptığı açıklamalar ortada; bunlar biliniyor ve tabii bilinen bir başka husus da daha yeni, 31 Mart öncesi, 23 Haziran öncesi aynı terörist elebaşı denilen kişiye ülkeyi yönetenler bir akademisyeni yolladılar ve onun ağzından almaya çalıştıkları demeçle İstanbul seçimlerini kazanmaya çalıştılar. Yani Öcalan kimi zaman iyi, kimi zaman kötü oluyor. Şimdi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kötü olarak seçilmiş. Yarın öbür gün HDP’ye kapatma davasıyla baş edemediklerini –ya da HDP hareketini diyelim belki partiyi kapatırlar çok emin değilim– yani kapatılmasının yanlış olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum, kapatma kararının çıkabileceğine de çok emin değilim. Ama bazı cezaların gelebileceği, özellikle Hazine yardımı konusunda –ki Bahçeli’nin en çok üzerinde durduğu husus– bir şeyler olacağını düşünmek mümkün. Kaldı ki zaten fezlekeler de sırada var ve iktidar, iktidarın ortakları, burada elbirliğiyle HDP’yi etkisizleştirmek, HDP’yi mümkünse seçimlere sokmamak ya da HDP yerine kurulabilecek bir partiyi ya da parti olmazsa –ki daha önce örneklerini gördük–, bağımsız adayların girmesini engellemek isteyeceklerdir. Ama en önemli husus, HDP’nin bir muhalefet cephesi içerisinde yer almasını engellemek. Çünkü şurası muhakkak: Bugünün sisteminde, cumhurbaşkanlığı seçiminde ya da başkanlık seçiminde, HDP oylarını almadan kazanmak artık kolay kolay mümkün gözükmüyor kimse için. Dolayısıyla bu oyların en azından nötrleştirilmesi, tercihen HDP’nin kendi adayını çıkarması ve muhalefet adayını desteklememesi, hatta Erdoğan’ı desteklerse de hiç itirazları olmaz, bunu da biliyoruz. Bu, ülkenin bir realitesi ve buradan yürütülüyor. 

Birincisi bu; ikincisi de tabii ki HDP üzerine baskıları artırıp, bunun üzerine çok büyük propagandalarla birlikte gidip, muhalefetteki diğer aktörlerin HDP ile mesafesini artırmak ve yarın öbür gün de bu mesafe nedeniyle muhalefetin ortak hareket etmesini engellemek. Şimdiden gerek Gergerlioğlu’na yapılanlar, gerekse HDP’ye yapılanlar üzerinden muhalefetin, muhalefetin belediye başkanlarının, genel başkanlarının, milletvekillerinin vs. ne yapıp ne yapmadığı üzerine spekülasyon yapılıp, burada muhalefetin içerisine çok ciddi bir şekilde ayrılık tohumları ekiliyor. Bu bir ölçüde başarılı da oluyor. Özellikle muhalefetin içerisindeki birtakım kötümserler tarafından başarılı da kılınıyor. Evet, çok zor bir dönem gerçekten. Buradan demokrasi için, hukuk devleti için umutlanmanın epey zor olduğu bir dönem. Fakat iktidarın burada yaptıklarının, attığı adımların hepsinin gayri siyasî olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Gayrı siyasî derken şunu söylemeye çalışıyorum: Tabii ki siyasî bir hamle yapıyor; ama HDP’ye karşı, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na karşı, ya da Millet İttifakı’na karşı Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin yapabildiği, yargıyı işe koşmaktan başka bir şey değil. Bağımsız Türk yargısı diye bir şey var ve uluslararası kamuoyuna da böyle söyleniyor — ki bu yargının bağımsız olmadığını hepimiz biliyoruz, kendileri de biliyor. Bağımsız olsa zaten ona referans vermezler. Burada siyaset, kendi yapamadığını yargıya havale ediyor. Yargıdan tarafsız, bağımsız bir karar beklemek gerçekçi değil. Böyle bir iyimserliği böyle bir yerde yargı üzerinde aramak mümkün değil. 

Ama iyimserliği nerede arayabiliriz? Bütün bu yargı kararlarına rağmen Türkiye’de bir gidişat varsa, o gidişatın bozulamayacağını söylemek. Tabii tek başına şunu söyleyenler çok var — haksız değiller: “İktidar zaten kaybetmeye mahkûm.” “Hiçbir şey yapmayalım.” Bu değil. İktidar kaybetmeye mahkûm; doğru, ama iktidarı kaybetmesi için birinin kazanması lâzım. Otomatik olarak kimseye kimse iktidarı vermeyecek. Burada tabii ki iş muhalefete, muhalefetin aktörlerine düşüyor. Burası doğru. Ama bütün bu yapılanlar ve yapılmak istenenler iktidarın ne kadar âciz olduğunu gösteriyor bize. Ve bu da işte, zaten demokrasi için iyimser olmanın zeminini bize sunuyor. Burada Erdoğan ya da bir başkası –Bahçeli yapamaz da–, diyelim ki Erdoğan birtakım çıkışlarla HDP tabanını kendine çekmeye çalışsaydı, o zaman başka bir şeyleri konuşuyor olabilirdik. Zaten HDP tabanını kendine çekmeye çalışması demek, Türkiye’de demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri ve hukuk devletini geliştirmek anlamına gelirdi. Böyle bir şey yok. Dolayısıyla baskıyı artırarak iktidarını korumaya çalışıyor. Ama Türkiye’de baskının gidebileceği yerlerin herhalde sonlarına doğru gidiyoruz. Tabii ki bunun sonu yok. Çok kişi şunu söylüyor: “Dip diye bir şey kalmadı, Türkiye’de olmaz dediğimiz her şey oluyor.” Fakat Türkiye her şeye rağmen ayakta da duruyor. 

Bunun iyimserlik meselesine gelecek olursak en önemli nedenlerinden birisi benim çok söylediğim, bazılarını çok rahatsız eden, rahatsız ettiğini biliyorum. Olsunlar, belki de rahatsız olsunlar diye söylüyorumdur. O da şu: Türkiye’de kim Kürtler’i kazanırsa tüm Türkiye’yi kazanır. Türkiye’de Kürtler’i kazanmadan iktidar olmanın ya da iktidarda kalmanın imkânı bence yok. Ancak baskıyla, zulümle bu işler olabiliyor. Bunu yapan çok oldu; ama belli bir yerden sonra kaybetmeye mahkûm oldular ve kaybettiler. Örnekleri hep söylüyoruz: Özal’dan Demirel’e, Tansu Çiller’e ve Tayyip Erdoğan’a kadar. Türkiye’de Kürt sorununu çözme iddiasıyla çıkan insanlar hem Kürtler’den belli bir miktar oy aldılar, hem de Kürt olmayan kesimlerden Kürt sorununu çözebilecekleri düşüncesiyle oy aldılar, destek gördüler. Bundan uzaklaştıkları andan itibaren de kaybettiler. Mehmet Ağar’ın bir zamanlar Doğru Yol Partisi’nin başına geçtiği zaman verdiği ilk demeçlerden birisi, ilk çıkışlardan birisi, “Düz ovada siyaset” çıkışı idi, bunu unutmayalım. Siyaset yapabilmenin yolu buradan geçiyor. Şimdi Milliyetçi Hareket Partisi’nin bugünkü kongresinin –ki Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi ve akşam Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesi MHP kongresine ve Bahçeli’ye sunulmuş armağanlar olarak karşımıza çıkıyor– sloganı şu: “İstiklal için birlik, istikbal için dirlik.” Bu sloganla MHP ve bu sloganı benimsemiş gibi gözüken AKP’nin Türkiye’nin ilerisine yönelik neyi nasıl söyleyebileceği çok şüpheli. Burada yeni bir şey yok. Burada iktidarın kendini savunma dışında yapabildiği atakların hepsi, siyâseten yapılan ataklar değil; devletin mekanizmalarını, yargıyı kullanarak yapılan baskı uygulamaları. Onun dışında bir vaat, bir perspektif, bir vizyon sunulamıyor. Sunulan vizyon, “istiklal için birlik, istikbal için dirlik” gibi, eskilerde kalmış bir slogandan ibaret. 

Son olarak bir not düşmek istiyorum. Dün Ömer Faruk Gergerlioğlu olayı yaşandığı zaman, Meclis’te dinleyici sıralarında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin eski milletvekili, şimdi de Vatan Partisi kurucusu ve yöneticisi Abdurrahim Aksoy, çıkıp demokrasi talep etti, bağırarak ve salondan çıkartıldı. Bu bir örnek. Başka örnek, farklı kesimlerden insanların Ömer Faruk Gergerlioğlu’na sahip çıkması… Bir farklı örnek ise sahip çıkmayanların argümanları. Mesela Merve Kavakçı’nın AKP milletvekili olan kızkardeşinin bir sosyal medya paylaşımını gördüm, içler acısıydı. Gergerlioğlu olayıyla ablasının olayını benzeten çok oldu; benzetenlere nasıl kızdığını görüyorsunuz, ama söylediklerinin hiçbir iler tutar tarafı yok. Bu da bana yine çok favori olan Cioran’ın bir sözünü hatırlattı. Defalarca duydunuz, ama böyle giderse çok çok duyacaksınız. Rumen asıllı Fransız düşünür Emil Cioran’ın, arkadaşım Haldun Bayrı’nın çevirdiği Çürümenin Kitabı’ndan bir cümle. Cümlenin genellikle ikinci kısmını okuyordum, ama ilk kısmını da ekleyerek okuyayım: “Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli bir varlık yoktur. En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.” Evet, şu anda yaşadığımız, zamanında kendilerine reva görülen zulümleri aynı argümanlarla –devletin bekası, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü vs. gibi argümanlarla– başkalarına yapmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Ama sonuç olarak zamanında nasıl bu iktidar sahiplerine zulmedenlerin zulmü yanlarına kâr kalmadıysa, bugünkü zulümlerin de çok geçerli olacağı kanısında değilim. 

İyimserlik konusunda en son yaptığım “Neden iyimserim?” yayınında kendimizden de bir örnek vermiştim. Medyascope’tan da örnek vermiştim. Evet, biz 2015 yılında Medyascope’la yola koyulduğumuz zaman, birçok kişi bize hep kötü kötü şeyler söylediler. Hep kötü senaryolar. “Öyle diyorsunuz ama, şunu nasıl yapacaksınız? Bunu nasıl yapacaksınız? Burası Türkiye,” şöyle böyle, “İçeri girersiniz, kapatılırsınız, para bulamazsınız vs..” Bütün bunların hepsi gerçekten Türkiye’nin gerçekleri idi; ama bunlara rağmen biz bir şeyi denedik ve bayağı da başardığımızı tahmin ediyorum. 6 yıl olmak üzere neredeyse. 40’ı aşkın kadrolu çalışanıyla Medyascope haftada yedi gün, değişik konularda –sadece siyasette değil, her konuda– özgür ve bağımsız bir gazeteciliği yapmaya çalışıyor. Bu da benim hayatta yaşadığım o kadar kötü şey ya da yaşadığımız o kadar kötü şeye rağmen –ki dün bunların en çarpıcılarından bir gündü–, ama yine de yaşadığımız örneklerden hareketle, pekâlâ olmaz denen şeylerin olabileceğini, umudun her zaman olabileceğini düşünüyorum. Medyascope’u var etmede ve geliştirmede izleyicilerimizin çok ciddi katkıları oldu. Maddi ve manevi katkıları oldu. Dün de değindim ve dünkü değinmemden hareketle izleyicilerimiz sağ olsunlar, bayağı bir desteklerini artırdılar. Bunu arada sırada tekrarlamakta yarar var. Türkiye gerçekten hep tabii ki bunda bıktınız. Biliyorum. Ben de bıktım. Zor dönemlerden geçiyor, ama bu zor dönemlerde en çok ihtiyaç olan şeylerden birisi de bağımsız ve özgür medya. Özgün yorumlar ve evrensel değerlere, demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti gibi değerlere bağlı gazeteciler, yorumcular… Bunun için de özellikle vatandaşların bu kişilere ve kurumlara sahip çıkması gerekiyor. Çünkü bu işler öyle kolay yapılabilen işler değil. Kolay ulaşılabilir olması, kolay yapıldığı anlamına gelmiyor. Evet, iyimser olun, iyimser kalın. Kötümser olmak çok kolay, iyimser olmak zor. Kötümser olduğunuz zaman her şeyi oluruna bırakabilirsiniz. İyimser olduğunuz zaman bir şeyler yapmak, bir şeylere karşı mücadele etmek, bir şeyleri değiştirmek istemek gerekiyor. İradî bir müdahale gerekiyor. Bu da iyi bir şey. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus